Öykü- Zeynep Altuntaş- Kırkikindiler

Nihat, yağmur başlamadan hemen önce havanın kokusunu tanırdı. Toprak henüz ıslanmamış olurdu ama havada, uzakta bir yerlerde kırılmış dalların, nemlenmiş taşların ve eski duvarların kokusu dolaşmaya başlardı. Gökyüzü ağırlaşır, evlerin saçaklarında serçeler birbirine sokulur, sokakların sesi azalırdı. Sonra yağmur gelirdi. Kırkikindiler. Öğleden sonra ansızın bastıran, kısa süren, insanı hazırlıksız yakalayan o yağmurlar.
Nihat, kırkikindileri çocukluğunda çok severdi. Sonraları sevemedi. Çünkü bazı şeylerin adı, insanın hayatında bir kere değişti mi bir daha eski anlamına dönmezdi.
O gün de yağmur bekliyordu. Atölyenin kapısını yarı açık bırakmış, duvara dayalı ceviz eserin başında oturuyordu. Pencereden içeri giren ışık, havadaki ince talaşları görünür kılıyor, her biri ağır ağır yere süzülüyordu. Nihat keskiyi ahşaba dayadı, tokmakla hafifçe vurdu. Çıt. Bir parça daha koptu.
Yirmi iki yıldır aynı ağacın başındaydı. İnsan bir ağaca bu kadar uzun süre bakarsa onun damarlarını ezberlerdi. Nihat da ezberlemişti. Nerede sertleştiğini, nerede yumuşadığını, hangi damarın keskiye direneceğini bilirdi. Fakat insanın kalbini hiçbir zaman böyle öğrenememişti. Özellikle bir kadının kalbini. Özellikle Suna’nınkini.
Suna’nın adını yıllardır ne kimseye söylemiş ne kendi kendine sesli anmıştı. İnsan bazı isimleri unutmazdı, onları yalnızca sessizleştirirdi. Nihat da Suna’yı sessizleştirmişti ama susturmayı başaramamıştı.
Gözü eserin üzerine takıldı. İki insan vardı üzerinde, birbirine dönük, birbirine uzanmış iki el. Fakat eller birbirine değmiyordu. Aralarında küçücük bir boşluk vardı. Nihat o boşluğu ilk yaptığı gün neredeyse hiç bırakmamıştı. Sonra yıllar geçtikçe büyütmüştü. Önce bir bıçak sırtı kadar, sonra parmak kalınlığında, sonra bir avuç, sonra iki elin birbirine ulaşamayacağı kadar. Her yıl biraz daha. Her öfkesinde biraz daha.
Eserin arkasına bir isim kazımıştı: Son Çentik. Her çentiği bu sonuncu olsun diye atmıştı. Oysa hiçbiri sonuncu olmamıştı. İnsan öfkesinin ne zaman biteceğini önceden bilemezdi.
Suna’yı son gördüğü gün de yağmur yağıyordu. Bundan nefret ederdi. Çünkü insan bazen hayatındaki bir insanı değil, onunla birlikte yaşadığı bir havayı, bir kokuyu, bir mevsimi kaybederdi. Nihat için Suna artık yağmurdu. Suna deyince gökyüzü kararırdı. Kaldırım taşları parlar, eski evlerin duvarlarından su süzülür, bir kadın saçlarını ensesinde toplardı. Ve Suna deyince Nihat’ın içinden yıllardır aynı cümle geçerdi: Beni neden bıraktın? Bunun cevabını hiç alamamıştı. Belki de en büyük öfkesi buydu. Cevapsız kalmış bir soru.
Yirmi iki yıl sonra Suna’yı, yağmurun ilk damlaları düşerken bir kitapçının önünde gördü. Önce tanımadı. Yaşlanmıştı. İnsan sevdiği birini yıllar sonra görünce onun yüzünü değil, eski yüzünün izlerini arıyordu. Nihat da öyle yaptı. Gözlerine baktı, sonra yürüyüşüne, sonra başını hafifçe yana eğişine. Suna’ydı. Hiç şüphesi kalmadı.
Kadın da onu gördü. İkisinin arasında birkaç metre vardı. Ne biri diğerine doğru yürüdü ne öteki bulunduğu yerden kıpırdadı. Şehrin bütün sesi sanki bir anda çekildi. Suna’nın gözleri doldu. Nihat’ın içindeki ilk şey özlem olmadı. Öfkeydi. Yıllardır sakladığı, üstünü örttüğü, üzerine başka hayatlar kurduğu öfke. Öyle bir öfkeydi ki Nihat o anda Suna’nın saçlarına düşen yağmur damlasını bile affedemedi.
Suna yaklaştı.
“Nihat.”
Nihat cevap vermedi.
“Benim.”
Nihat acı bir gülümsemeyle baktı.
“Tanıdım.”
Suna başını eğdi.
“Çok değişmişsin.”
“Sen de.”
“İyi anlamda mı?”
Nihat bir süre düşündü.
“Hayır.”
Suna bu cevaba şaşırmadı. Belki de Nihat’ın yirmi iki yıl önce söylemediği şeylerin hepsini gözlerinde görmüştü.
“Konuşabilir miyiz?”
Nihat yağmura baktı.
“Kırkikindiler.”
Suna da gökyüzüne baktı.
“Hatırlıyorsun.”
“Unutmadım.”
Bu kez Suna sustu. Nihat onun yüzünde ilk kez korku gördü. Bu, öfkesini azaltmadı. Tam tersine.
Birlikte yürümeye başladılar. Nereye gittiklerini ikisi de bilmiyordu. Sokaklar yağmurdan parlıyor, kaldırım kenarlarında küçük su birikintileri oluşuyordu. İnsanlar dükkân saçaklarının altına sığınıyor, şemsiyelerini kapatıp tekrar açıyordu. Nihat, Suna’nın yanında yürürken yirmi iki yıl önceki gençliğini hatırladı. O zamanlar Suna’nın adımlarına yetişebilmek için yürüyüşünü hızlandırırdı. Şimdi ikisi de aynı hızda yürüyordu. Ama aralarında bütün bir ömür vardı.
“Hiç evlenmedin mi?”
“Hayır.”
“Çocuğun?”
“Yok.”
Suna başını salladı. Nihat ona bakmadı.
“Sen?”
“Ben evlendim.”
Nihat’ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
“Çocuk?”
“Yok.”
Nihat ona baktı.
“Mutlu musun?”
Suna yürümeyi bıraktı. Yağmur ikisinin arasına ince bir perde gibi giriyordu.
“Bu soruya yirmi iki yıl sonra cevap vermek zor.”
“Benim için kolaydı.”
“Ne?”
“Sen gittiğin gün mutlu olmadığımı anladım.”
Suna’nın dudakları titredi.
“Nihat…”
“Hayır.”
Nihat sesini yükseltti.
“Yirmi iki yıl bekledim. Bunu bana açıklamaya çalışma.”
Suna sustu. Nihat da sustu. Bir süre yalnızca yağmur konuştu. Sonra Suna çok yavaş konuştu.
“Ben de seni bekledim.”
Nihat güldü. Ama gülüşünde hiçbir sıcaklık yoktu.
“İnsan beklediği kişiyi bulduğu zaman onun karşısında böyle durmaz.”
“Nasıl durur?”
“Bilmem.”
Nihat gözlerini kaçırdı.
“Ben hiç bulamadım.”
“Belki de bu yüzden bu bizim son karşılaşmamız.”
Nihat başını kaldırdı.
“Ne dedin?”
“Son karşılaşma.”
Suna’nın sesi yağmur kadar hafifti.
“İnsan bazı insanlarla hayatında yalnızca bir kez gerçekten karşılaşır. Sonra yıllar geçer. Başka bir yerde, başka bir yaşta yeniden karşısına çıkarlar. Ama o ikinci karşılaşma aslında birincinin devamı değildir.”
Nihat uzun süre ona baktı.
“Teori mi bu?”
Suna hafifçe gülümsedi.
“Bir yerde okumuştum.”
“Saçmalık.”
“Belki.”
Nihat yürümeye başladı.
“İnsan birini ikinci kez görüyorsa, ilkinde yarım bıraktığı şeyleri tamamlamak ister.”
Suna arkasından geldi.
“Belki de tamamlamak için değil, bırakmak için karşılaşır.”
Nihat durdu. Bu cümle içindeki bir yere dokundu. Ama kabul etmedi. Çünkü öfke, insanın kendisine bile söylemek istemediği gerçeklerin önünde yıllarca duran en sağlam duvardı.
O gece Nihat atölyesine döndü. Kapıyı kilitledi, ışığı yakmadı. Pencereden giren soluk sokak ışığında yalnızca Son Çentik’e baktı. İki insan, iki el, aralarında yıllardır büyüttüğü boşluk. Keskiyi aldı, ahşaba doğru kaldırdı. Bir an durdu. Sonra kendine sordu: Ben bu boşluğu neden büyüttüm?
Cevap gelmedi. Dışarıda yağmur yeniden başladı.
Nihat gözlerini kapattı. Yirmi iki yıl önceki bir öğleden sonra bütün ayrıntılarıyla yeniden karşısına çıktı. Suna’nın ıslanan saçları, çamurlu ayakkabıları, gülüşü. Ve o cümle:
“Hiç bitmesin.”
Nihat o gün ona şunu söylemişti:
“Bitmez.”
Oysa şimdi biliyordu. Bazı şeyler bitmiyordu, yalnızca insanın içinde şekil değiştiriyordu. Sevgi öfkeye. Beklemek kırgınlığa. Hatırlamak sızıya. Ve bir insanın adı, yıllar sonra bile içinde bir yara gibi duruyordu.
Nihat keskiyi bıraktı. Son Çentik’e baktı. Eserde bu kez Suna’yı değil, kendisini gördü. Ve o gece yirmi iki yıldır ilk defa korktu. Çünkü öfkesini kaybederse elinde ne kalacağını bilmiyordu.
****
Ertesi gün Suna atölyeye geldi. Nihat onu beklemiyordu. Suna kapının önünde durdu. Elinde eski, kahverengi bir zarf vardı. Nihat’ın yüzü değişti.
“Bu ne?”
“Senin.”
Nihat zarfı almadı.
“Benim sana verecek hiçbir şeyim yok.”
“Ben de sana bir şey vermeye gelmedim.”
Suna zarfı masanın üzerine bıraktı.
“Alman gerekeni getirdim.”
Nihat zarfı açtı. İçinden eski bir fotoğraf çıktı. İki genç, yağmurun altında, geri geri yürüyorlardı. İkisi de sırılsıklamdı. Suna’nın yüzünde hayatının en temiz gülüşlerinden biri vardı. Nihat fotoğrafa uzun süre baktı.
“Bunu saklamışsın.”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü unutmamıştım.”
Nihat fotoğrafı masaya bıraktı.
“Unutmamak yetiyor mu?”
Suna cevap vermedi.
“Ben unutmadım.”
“Farkındayım.”
“Ben yirmi iki yıl yaşadım bununla.”
“Ben de yaşadım.”
“Hayır.”
Nihat’ın sesi kırıldı.
“Sen hayatını yaşadın. Ben bunu yaşadım.”
Suna’nın gözlerinden yaş aktı.
“Belki.”
Nihat ona baktı.
“İşte bütün öfkem buydu.”
“Ne?”
“Senin benden sonra da gülebilmiş olman.”
Suna başını eğdi.
“Ben de senin hiç gülmediğini düşündüm.”
Nihat cevap vermedi. Bu kez yalan söyleyemedi. Gülmüştü, bazen. Başka kadınlarla konuşmuş, başka şehirlerde bulunmuş, başka sabahlara uyanmıştı. Ama her ne zaman yağmur yağsa, içindeki bir yer yine aynı yaşta kalmıştı. Suna bunu görmüştü.
“Sen beni beklememişsin.”
Nihat şaşırdı.
“Ne?”
“Sen beni beklememişsin.”
Suna’nın sesi sakindi.
“Sen o günkü beni beklemişsin.”
Nihat sustu. Bu söz, yıllardır kendi kendisine söylemekten kaçtığı şeyi önüne koymuştu.
Suna devam etti.
“Ben yirmi iki yılda değiştim.”
“Ben de.”
“Hayır Nihat. Sen değişmişsin ama içinde taşıdığın beni değiştirmemişsin.”
Atölye sessizleşti. Nihat’ın bakışları Son Çentik’e kaydı. İki el, aralarındaki boşluk. Birden anladı. Yıllardır Suna’nın dönmesini beklemiyordu. Yıllardır Suna’nın gitmeden önceki hâlinin geri dönmesini bekliyordu. Ve hiçbir insan geçmişte bıraktığı yaşa geri dönemiyordu.
Nihat keskiyi ve tokmağı eline aldı. Suna korkuyla baktı.
“Ne yapıyorsun?”
“Bitiriyorum.”
Eserin başına geçti. İki elin arasındaki boşluğa keskiyi yerleştirdi.
“Ne olur yapma.”
Nihat durdu.
“Niye?”
“Çünkü o boşluk bizim.”
Nihat ona baktı.
“Değil.”
“Ne?”
“Benim.”
Tokmağı indirdi. Çıt. Bir parça ceviz yere düştü. Nihat ikinci kez vurdu. Çıt. Sonra üçüncü. Suna ağlıyordu. Nihat’ın gözlerinde de yaş vardı ama elini durdurmadı. Sonunda iki elin arasındaki boşluk biraz daha derinleşti. Nihat keskiyi bıraktı.
“Adını neden Son Çentik koyduğumu biliyor musun?”
Suna başını iki yana salladı.
“Çünkü senden sonra her öfkelendiğimde bir çentik attım.”
Bir süre sustu.
“Bugün sonuncusunu attım.”
Suna ona baktı.
“Öfken geçti mi?”
Nihat başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Ama artık senin yüzünden değil.”
Suna’nın gözleri doldu.
“Ne yüzünden?”
“Senin yüzünden sandığım her şey yüzünden.”
***
Suna kapıya yürüdü. Nihat bu kez arkasından seslenmedi. Suna kapının önünde durdu.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii.”
“O gün gerçekten hiç bitmesin mi istemiştin?”
Nihat’ın yüzünde yıllardır görülmeyen bir yumuşaklık belirdi.
“İstemiştim.”
“Şimdi?”
Nihat yağmurun başladığını duydu. Kırkikindiler.
“Şimdi bitmesini istemiyorum.”
“Neyi?”
“Hatırayı.”
Suna gülümsedi. Sonra kapıyı açıp yağmurun içine çıktı. Nihat pencerenin önünde kaldı. Suna birkaç adım sonra dönüp bakmadı. Nihat da arkasından gitmedi. Çünkü bazı karşılaşmalar kavuşmak için değil, insanın yıllardır taşıdığı bir yükü yerine bırakabilmesi için olurdu.
Nihat, masanın üzerindeki eski fotoğrafı aldı. Uzun süre baktı. Sonra fotoğrafı Son Çentik’in arkasına koydu. Ceviz ağacının yüzeyi soğuktu. Dışarıda yağmur yağıyordu. İki genç fotoğrafın içinde hâlâ geri geri yürüyordu, hâlâ gülüyor, hâlâ birbirine bakıyordu. Ve yağmur hâlâ bitmemişti.
Nihat pencereyi açtı. Yüzüne bir damla düştü, sonra bir tane daha. Başını gökyüzüne kaldırdı. Yirmi iki yıldır ilk defa yağmurdan kaçmadı. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gitmez. Onların içimizdeki yerinden biz çıkarız.
Nihat o gün, Suna’yı değil, kendisini beklemeyi bıraktı.
Zeynep Altuntaş




Yorumlar