Öykü- Murat Öztürk- Kargoyu Beklerken

Bazı günler vardır ki, geç kalkmak isteseniz de yapamazsınız. Güneşin sarı rengi o kalın kalın örtülmüş perdenizin bir yerinden illaki sızacak bir delik bulur ve dalga dalga odanızda yansımaya başlar. Yağmurun sesi sizi nasıl yatağa bağlıyorsa, güneş ışığı da o denli yataktan atmaya çalışır sizi. Hele de etrafınızda bir iki ağaç kalabildiyse hâlâ bu beton şehirde, onun dallarında söyler kuşlar en güzel şarkılarını. İşte bende o günlerden birindeydim. Hafta sonu ofiste mesaiye kalmış ve masamdaki bütün evrak işlerini bitirmiştim. Patron da sağ olsun, Pazartesi gelme biraz dinlen diye bana çok güzel bir hediye bahşetmişti. Neresi güzel bunun diyebilirsiniz, ama benim için güzel yanı herkesin işe gittiği bu günde, izinli olacak ve her yer bomboşken tüm planlarımı gerçekleştirebilecektim.
Nasıl ki pazar günü işe gitmek zorsa, Pazartesi tatil yapmak paha biçilmezdi. Üstelik dün çok basık ve kapalı olan hava, bugün bana ne kadar şanslı olduğumu haykırırcasına pırıl pırıl parlıyordu. Saat daha 9.30 du. Erkenden kalkıp günün tadını çıkarmak, şöyle bir deniz havası almak, kitapçıları gezmek, bir kafede oturup çayımı yudumlamak, biraz bisiklete binmek, yürüyüş yapmak ve dahası akşama doğru da ofis çıkışına gidip Simge’ye sürpriz yapıp bir yemek ısmarlamak gibi enfes planlarım vardı. Önce mutfağa gidip, sıcak su koydum. Ardından dolaptan tahıllı kahvaltılık çıkarıp hazırlamaya başladım. Sonra her gün yaptığım gibi bilgisayarımı açıp, maillerime baktım. Çoğu gereksiz bilgi mesajlarıydı. Önemli bir şey yoktu. Sonra maillerin arasında cumartesi günü gelmiş ve benim fark etmediğim alışveriş sitesinden gelen mesajı gördüm. Mailde şöyle yazıyordu: “Almış olduğunuz ürünün paketlemesi tamamlanmış olup, ürününüz kargoya verilmiştir.”
Önce yakın zamanda bir alışveriş yapmadığımı düşüncemde, daha sonra iki hafta önce kampanyadan bir çamaşır makinesi almış olduğumu hatırladım. Çok da ucuza gelmişti hatta. Ama ürünün kargolanması için kampanyanın bitişini beklemem gerektiği yazılıydı. O an anladım ki, kampanya bitmiş ve ürünümü sonunda kargolamışlardı. Bu da bu güzel günde beni sevindiren bir diğer haber oldu. Çamaşır makinem bozulmuş, ben de tamir ettirmek yerine bir ay kadar önce bir makine almaya karar vermiştim. Eşyalarımı dışarıda yıkatmak zorunda kalmayacaktım artık. Hemen kargo takip kodunu alıp, kargoladıkları şirketin internet sitesinden sorgulama yapmak istedim. Burada canımı sıkan nokta, kargoladıkları şirketin buraya dağıtımının biraz sıkıntılı olması ve yakınlarda hiçbir şubesi bulunmamasıydı. Ücretsiz kargo olduğu için bende ürünü alırken hangi kargoyla göndereceklerine hiç dikkat etmemiştim. Kargo takip numarasıyla sorgulattığımda kargom şu an şubeye ulaşmış ve dağıtıma çıkmış görünüyordu. Sabah sekizde dağıtıma çıkmıştı şu an saat ondu. Yakın zamanda ulaşır bende sonra evden çıkarım diye düşündüm. Ve tahıl gevreğini yerine bırakıp, kendime bol menemenli, patates kızartmalı güzel bir kahvaltı hazırladım.
Kahvaltımı ederken hâlâ öğleden sonrası için plan yapıyordum. Camları açtım temiz hava mutfağıma doldu. Bir elimde kumanda bir elimde çatal, şu an kral bendim. Kahvaltı soframı toplarken, yeni makinamın gelecek olmasının da heyecanı sarmıştı beni. Sonuçta bir şeylerin paketini ilk kez açıyor olmak, anlatılmaz bir haz veriyordu günümüzde insanoğluna. İlk kitap kokusu, yeni dergi kokusu, yeni araba kokusu, yeni televizyon kokusu vesaire. O karton kutuları itinayla açma zevki, hava kabarcıklı poşetleri patlatma zevki paha biçilmezdi. Hatta belki anlayamazdınız. Bazen, bu zevki öylesine geçiştirmemek için, ürün iş yerime geldiyse eğer, orada açmaz, eve gider çayımı alır ve sıcak odam da bu zevke varmak isterdim. Yeni şeyler, yeni paketler bir iğne dahi olsa beni ziyadesiyle mutlu ediyordu. Kahvaltımı bitirdiğim de saat on ikiye geliyordu. Bir gözüm pencerede, kulağım kapı zilindeydi. Ama şimdiye kadar gelen giden yoktu. Şubeyi aramak aklıma geldi. Telefon açıp kaç gibi kargomun bana ulaşacağını sordum. Dağıtıma çıktığını en kısa sürede ulaşacağını ama dağıtım sahası çok geniş olduğu için net bir şey bildiremeyeceklerini söylediler. İşim olduğunu belirtip, taşıyıcı aracın numarasını istedim, ama kurumsal olarak bunun da mümkün olmadığını söylediler. Durumu onlara açıklamaya çalıştım, planım olduğunu ve evden çıkarsam beni evde bulamayacaklarını söyledim. “O zaman şubeden alırsınız efendim” diyerek otomatik bir cevap verip beni geçiştirip telefonu kapattılar. Yüz kilogramlık çamaşır makinesini nasıl şubeden almamı bekliyorlardı acaba. Otomobille de kolayca sığacak bir şey değildi ki, bir arkadaşından rica etsem. En mantıklı işin beklemek olduğuna karar verdim. Dağıtıma çıktıysa eninde sonunda elime ulaşacaktı çok geç olmadan. Saat sekizde dağıtıma çıksa dört-beş saat içinde bütün bölgeyi dolaşmak işten bile değildi çünkü.
Elime bir kitap alıp okumaya başladım, bir taraftan da tam öğlen vakti olduğu için, güneş iyiden iyiye kendini gösteriyordu. Daha akşama altı saat var diye düşündüm. Hem bu öğlen güneşinde dışarı çıkmayayım. Mont alsam terlerim, almasam üşürüm, bir saat sonra falan hava nasıl olacağını belli eder nasıl olsa.
Elli sayfa kadar okuduktan sonra kitaptan da sıkıldım. Son bir kez altını çizdiğim yerlere baktım, bir tanesi şöyle diyordu: "Dünyadaki gözyaşı miktarı sabittir. Ağlamaya başlayan biri için, bir yerlerde bir başkası keser ağlamayı. Aynı şey gülmek için de geçerlidir." Bir diğeri şöyle diyordu: “Beklediğimiz ölüm mü, kendi bahanelerimiz mi?” Ve sonuncusu en can alıcısıydı belki de: "Godot bugün gelmedi ama yarın mutlaka gelecek." Benim kargom ne zaman gelecekti acaba. Beklemek hiç hoşuma gitmiyordu, gidip mağazadan kendim alsaydım, böyle internet alışveriş sitesiyle iş yapmasaydım diye hayıflandım bir an.
Saat öğleni geçiyordu. Kargo şirketine tekrar bir telefon açtım ve kargomun durumunu sordum. “Dağıtımda beyefendi,” dediler, “en kısa sürede elinize ulaşır.” Bu şirket çalışanlarının yuvarlak laflarından nefret ediyordum, en kısa süre ne zamandı acaba, bir saat mi, on dakika mı kim bilir? Ama ümitliydim hâlâ, o kargo gelecek ve ben dışarı çıkıp sevdiğim kızla çok güzel bir restoranda yemek yiyecektim. Simge’ye iş çıkışı yapacağım sürpriz, onu çok etkileyecekti.
Sonra televizyonu açmak aklıma geldi, böyle güzel bir gün de yapacağım son iş olurdu televizyon izlemek fakat bir süre için buna mecburdum. Kanallarda gündüz kuşağı bilumum kadın ve evlendirme programları başlamıştı. Eskiden yaşlıların uğrak mekânı olan evlilik programları, artık 8-20 yaşlarında gençleri ağırlıyordu. Şaşkınlığımı akşam Simgeye de anlatmaya karar verdim, böylece belki bir iki tane sosyolojik tespit kasar gözüne girerdim. Pis pis sırıttım o an televizyonun karşısında. Evlilik işi beni sarmayınca, eski bir Türk filmine denk geldim kanallardan birisinde, en az elli sefer izlediğim filmi, tekrar zevkle ve merakla izlemeye koyuldum. Bu filmlerde ilginç olan şey, her karesini ezbere bilmemize rağmen, konusunu anlat deseler anlatamazdık. Hep parça parça izlememizden olsa gerek. Mesela ben hâlâ “Çağrı” filmini baştan sona izlememişim bir insandım, her ne kadar her ramazan her sahnesini aklıma kazımış olsam da. Bir den telefonun sesiyle irkildim. Kesin kargocu arıyor diye çok sevinmiştim ama arayanın banka olduğunu görünce galiz bir küfür ağzımdan çıkıverdi. Telefonun meşgule alırken saatin üçe yaklaştığını gördüm ve çok sinirlendim. Simge’nin çıkışına yetişmek istiyorsam bir-bir buçuk saat içinde evden çıkmalıydım, henüz yaz saati uygulamasına geçilmediği için erken kararıyordu hava zaten.
Bu sinirle yerimden kalkıp giyinmeye gittim. Kargo artık umurumda değildi, ne olursa olsun evden çıkıp bu esaretime son verecektim. Yatak odasında giyinmek için dolabımı karıştırırken, hâlâ akşam Simgeyle neler yapacağımızın hayali beynimi meşgul ediyordu. Bir taraftan kirli gömleklerimi dolapta görünce, çamaşır makinesi da gelmedi diye düşünmeden aklımı alamadım. Simge ve Çamaşır makinesi nasıl da saniyenin onda biri gibi bir sürede aynı düşüncenin öznesi oluveriyorlardı. Tam seçtiğim turkuaz renkli gömleğimin düğmelerini ilikliyordum ki telefon çaldı. Bu sefer arayan zırt kargonun dağıtım elemanıydı. Adresimi tam tespit edemediklerini ve tarif etmemi istiyordu benden. Büyük bir zevkle tarif ettim, kızgınlığım bir an olsa geçmişti, “Abi hemen getiriyoruz,” diye de ekledi telefonu kapatırken. Gelir gelmez çıkarım ne de olsa diye, hazırlıklarımı sürdürdüm. Saçlarıma özenle şekil verdikten sonra en güzel parfümümü üzerime boca ettim. O esnada kapı çaldı. Öğlen izlediğim Türk filmindeki kavuşma sahnesi gibi, ağır ama kararlı adımlarla kapıya koştum. Kapıyı açtım ama kimseyi göremiyordum, herhalde biri vurup kaçtı kapıya diye düşünürken, bıcırık bir ses: “Murat amcaaa,” diye bağırıp saklandığı yerden çıktı. Bizim alt komşunun oğlu Arda’ydı bu.
“Ah albayım ah,” diyerek Oğuz Atay’a bir gönderme yaptıktan sonra. Arda’yı içeri alıp anlayamadığı İngilizce dersinde yardım etmeye başladım. Üçüncü sınıf çocuğuna İngilizce öğretmeye çalışırsan olacağı buydu. Bir de bir espri öğrenmiş Arda durmadan yapıp durdu: “Murat amca what ne demek?” “Oğlum ne demek işte” diye yanıtlayınca, “bende onu soruyorum ne demek” diyerek beni tongaya düşürmeye çalışıp kahkahalarla boğuluyordu. Her neyse Arda’ya her anlamda dersini verdikten sonra onu evine uğurladım. O sırada kargo geldi mi diye soracak olursanız gelmedi, lanet olsun gelmedi. Ve ben Arda ile ilgilenirken saat çoktan 4.30’a gelmişti. Artık çıksam da Simge’ye yetişme şansım kalmamıştı. Bu beni çıldırtıyordu, sabahın kaçından beri, saçma sapan bir kargo şirketi beni evine kilitlemişti.
Kargoyu getirecek elemanlara ve dahi şirketlerine okkalı sözler hazırlamıştım. Bari ne zaman geleceğini öğreneyim diye, beni arayan numaradan taşıyıcı elemanı geri aradım. Gayet basit ve sakin bir soru sordum Kargom nerede? Ne cevap aldım dersiniz: “Kargonuz bugün yetişmedi beyefendi, yarın sabah elinizde olacak kusura bakmayın.” Hayır kusura bakacaktım, hatta bütün dünya kusura bakmalıydı. Sinkaflı küfürleri saydırıp telefonu kapattım. Saat akşam beşe on dakika vardı. Simge şu sıra çıkmış olmalıydı. Ne yapsam diye düşündüm. Gittiği yeri Twitter dan öğrenirsem, tesadüfen karşılaşmış gibi o mekâna giderim diye düşündüm. Kendimi bir roman kahramanı gibi hissediyordum, kapana kısılmış ve sabahtan beri mantığı tutukluk yapan bir kahraman. Simge’nin Twitter’ına girip, bir kitapçıda olduğunu fark ettim. Kitapçıya gitmek için kapıdan çıkarken, Simge’nin son paylaştığı sözü düşünüyordum bir taraftan:
“Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.”
Kargoyu beklerken şunu anlamıştım belki de. Bundan sonra gelecek hiçbir kargo, beni kararlarımdan vazgeçiremeyecekti.
Murat Öztürk




Yorumlar