Öykü- Kübra Erbayrak- Takıntı

Erzurum sokaklarını hatırlıyorum.
Mavi otobüsleri vardı. Mevsimlerden kıştı.
Topak topak kar yağardı.
Kar yağdığı zaman gözleri maviden kırmızıya dönerdi.
Uzaktan baktığın zaman da yeşil olurdu aniden.
Kübra Erbayrakçı
“Ay ay ay” diyen şarkının nakaratına takılı kalmıştı aklım. Sürekli dilim, iki harften oluşan ve üç kere tekrar edilen kelimeyi art arda söylemeye devam ediyordu.
“Takıntı seninki,” diyen arkadan bir ses duyuldu.
Kulaklarım çınlıyordu. Oturduğum mavi koltuktan hızla ayağa kalkarak eşikten gelen sese odaklandı gözlerim. Kısa boyuyla, hafiften tombul göbeğiyle bana bakıyordu Selim. İsmi Selim’di. Kendisi uzun zamandır arkadaşım olurdu. Evimde ne işi vardı, bilmiyordum. Kapının anahtarını verdiğim günden beri beni rahatsız etmek adeti olmuştu. Cevap vermeden odama doğru yol almak için adımlarımı saymaya başladım: Bir, iki, üç... Üçten sonra dört gelmesi gerekiyordu, dörtten sonra da beş. Beyaz kapısı olan odama vardığımda saymayı bırakıp yatağıma doğru gitmek için bir, iki, üç, dört, beş adım attım. Yatağa hissiz vücudumu attığımda şarkının nakaratı tekrardan düştü dilime. Ağzımı açtığım esnada kapı eşiğinden mavi gözlü biri göründü. “Takıntı,” dedi.
Mavi tonlarını sevmezdim. Belki de severdim. En çok da gözlerinin rengi mavi olan insanları. Kapı eşiğinde görünen mavi gözlünün ismi neydi, bilmiyorum. Uzunca baktım ve cevap vermeden yatakta bir sağa döndüm, bir de sola. Sonra düz yattım, olmadı yüzükoyun uzandım. Düşünceler içerisinde boğulmamak için yeniden “ay ay ay” şarkısına devam etmek isterken eliyle omzuma dokundu. Yumuşacık elleri vardı; aniden sıcacık etmişti tüm vücudumu. Bu hissiyatı hissetmeyeli uzun zaman olmuştu. Bir hışımla ayağa kalktım ve ellerini tuttum.
“Takıntı devam ediyor ha!” dediğinde benimle dalga geçtiğini anladım. Kimdi bu? Gözlerinin rengi kırmızıya çalıyordu, ağlamıştı. Göz bebeklerinden düşen her bir damla, sarı kazağını sırılsıklam etmişti. Tanıyordum onu. Geçmişten sakladığım sırdı. Hatırlamıyordum. İnci kolyesi vardı; sonrasında gülümsediğinde başını yukarıya kaldırırdı. Farklıydı. Hissettiğim duygunun içerisine hapsetmiştim onu. İmkânsız bir rüya misali karşımda duran kişi, oydu. İsmi yoktu, ne belleğimde ne de kalbimde. Öldürmüştüm sanırsam. Ayrılma kararı verdikten bir süre sonra evlenmişti. Mutlu muydu şimdi acaba? Ya da mutsuzluk içinde beni düşünüyordu.
Selim sözünü yineledi: “Seninki takıntı...”
Unutmadığım için takıntılı olmuş olur muydum? İsmini unutmuştum. Belleğimde tuttuğum en güzel gerçek, mavi gözleriydi. Kocaman ve baktıkça içini gülümseten cinstendi. Sigara kokusu solumaya başlamıştı burnum. Kim bu saatte sigara içerdi ki? Pencere kenarında durmuş, elinde sigaranın ince dalını tutmuş ve sürekli aynı kelimeyi tekrar eden Selim, sırtını bana dönerek, “Hastasın sen,” dedi.
Erzurum sokaklarını hatırlıyorum. Mavi otobüsleri vardı. Mevsimlerden kıştı. Topak topak kar yağardı. Kar yağdığı zaman gözleri maviden kırmızıya dönerdi. Uzaktan baktığın zaman da yeşil olurdu aniden. Her gidilen mekânda şarkıların nakaratları kulağımın pasını silerdi. İçilen ne kahvedeydi aklım ne de yenilen pizzadaydı. Konuşulan her bir kelimeyi hatırlıyordum. Şimdi yanımdaydı. Elleri omzuma dokunmuştu. Sırtımı döndüm ona ve konuşmak için ağzımı açacağım esnada varlığı yok oldu. Yanımda değildi ve karşımda Selim duruyordu. Sigara paketinden yeni bir sigara dalı almak için elini paketin içine daldırdı. Cebinde gördüğüm kolye ise ona aitti. İnci kolye. Rengi beyaz.
Kapıdan beyaz önlüklü, doktor kılığında bir adam girdi. “Dinlenmesi gerekiyor,” dedi. Selim, son defa bana baktı. Hüzünlüydü; biraz da yüzünden okuduğum keder vardı. Gülümseyerek ayrıldı. Adımları bana veda ediyordu. Saydım: Bir, iki, üç, dört, beş. Uğurlu rakamım beşti. Onunla tanıştığım günün rakamı da beşti. Koluma ucu incecik olan iğne vuruldu. İğne canımı yakmıştı. Birazdan gözlerim kapanacaktı ve hayaller yerini rüyalara bırakacaktı. Rüya alemini seviyordum. Beynim bir oyunun içerisinde beni nereye gitmek istersem oraya sürüklüyordu. Odanın rengi beyazdı. Işıklar beyaz beyaz yanıp sönüyordu. Gözlerimi kapatmamak için bedenimle bir mücadele içerisine girmiştim. Selim neden gitmişti ki şimdi? Ev benim evimdi ve anahtarımı ona emanet etmiştim. İğnenin etkisi vücudumun her bir köşesindeydi. Aklım gidiyor, kalbim çalışıyor ama biraz yavaş çarpıyordu. Ayaklarım uyuşmaya başladı. Tenimin rengi sarıya döndü. Gözlerim kapanacaktı birazdan.
Ve kapandı.
Neredeydim şimdi? Gökyüzünün altında uzun saçları göründü. Saati “tık tak tık tak” diye ötüyordu. Zaman durmuştu. Yanımdaydı ve kalbinin atışı kulaklarımdan duyuluyordu. Ağzında şarkının nakaratı: “Ay ay ay...” Ne gıcık bir şarkıydı. Elleri parmaklarımın ucunda... Gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Siyah pantolonunda ciddiyet saklıydı. Oyun oynuyordu benimle. Gülüyordu ve benden ayrılmak için günleri sayıyordu: Bir, iki, üç, dört, beş... Gidiyordu. Adımlarında saklı beş rakamı beni bırakmıştı. Yalnız kalmıştım, yanımda kimse yoktu ve kalbim atmayı bırakmıştı; beynim de düşünmeyi. Midemde eskisi gibi kelebekler de uçuşmuyordu.
Uyandım, hemşire başımda nöbet tutuyordu. Kahvaltıdan sonra içmem gereken ilaçları sayıyordu. Günde kaç ilaç içmem gerekiyor diye sormadım. Çünkü beş ilaç içecektim. Bir, iki, üç, dört, beş. Masanın üzerinde duran su bardağına dokundu parmaklarım. Önce suyu içtim ve hemşirenin odadan ayrılmasını bekledim. Saymaya başladım. Beş yüz beş saniye sonra odadan çıktı. Bardak elimden kaydı. Yerde cam kırıklıkları...Yavaş ama emin bir şekilde ayağa kalktım. Başım dönüyordu ancak dünya dönmeyi bırakmıştı. Cam kırıklarından bir parçayı aldım. Boynuma götürdüm. Ölmek için erkendi. Ayrılmak için de öyle. Hayat, içinde hem ayrılığı hem de ölümü saklıyordu. Doğa gülüyordu ve her bir vedayı hafızasında saklıyordu. Hafızamda ona dair hiçbir şey yoktu. Silinmişti. İçtiğim tüm ilaçların ardından anılar kaybolmaya başlamıştı. Duygularım sevgi ve nefret arası bir karışıma saklanmıştı. Ölüyordum. Elimde cam kırığından geri kalan bir parça vardı. Bu parça boynumda duruyordu. Kendimi kesmek ve kesmemek arasında kalsam da ayrılık, ölümdü.
“Takıntı da öyle,” diye bir ses duyuldu kapı eşiğinden.
Sigara kokusu ciğerlerime sinmişti. Cebinde gizlediği paket göründü. Diğer cebinde de kolye... Selim, bir, iki, üç, dört, beş adım atarak yanıma geldi. Elimden cam parçasını aldı ve yüzüme uzunca baktı. Sımsıkı sarıldı bana. Hissettiğim duyguların en gerçeğinde kayboldum. Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün ölecektim. Aklıma koymuştum beş kere. Önce nefes alamayacaktım, sonra ise kalp atışım duracaktı. Beynim beş saniye bekleyecekti. Mutlu olduğum anları gösterecekti bana. Mavi otobüsün içinde durak sayılarını saydığım günlere gidecekti bedenim. Ölecektim en nihayetinde. Kulaklarımda duyduğum son ses; “Takıntılısın işte,” diyen Selim’in sesi olacaktı.
Selim yanımdaydı. Omzuna başımı koydum. Cebinden kolyeyi çıkardı. Sigarasını masanın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. Erzurum’u hatırlattı bana. Soğuk ve Palandöken’in muhteşem manzarası karşımda duruyordu. Gözleri maviydi ve ağladığı için gözlerinin rengi kırmızıya dönmüştü. Göz bebeklerinden düşen damlalarda sakladığı “ay ay ay” diyen şarkının nakaratını söylemeye başladı. Beşe kadar saydı: Bir, iki, üç, dört ve beş.
Beşten sonra altı gelmedi; zihnimin o bembeyaz odasında şarkı sustu, sayılar bitti ve ilk defa hiçbir şeyi hatırlamak zorunda kalmadım.
Kübra Erbayrakçı




Yorumlar