Öykü- Murat Erenel- Hayali Sefer

Saat gece yarısını epey geçmişti. Artık son otobüsler de terminalin ıssız, soğuk koynuna çekilmiş, motorları birer ceset gibi soğuyordu.
Ana kapıdaki bekçi kulübesinde, İrfan’ın gölgesi, huzursuz bir ruh gibi hareket ediyordu. Üniformasının düğmelerini çözdü; zira artık bu ciddiyete, bu resmiyete gerek yoktu. Şimdi, onun vardiyası başlıyordu.
Kocaman terminali bir uçtan bir uca katetti. Her otobüsü kontrol etti, her kapıyı kilitledi. Fakat A1 hattının 34 numaralı, kırmızı boyalı körüklü otobüsüne geldiğinde, kalbi çarpmaya başladı. Bu, onun gemisiydi, hayatın o gri, tozlu yollarında yolculuk ettiği.
Etrafı bir kez daha kolaçan etti. Kimse yoktu. Otobüse bindi, direksiyona bir komutan edasıyla kuruldu. Devasa direksiyonu iki eliyle kavradı, anahtarı kontağa soktu, konsol ışıkları ile ve ayak hizasındaki iç ışıklar yandı. İçini bir coşku, çocuksu bir heyecan kapladı.
“Bayanlar, baylar ve sevgili gençler, Demirtepe’ye yaklaşıyoruz!” diye fısıldadı önce, sonra sesini bir tiyatrocu edasıyla yükseltti. “Demirtepe! İnecek var mı?”
Sesi, o kocaman, bomboş otobüste yankılandı. Ayağa kalktı, geriye dönüp hayali yolculara baktı.
“Buyurun hanımefendi, lütfen arka taraftan inin. Evet, siz de beyefendi, dikkatli olun, basamaklar kaygan olabilir.”
Oturdu, kapıları kapattı. Vitesi atıp gaz verir gibi yaptı. Anons mikrofonunu kaptığı gibi, “Kıymetli yolcularımız,” diye devam etti, sesini yapay bir şekilde yumuşatarak, “bir sonraki durağımız, Kızılay. Metroya aktarma yapacak yolcularımız, lütfen hazır olsun. Şu an trafik yoğun, biraz gecikme yaşayabiliriz.”
Hafifçe kornaya basıp hayali bir taksiyi uyardı. “Biraz dikkatli ol kardeşim.” Taksiyi sollar gibi yaptı, “Evet, Kızılay’da inecekler,” diye seslendi ve kapıları açtı. Tam anonsu bitirecekti ki, dikiz aynasından, otobüsün orta kapısında beliren gölgeyi gördü. Kalbi, göğsüne sıkışmış, bir kuş gibi çırpınıyordu.
Tüm ışıkları yaktı.
Orada duran, Otobüs İşletme Dairesi’nin yeni şube müdürlerinden Orhan Bey’di. Kolunun altında bir tablet bilgisayar, yüzünde ise derin bir şaşkınlık ifadesi vardı.
İrfan donup kalmıştı. Ağzı açık, eli hâlâ anons mikrofonundaydı. “O... Orhan Bey... Ben... şey...”.
Orhan Bey’in şaşkınlık ifadesi, yavaş yavaş merakla karışan bir gülümsemeye dönüştü. Şoför mahalline doğru yürüdü.
“İrfan Bey,” dedi, sesi sakin, “haftalık raporlar için son verileri toplamaya gelmiştim. Otobüsün ışığının yandığını görünce… Fakat anlıyorum ki... siz şu an bir seferi yönetiyorsunuz.” Bürokrasi, sonunda insanların masum hayallerini de mi yakalamıştı?
Gözleri, İrfan’ın elindeki mikrofona, sonra bomboş koridora kaydı.
“Çok yolcu bekliyor musunuz?” diye sordu, kaşlarını hafifçe, alaycı bir şekilde kaldırarak.
İrfan’ın yüzü bembeyaz olmuştu. “B... Beyim, ben...”
Orhan Bey, koridorda birkaç adım attı, boş koltuklara baktı. Sonra döndü, İrfan’a baktı. Gülümsemesi biraz daha genişlemişti.
“Peki,” dedi, “Kızılay’da inip, metroya aktarma yapan çok oluyor mu?”
Orhan Bey’in sorusu, İrfan’ın kafasında bir bomba etkisi yaratmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, nefesi kesilmişti. Bu bir tuzak mıydı? Ama Orhan Bey’in gözlerinde alay değil, samimi, hatta biraz heyecan dolu bir merak vardı.
“Beyim, ben...” diye kekeledi yine İrfan. “Şey... olur elbet ama şimdi yoğun saat değil. Belki... yedi sekiz kişi…”.
Orhan Bey, dudaklarında hafif bir tebessümle koridorda ilerledi ve şoför koltuğunun hemen arkasındaki ilk sıraya oturdu. Tabletini yan koltuğa bıraktı.
“O hâlde ne bekliyoruz şoför bey?” dedi ceketinin düğmesini açarak, “Yolcular bekletilmez. Kolej’e doğru yola koyulalım.”
İrfan hâlâ şaşkınlık içindeydi. Sonra, yavaş yavaş, Orhan Bey’in onunla dalga geçmediğini, hatta bu oyuna katıldığını fark etti.
İçinde on yıllardır taşıdığı o ağır yük, o utandığı sır, yük olmaktan çıkmış, bir anda hafiflemişti. Onu anlayan birisi vardı.
Mikrofonu yeniden eline aldı. Sesinde artık gurur vardı.
“Kıymetli yolcularımız, birazdan, Kolej durağına varıyoruz. İnecek yolcularımız... lütfen arka kapıya yönelsin.”
Kapılar bir tıslamayla açıldı. Orhan Bey, ciddi bir ifadeyle boş koridora bakarak, hayali yolcuların inip binmesini izliyormuş gibi yaptı. “Buyurun genç bayan, tabletimi alayım, lütfen, oturabilirsiniz,” diye mırıldandı.
İrfan’ın yüreği yerinden oynayacak gibi oldu. Kapıları kapattı, dönüş sinyalini hayali bir manevra için yaktı.
“Bir sonraki durağımız: Kurtuluş.”
Orhan Bey, koltuğuna yaslandı ve camdan dışarı baktı.
“Sayın yolcularımız, Dikimevi, yani Terminal durağına yaklaşıyoruz,” diye anons etti, “Bu gece de bizleri tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.”
“Biliyor musunuz İrfan Bey,” dedi sessizce Orhan, “üniversitede okurken, yazları Ankaray kullanarak vardiyalı bir işe giderdim. Ama hep aklım bu çelik devlerdeydi. Hiç kullanamadım.” Her Türk erkeğinin gizli otobüs şoförlüğü hayali!
İrfan, direksiyonu sımsıkı kavramıştı. Gözleri dolmuştu.
“Ben de beyim,” diye fısıldadı, “ben de hiç kullanamadım.”
Bu küçük, bu samimi ve hüzünlü itiraf, terminalin gece sessizliğinde, iki yetişkin, iki hayalperest adam arasında bir güven köprüsü inşa etmişti.
Orhan Bey, bir süre düşünceli olarak camdan dışarı bakmaya devam etti. Sonra, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde net, kararlı bir eda vardı.
“Bu güzel yolculuk için teşekkür ederim İrfan Bey,” dedi, “iyi geceler.”
“İyi geceler Orhan Bey.”
Ertesi akşam, İrfan, bekçi kulübesinin masasında, eski, koleksiyonluk bir otobüs maketi buldu. Altında küçük bir not vardı: “Hayaller, en güzel rotalarda sürmeye devam etsin.”
Murat Erenel




Yorumlar