Öykü- Defne Durukan- Suyunuz Bol Olsun

Kar kokusuna bürünmüştü gece. Keskin, soğuk ve geniz yakan cinsten. Lacivert gökyüzünün yakamozladığı buzlanan zeminde kaymamak için, kırağı tutmuş toprağın üzerinde yürüyor, her adımında, olduğundan daha yüksek ses çıkaran çıtırtıdan tedirgin oluyordu. Soğuktan yaşaran gözleriyle, müphem şekillerde gölgelere sahne olan mezarların üzerindeki -ayazdan donmak ve kurumak arasında kalıp karartıya dönüşen- ölümü hatırlatan çiçeklere bakıyordu.
Babasının mezar taşına yaklaştığında korku bedeninden bir nebze uzaklaşsa da kalbinin atışı duyulacak kadar hızlıydı. Bildiği bütün duaları okurken duaların sırasını şaşırıyor, onların yarısını unutmanın verdiği korkuyla baştan başlıyor, bir yandan mezarın üzerinde bitmiş yabani otları ellerini toprağa değdirmeden dikkatlice temizliyor, bir yandan da göz ucuyla gördüğü kuşların mermer su kabını doldurmayı düşünüyordu. Çeşmeyi açtığında hortumdan foşurdayan tazyikli su sesi karanlıktaki sessizliği bastırırken, bahçe sularmış gibi bütün mezarlara su fışkırttı. Ne demeliydi? Ne söylenirdi onlara? Bütün mezar taşlarına “İyi geceler gençler, suyunuz bol olsun,” dedi. Hayrata yaklaştığında üzerindeki yazıyı okumayı denedi ama harfleri karanlıkta seçemedi. Suyu kapatıp hortumu yere bıraktı. Babasının ayak ucundaki su kabını doldurmayı unuttu. Mezarını sulamayı da.
Parmaklarını mezar taşının üzerinde gezdirdi. Taş dondurucu soğukluktaydı. Elini hızla çekti. Evdeki saksıdan gizlice aldığı toprağı babasının mezarına serpiştirdi. “Baba, sen çiçek sevmezsin, evden bir parça toprak getirdim. Sigaralarını söndürdüğün toprak hem de.” Gülmeyle karışık sesi ağlamaklıydı. Eliyle eşofmanının ceplerini yokladı. Buruşuk bir peçete çıkardı. Peçeteye biraz toprak aldı. “Bak senden bir parçayı da eve götürüyorum için rahat olsun.”
Renksiz gölgelere daldı gözü. Kurumuş ağaçlar, çürümüş yapraklar… Mezar taşlarını süzdü sağdan sola. Kimi yamuk yumuk ahşaptan yapılmış, kimi parlak mermerden, kimi de bütün taşlardan daha yüksekte asansörle ya da merdivenle çıkılması gerekecek kadar yukarıdaydı. Bir an omzuna bir el dokundu.
“Yavrum akşam ezanından sonra mezarlığa gidilmez.” İrkildi. İstemsizce küfretti. Gayri ihtiyari sağ baş parmağını damağına götürüp başını yukarı kaldırdı. “Amca ödümü patlattın, kimsin?”
“Asıl sen kimsin? Buranın bekçisiyim ben. Bu saatte kabristana gelinmez.”
“Neden?”
“Sebebini ben de bilmiyorum. Ama mekruhtur,” dedi bekçi. Ali mekruh ne bilmiyordu. Bekçi kahvehanede dostuna rastlamış gibi heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Ali sadece dinliyordu. Suyun altından gelen boğuk seslere benzetti onun sesini. Bekçi oraya hiç gelmemiş gibi birden yok oldu. Gözlerini kısarak bekçiyi aradı ama yer yarılmış içine girmişti sanki.
Ali üşümekten sızlayan ayaklarını ısıtmak için botlarının içinde parmaklarını hareket ettirdiği an ayağının altında çıtırdayan buz tutmuş toprağın sesinden ürktü.
“Allah rahatlık versin baba, yarın görüşürüz,” diyerek koşar adımlarla soğuktan moraran ellerini ağzıyla hohlayarak evinin yolunu tuttu. Karanlıkta patika boyunca gördüğü şekillere anlam vermeye çalışıyordu. “Sen taş olmalısın, sen de kürenmemiş kar. Senden olsa olsa fare olur.” Yaklaştığında şekiller bırak fareyi, hiçbir hayvana benzemiyordu. Buruşuk bir su şişesi… Babasıyla, pet şişeyi buruşturup sıkışan havanın etkisiyle kapağı en uzağa ulaştırmayı denedikleri oyunu hatırladı. Gülümsedi. Gülümsemesi kısa sürdü. Şişeyi yerden almak istedi. Almadı. Ayağıyla kenara itti. Dudakları istemsizce büzüşmüş, bir gözü seğirmeye başlamıştı. Yol boyu elleriyle ovuştursa da, gözünün kalp gibi atmasına engel olamadı.
Yorulmuştu. Arkasına dönüp baktı. Zifiriydi. “Orada yürürken hiç karanlık değildi. Şimdi hiçbir şey göremiyorum.” Gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. Tekrar karanlığa baktı. Göremedi. Çamların uğultusunu ve puhu kuşlarının boğuk seslerini duydu sadece. Yürümeye devam etti. Evin yoluna döndüğünde aydınlandı etraf. Evdeki bütün ışıklar açılmıştı, gürültüler sokağa kadar geliyordu. Herkes yana yakıla Ali’yi arıyordu. Pencerenin önünde bekleyen en küçükleri Aslı, “Abim geliyor!” diye bağırdı. Annesi koşar adımlarla merdivenlerden aşağı indi. “Çok şükür geldi annesinin kuzusuu…” Sıkıca sarılıp koklayarak öptü oğlunu. Beyaz atletin içinde kıpkırmızı olan tenini fark edince üstündeki siyah hırkasını oğlunun omuzlarına geçirdi. Eve girdiklerinde, “Anahtarı kapının üstünde bırakmayın diye sizi kaç kere tembihledim,” dedi kadın. Ali annesinin hırkasının içinde tir tir titriyor, kızarmış bedenini eliyle ısıtmaya çalışıyordu. Eşofmanının cebindeki peçeteyi çıkarıp annesine uzattı. “Babamın selamı var,” dedi ve yüzüne huzurlu bir gülümseme yayıldı. Herkes birbirine bakıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmadı. “Ver evladım, ver sen,” dedi. Sesi yorgun çıkmıştı. “Hadi uyu. Herkes yatağına, hadi kızlar,” dedi kadın. Oğlunun elinden top haline gelmiş peçeteyi bir hışımla aldı. İncelmiş peçetenin ortasından birkaç parça toprak halıya döküldü. Kadın eliyle toplamayı denerken toprak iyice dağıldı. Elinin tersiyle gözünden süzülen yaşları sildi.
Yüzünü Ali’den saklayarak göz yakan beyaz ışığı kapattı. Loş gece lambasını yaktı. “Allah rahatlık versin yavrum, güzelce uyu,” dedi. Ali tepki vermedi. Odadan çıktı. Ali yatağının ucundan göz ucuyla yere bakarak toprağa, “İyi geceler baba,” dedi.
“İyi geceler oğlum.”
Sırtını dönüp gözlerini kapattı.
Defne Durukan




Yorumlar