top of page

Öykü- Korkut Kabapalamut- Fare

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
12 dakika önce
7 dakikada okunur

Farenin gerçekliğine başlangıçta inanmamıştım. Düş ya da halüsinasyon olarak kabul ediyordum onu. Yaklaşık bir metre boyunda, koyu kahverengi, genellikle upuzun arka ayakları üzerinde dikilen, geveze mi geveze bir fareydi bu. Oldukça kiloluydu. Acayip derecede zeki bir hayvandı. Polemiklerde onu yenmek imkânsıza yakındı. Zeki olmakla kalmıyor, inanılmaz bir entelektüel birikimden de sıklıkla, ustaca yararlanıyordu konuşmalarında. Güç durumda bırakıyordu insanı. Gerçi benden başka kimseyle konuştuğu da yoktu ya. Bunu bana kendisi söylemişti. O benim kişisel faremmiş. Herkesin bir faresi yokmuş ama, yanlış anlamayaymışım sakın, olur mu? Belki de benden başka hiç kimsenin yokmuş; bundan pek o kadar emin değilmiş. Kendisine bu konuda bir bilgi verilmemiş benim yaratığım olarak halk edilip aynı anda da atanırken. Zaten atandığında böyle poslu da değilmiş, neredeyse gözle görülemeyecek derecede küçükmüş, yavrunun da yavrusu bir zavallı fare taslağıymış. Ben büyüyüp serpildikçe o da bana ayak uydurmuş işte istemsizce. Arada bir görünür olmak zorundaymış varlığını sürdürebilmek için. Onun dışında bir yerlerde canı hiç sıkılmaksızın saklanıyormuş, genellikle meditasyon yapıyormuş, hayatla ölüm üzerine uzun uzun düşünüyormuş, meditasyon konusunda artık uzmanlaşmış, şu ana kadar hiç yakalanmamış, öyle bir tehlike bile atlatmamış, yakalanmamak onun kaderinde varmış zaten. İşler çok karışırmış, belki de evrensel gerçeklik sarsılırmış öyle bir felaket yaşanacak olursa.

Bir farem olduğu düşüncesi bekleneceği üzere başlangıçta şiddetle midemi bulandırdı. Benim suçum neydi ki herkes şu dünyada kendi başına ya da sevdikleriyle iyi kötü yuvarlanıp giderken bana  gizemli bir güç tarafından devasa boyutlarda konuşan bir fare atanmıştı? Peki bu iğrenç yaratığın vazifesi tam olarak neydi? İyi niyetli miydi bakalım, yoksa şeytani güç ve emelleri olan, gizli ajanda sahibi usta bir manipülatör müydü? Tüm bunları kime soracak, nereden bilecektim ki ben? Hiç kimse bu türden bir farem olduğuna inanmazdı. Delirdiğimi ya da dalga geçtiğimi düşünürlerdi haklı olarak. Faremle tanışmadan önce biri bana böyle bir şey söylese, benim tepkim de farklı olmazdı kesinlikle. Derhal deneyimli bir psikiyatra danışmasını önerirdim o zavallıya. Yani başka deyişle onu kişisel faresiyle baş başa bırakırdım anında. Belki de, Bu korkunç şey benim başıma gelmedi neyse ki, diye yüzsüzce avunur, mutlu bile olurdum kısa süreliğine. Evet, bu alçaklığı da yapardım bence hiç utanmadan. Çoğumuz yapardık. Fare bize atanmadığı sürece çok da kurcalamazdık konuyu hiçbirimiz, ortalığı velveleye vermeye kalkışmazdık katiyen.

Farenin beni gerçekliğine inandırması biraz zaman aldı inatçı tabiatım yüzünden. Gerçek bir nesneden, canlıdan hatta bir insandan farksızdı neredeyse. Fare kılığında bir insan gibi görünüyor, el kol hareketleri eşliğinde uzun uzun konuşuyordu benimle. İznini aldıktan sonra ona dokunduğumda gerçeklik hissini tüm vücudumla zihnimde dehşetle hissediyordum. İnkâr etmek, işi deliliğe vurmak mümkün değildi artık bu noktadan sonra. Ben ne kadar sahici ve mevcutsam o da aynı derecede sahici, mevcuttu. İşin kötüsü ondan kaçmam, onu kovmam ya da öldürmem mümkün değildi. Tüm bunların beyhudeliğini bana daha en baştan kesin, ikna edici bir dille bildirmişti. Onun ölümü benim de eş zamanlı olarak ölümüm demekti. Ben yaşadığım sürece o da yaşayacaktı. Yazgılarımız birbirine sımsıkı düğümlüydü. O benim hem hayatım hem de danışmanım olacaktı. Ona istediğim her şeyi sorabilirdim; aklı erdiğince yanıtlamaya hazırdı konuşup düşünmeyi seven bir özne olarak, zaten işi neydi ki? Bana karşı daima dürüst davranacaktı, içtenlikle söz veriyordu bu konuda. Beni kurnazca yalanlarla mutlu etmeye, içine hapsolduğum karanlık gerçekliğin katlanılmaz yükünü hafifletmeye çalışmayacaktı asla.

Ona yönelttiğim ilk soru bana neden bir fare atandığı oldu doğallıkla. İllaki iradem hilafına bir hayvan atanacaksa kuğu ya da tavus kuşu gibi çok daha estetik, iç açıcı bir hayvan atanamaz mıydı mesela? Fare yerine baykuş görevlendirilse ona bile açık ara razıydım doğrusu pek hazzettiğim bir yaratık olmasa da. Odamdaki yeni döşenmiş berjerlerde karşılıklı oturuyorduk. İkimiz de bacak bacak üstüne atmış, bir güzel kaykılmış, yeni demlediğim çaylarımızı keyifle yudumluyorduk. Bir ara bu hayvan niye çıplak diye düşündüm istemsizce. Yalnız yaşadığım için birilerine yakalanma korkumuz yoktu. Kapı çalarsa da bir şekilde ortadan kaybolmayı, kendi deyişiyle profesyonelce saklanmayı başarıyordu zaten. Sorumu işitince elindeki çay bardağını solunda duran sehpaya bıraktı yavaşça. Birkaç saniyeliğine, sevecen olduğunu kabul etmek zorunda bulunduğum bakışlarını gözlerime dikti, derin derin iç çekti. Hüzünlenmiş görünüyordu. Bir noktada bunu soracağını biliyordum senin de tahmin edebileceğin gibi, diye başlayıp birkaç saniye sonra devam etti: Sen ana rahmine düştüğün an bir şeyler oldu. Yolunda gitmeyen, arzu edilmeyen, çarpık, belki de bir kaza olarak nitelenebilecek türden şeyler. Tam olarak ne olduğunu sorma bunların çünkü ben de hiçbir şey bilmiyorum bu konuda. Zaten çok önemli de değil. Nasılsa geri alınamaz, düzeltilemez, tartışılamaz, aşkın mahiyette bunların tümü de. Daha o anda sıra dışı yazgın üç aşağı beş yukarı şekillenmişti ne yazık ki dostum. Başkaları gibi olamayacaktın hayatının hiçbir safhasında. Kendini bildiğin anda diğerlerinden farklı, yalnızlığa eğilimli ve mahkûm, dışlanmış biri gibi hissedecektin. Kabul edersin ki gerçekten de tam anlamıyla neredeyse tüm yaşamın boyunca aynen öyle de oldu. Yani seni bekleyen sıradan bir insanın kaderinden çok başka bir yaratığın, en azından başka türlü bir insani var oluş biçiminin ayrıksı, zorlayıcı, analizi belki de mümkün olmayan kaderiydi. İşte bu uğursuz hakikat belirdiği an her nasılsa ben de ortaya çıkmış oldum. Dilersen bunu bir sembol olarak da alabilirsin. Kimse bana açık açık senin faren olarak atandığımı tebliğ etmedi. Bunu ben kuvvetle, kesin olarak hissettim ve onun gerçekliğini sorgulamadım artık. Tabii görevi kabul edip etmeyeceğimi sorma nezâketinde bulunan da olmadı. Yalnızca, ikimizi bekleyen muhtemelen çok uzun, sancılı gelecek hakkında kara kara düşünmeye başladım. Birinin faresi olmak ve faresi olan biri olmak ne demekti, uygulamada neye dönüşecekti bu acayip durum, yollarımız ne zaman, nerede, nasıl kesişecekti ilk olarak? Acaba iyi anlaşabilecek miydik seninle? İnan bana tüm bunları yalnızca kendi perspektifimden değil senin açından da bol bol ve esefle düşündüm.

Farenin çayından ikinci yudumunu almak için sehpaya doğru eğilerek bu acayip konuşmasına ara vermesinden faydalanarak aklımdaki ikinci soruyu sordum ona hemen. Peki tüm bu saçmalıklar silsilesi doğru olsa bile neden daha önce ortaya çıkmamış, neden baştan bu yana sahibi olan benden bile bu kadar uzun bir süre saklanmıştı? Belki daha önce ortaya çıksa, yani şimdiki ürkütücü büyüklüğüne erişmeden sahibi ya da kendi deyişiyle sembolü olduğu kişiyle yüzleşse, en azından o noktadan itibaren hayatımda bazı şeyleri kısmen de olsa yoluna koyabilir, hayatımın tamamen yozlaşıp fareselleşmesinin önüne geçebilirdim. Bu düşünce bana son derece mantıklı geliyordu. Artık iş işten geçtikten, farem muhtemelen maksimum boyutlarına ulaştıktan, süreç benim gözümden de geri döndürülemez bir noktaya evrildikten sonra kendini bana ifşa etmesinin mantığı ile işlevi neydi ki?  Amiyane tabiriyle sahnenin ortasına fırlamak için biraz geç kalmamış mıydı beyefendi? Profesyonelce saklanmaya devam etse ikimiz açısından da daha hayırlı olmaz mıydı? Araba devrildikten, Basra harap olduktan sonra, sanki marifetmiş gibi birdenbire belirip, arabanın neden devrildiği, güzelim şehrin niye durduk yere yıkıldığı konusunda beni böyle çay eşliğinde yarım yamalak aydınlatmasının anlamı neydi ki? Onun yerine ölümümü bekleyip, o da aynı anda meçhul, kokuşmuş deliğinde geberip gitse daha yerinde olmaz mıydı? Ben zaten o karşıma çıkmadan önce de hayatımın niteliğini, benzersizliğini, kıymetinin derecesini, başkalarınınkine kıyasla ne durumda bulunduğunu bal gibi de bilmiyor muydum sanki? Beni aptal falan mı sanıyordu acaba?

Bu acımasız sözlerim iri, yaşlı faremi şaşırtmış, bir hayli de üzmüş gibi görünüyordu. Az önce aldığı, beni dikkatle dinlerken yudumlamama nezaketi gösterdiği çayını sehpaya usulca geri bıraktı. Oturuşunu dikleştirdi. Başını birkaç saniyeliğine önüne eğdi, ön ayak parmaklarını birbirine geçirdi. O an o kadar da iğrenç ya da ürkütücü görünmüyordu artık. Sanki tuhaf biçimiyle var oluşu kısmen de olsa meşruiyet kazanmıştı aniden. Muhtemelen bana vereceği en uygun cevabı düşünüyordu tüm bunları yaparken. Sonra nispeten alçak bir sesle tekrar konuşmaya başladı: İyi ama bana kalırsa henüz benimle karşılaşmaya tam olarak hazır değildin. Evet kendin hakkındaki temel gerçeğin, yaşamın uzadıkça, yani yaşlandıkça hayatının nasıl da kademeli olarak anlamsızlaştığının, çürüme sürecine girdiğinin, kendini bilinçsizce tekrar etmekten öteye geçemediğinin, onu sürdürmenin kadim bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığının, giderek kısalan geleceğinin sana değerli hiçbir şey vadetmediğinin kesinlikle farkındaydın elbette zeki, sorgulayıcı, eğitimli ve düşünen bir birey olarak ama yine de iyi kötü yuvarlanıp gidiyordun, yazgını olgunlukla kabullenmiştin, deyiş yerindeyse herkesin içinde bir ayağın çıplak tek ayakkabıyla  gezinmeye tümüyle alışmış, bundan utanmamayı biraz da mecburen zamanla öğrenmiştin. Başkalarının senin tuhaflıkların, ciddi eksikliklerin, onlara göre saçma sapan nitelikte olan seçimlerin karşısında ne düşündüğüne iyiden iyiye kulak asmaz, metelik vermez olmuştun ne güzel. Ama sonra artık ne olduysa bir şeyler değişti yorgun zihninde. Bu kabullenmişliği ve kabullendiğin onca absürt şeyi yeniden, bu kez tam bir soğukkanlılık ve acımasızlıkla sorgulamaya başladın umarsızca. Artık eskisi kadar kendinden emin, dirençli, örneğin benzersiz ironi hissini ya da yeteneğini kendine kalkan yapabilen biri değildin sanki. Tabiri caizse kendi muazzam yoğunluktaki ve süresiz yasını tutmaya başladın artık o aşamadan sonra. Bu durum beni fazlasıyla endişelendirdi sığınağımda otururken. Beynimin içinde alarm zilleri çalmaya başladı adeta. Bir şeyler yapmam, belki de bunca yıl sonra artık nihayet devreye girmem gerektiğini düşündüm. Kendine zarar vermenden korktum; belki de haddimi aşarak seni, dolayısıyla kendimi de kurtarabileceğimi varsaydım.

Farem bunları söyledikten sonra uzanıp aldığı çayından derin bir yudum çekti. Ben de onu hayretle dinlerken elimde unuttuğum içeceğimden onun söylediklerini dolaylı yollardan onaylarcasına aynı büyüklükte bir yudum aldım. O andan sonra bakışmaya başladık. Gözlerini benimkilerden kaçırmaya kesinlikle niyeti yok gibiydi. Bunu anlayınca pes eden ben oldum. Sonuçta dev bir farenin gözlerine o kadar uzun süre gözlerinizi kırpmadan bakmak kolay bir iş değil. O bizzat sizin fareniz ve yol arkadaşınız olsa bile. Sonra söyledikleri üzerinde dikkatle, uzun uzun düşündüm ve son tahlilde tamamen haklı olduğunu teslim etmek zorunda kaldım. Gerçekten de aylardır yeni ve can sıkıcı hiçbir şey olmadığı halde tadım iyice kaçmış, sinirlerim hiç olmadığı kadar zayıflamıştı. Hırçınlaşmış, gittikçe kabaran öfkemi kontrol edemez, etmeye de çabalamaz olmuştum. Yakın, uzak çevremle sık sık çatışır duruma gelmiştim. Çok kolay sinirleniyordum. En önemsiz bir aksilik, hesapta olmayan bir şeyin belirir gibi olması aşırı tepki göstermeme, çığırımdan çıkmama neden oluyordu. Trafikte diğer sürücülerle, market ve dükkânlarda tezgâhtarlarla, kasiyerlerle, kimi sevmediğim komşularımla, kapıcıyla, hatta her zaman şakalaşarak, keyifle alışveriş yaptığım pazarcılarla bile çatışacak, gırtlak gırtlağa gelecek bir noktaya varmıştım. Düşününce bunun altında yatan nedenin tam olarak akıllı farenin tespitleri olduğunu fark ettim. Artık ayağımdaki o tek ayakkabı fazlasıyla sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Bazen ikinci ayakkabıya, yani başkalarına ayak uydurmaya ihtiyaç duyuyor, bazen de o tek lanet olasıca ayakkabıyı da çıkarıp çift ayakkabılı normal insanlar sürüsüne var gücümle fırlatma güdüsüne kapılıyordum. Fare gerçekten de yanılmıyordu. Gidişim gidiş değildi. Birinin derhal bir şeyler yapması, yani beni yakamdan tutup sarsması, uçuruma doğru gözleri kapalı bu koşumu sonlandırması gerekiyordu. O biri ne yazık ki bir dostum ya da akrabam değil de bu acayip mahluk olmuştu.

Aniden ayağa kalkıp odamda dolanmaya başladım. Fare beni izliyor mu diye de kontrol ettim bir yandan ama başını önüne eğmiş sakince çayını yudumluyordu neyse ki. Şu an için biraz mahremiyete ve kendi halime bırakılmaya gereksinim duyduğumu derhal sezmişti hayvani içgüdüleriyle. Önümdeki seçenekleri düşünmeye başladım böylece ağır ağır odamı adımlarken. Ya fareye başımdan defolup gitmesini emredecek ve anlamsız hayatımı o olmadan sürdürmeye devam edecektim ya da onun bu ziyaretlerini kabul edecek, dolayısıyla onunla yakın arkadaş olacaktım. İkisi de cazip kararlar değildi haliyle. Fareyi kovsam bile o gizli sığınağında sabırla saklanmaya, artık nereden nasıl öğrendiyse meditasyon yapıp, hayatla ölüm üzerinde bir filozof gibi uzun uzun düşünmeye devam edecek, ben bu sinir bozucu imgeyi kafamdan asla atamayacak, belki düşlerimde onunla sık sık yüzleşmek zorunda kalacaktım. Belki o da yine günün birinde kafasının içinde alarm zilleri çaldığını işitince gururunu ayaklar altına alıp, vakti zamanında huzurundan kovulduğu efendisinin karşısına ezile büzüle de olsa tekrar dikilecek, onun ayaklarına kapanacak, kendisiyle konuşmayı kabul etmesi için içtenlikle yalvaracaktı. Bu iki nahoş ihtimali zihnimde bir süre daha çarpıştırdıktan sonra, Çayları tazelemeye ne dersin, diye sordum fareme. O da iyice yerleştiği koltuğundan boşalan bardağını bana uzattı minnet dolu bakışlarla.


Korkut Kabapalamut

Yorumlar


bottom of page