top of page

Öykü- A. Emre Navgasın- İkisini De

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 12 dakika önce
  • 10 dakikada okunur

Kıymetli dostum Serhat’a…

 

Dünyayı örten ağustos güneşinin altındaki incecik gölgelerin taşta, toprakta cisimsiz suretlerle gezindiği; dünün bugün, yarın ve sonrasından farkının olmadığı günlerden biri… Cansız rüzgârların arada bir yerinden oynattığı kızılçam dallarının yeknesak cırıltısını kesen incecik bir ses:

“Anne! Anne!”

Koşmaktan boyun damarları kabarmış çocuk nefeslenmeye bile çalışmamıştı:

“Emmim getirdi mi pilleri?”

Uzun kollarının ucu iki defa katlanmış, kardeşi yaşındaki çizgili gömleği ve farklı renk iki harfi de artık iyice solmuş şapkasının altındaki kızarmış suratıyla babası ve dedesinden çok da farklı görünmüyordu. Solumasından çocuktakine benzer bir heyecan taşıdığı anlaşılan köpeğin bakışları anne oğul arasında gitti geldi. 

“Getirdi, getirdi.” dedi annesi, bezginliğe vuran bir sesle. Heyecanla çadırın örme kapısını araladı Veli. Geçen sene babasıyla beraber çaktıkları terekteki parlak mavi poşetin içinde biri dik diğeri yana düşmüş hâlde iki tombul pil duruyordu.

Elmacık kemiklerindeki güneş izlerini eliyle gölgeleyerek asfalt yolun altında kalan dar düzlüğe doğru baktı. Kısa boylu çam ağaçlarının ortasındaki yaklaşık yarım dönümlük bu alanın sınırlarını ağılın çamdan çitleri çiziyordu. Ancak keçilerin hareketli karartısı yoktu ortada. O, bugün babasını ikna etmiş, maldan erken gelmişti ama belli ki Hasanlar dönmemişti henüz. 

Kolundaki saate baktı: Altıyı yenice geçiyor. Şimdi çıksa oraya altı buçukta varacak. Son bir iki senede boyu uzadıkça mesafe kısalmış olsa da hâlâ en az yarım saatlik yol. Köpek bir yola bir de Veli’ye baktı. Gideceklerini anlamıştı ama zamanını kestiremiyordu.

Bir ardıcın altına yan yana oturdular, ağacın gölgesi ikisinin suretini de yuttu. Cebindeki pilleri çıkarıp dudağında kıvamlı bir memnuniyetle birkaç defa çevirdi. Bilmediği bir dilde fakat tanıdık harflerle yazılmış yazıları kendi duyabileceği kadar bir sesle heceleyerek okumaya çalıştı. Avurtlarını şişirdi, yeniden saate baktı. Gözleri kararsızca yukarı aşağı oynadı. Annesi çadırın yanındaki ocağı yakıyordu. Sabırsız hatta öfkeye kaçan bir el hareketiyle kalktı yerinden. 

“Anne! Ben Hasan’ın yanına gidiyorum. Az sonra gelirim.”

Koşar adım indi yurtlarından. Biraz ötedeki geniş virajın başına geldiğinde yolu yürümek yerine hep yaptıkları gibi yoldan çıkıp çalılıkların arasına daldı. Aralarından geçtiği çalılıkta gide gele küçük bir patika açılmış olduğundan ağaçlardan sarkan ince dallara sadece bu dik yamaçta fren vazifesi görsün diye tutunuyordu. Ayağı asfalta değince vakti yola yedirme niyetiyle yavaşça atmaya çalışsa da heyecandan beceremediği adımlarla yürümeye devam etti. Köpeği de aynı kesik solumalarla kâh üç beş adım öne geçiyor kâh geri düşüyordu. 

Yol kenarındaki uzun tekneli çeşmede durup su içerlerken bagajından pet şişeler taşan kırmızı bir Reno yanaştı. Sapsarı, biri ötekinden bir karış daha uzun iki oğlan çocuğu indi arabadan. Selamlaştılar. Veli onların da yarınki maç hakkında konuştuklarını duyunca lafa girip birkaç şey sordu. Bu adamı daha öne izlemişler miydi? Nasıl bir topçuydu? O kadar mı iyiydi gerçekten? Onlar anlattıkça keyiflendi. Şişeler doluncaya kadar ayrılmadı çeşmenin başından. 

“Seyfi Abi,” dedi en son Veli, “yarın yeneriz değil mi?”

Seyfi’nin dudakları gururla alay karışımı bir edayla büküldü: “Yeneriz tabii oğlum.” 

Önde Veli, arkasında köpeği, kenarından yürüdüğü asfalttan ayrılıp ağıl ve çadırdan tarafa döndüler. Paçalarına yapışan kızıl bir toz bulutu adımlarını takip ediyordu. Çadırın önünde bebekleriyle oynayan iki kız çocuğundan büyük olana seslendi Veli:

“Hacer! Abingil gelmedi mi daha?”

“Gelmediler.”

“Veli! Sen misin o?”

Çığlığın biraz berisinde duran, incecik bir ses koyağı doldurmuştu.

“Benim Meryem Yenge, benim.”

“Gel şöyle gel.”

Taştan yapma ocağın önünde tavada kızartma yapmaya hazırlanan kadının ateşten suratı kızarmıştı. Yüzünde duman bulaşığı bir keyifsizlikle “Anan ne yapar, ne eder? Kaç gündür gelmez oldu.” dedi, elindeki patatesi dilimlerken.

“Ne yapsın, uğraşıp durur işte.”

“İyi bakalım, uğraşsın. Sen şu bardağı al da gel bir haydi.”

İşaret edilen yöne gidip geldi çocuk. Az ötede çatılı tuluğu ancak o zaman gördü. Yüzüne oturan bir memnuniyetle uzattı bardağı. Kadının geniş kepçeyi içinde ayran köpüren deriye daldırıp çıkarmasını, koca bardağı tek seferde doldurmasını ve bardağın üstündeki beyaz kabarcıkların patlayışını keyifle seyretti.

“Eline sağlık Meryem Yenge.”

“Bir daha iç.”

Kadının boş eli havadaydı. Veli çekinmeden uzattı bardağı. Bu defa tadına vara vara içti ayranı. Yeni terlemeye başlayan bıyıklarının üstünü örten beyazlığı elinin tersiyle sildi.

“Hasangil ne zaman gelecek?”

Bileğinin iç tarafına taktığı saate bakmak için kolunu kaldırdı kadın. Veli birkaç sene önce bu saati ilk defa bir kadında gördüğüne çok şaşırmıştı. Amcasında da aynısından vardı ve askerde bundan takıldığını biliyordu.

“On, bilemedin on beş dakikaya gelmeleri lazım.”

Bu dakikliğe güvenmek isteyerek başını salladı çocuk. Ağılın bitip ince gövdeli ağaçlardan örülü ormanın başladığı yere doğru amaçsız adımlar attı. Yerden aldığı kalınca bir çomağı birkaç ıslığın ardı sıra ileri doğru fırlattı. Uzun suratlı köpek, sahibi çomağı eline alır almaz koşacağını anladığından daha odun parçası yere düşmeden koşusuna başlamıştı. Aynı şeyi birkaç defa tekrarladılar. Veli çomağı tekrar fırlatmak üzereyken orman tarafından gelen çan seslerini işitince durdu. Geliyorlardı. En azından son defa fırlatmasını isteyen köpekten bir inilti çıktı. Oysa Veli pürdikkat ormanı dinliyordu. Bunun faydasızlığını gören hayvan son bir ümitle burukça havladı. Çomağı yere bırakıp seyrek çamların arasından sızan çan seslerine doğru koşar adım yürümeye başlayan çocuk bunların hiçbirini fark etmemişti.

“Hasan! Hasan!” 

Veli iyice yanaşınca Hasan’ın yüzünde de kendininkine benzer bir sevinç gördü. 

“Geldi mi?”  

Gururla elini cebine atıp pilleri çıkardı Veli. Hasan’ın gülümsemesi daha da genişledi. Babasının çağırdığını Veli’nin ikazıyla duyunca yerden aldığı ufak bir taşı ters yöne giden keçilerden tarafa fırlattı. Yaşlı bir ağaca çarpan taştan çıkan tok ses keçileri geri döndürmüştü. Yeni getirdikleri yavru kangal henüz sürünün nasıl sürüleceğini bilmiyor, her gün onlarla gidip geliyordu.

“Veli! Ne var ne yok?” 

Çocuk sürünün en gerisinde elindeki değneği belinde tutarak kollarını arkadan birleştiren adama elini kaldırdı: 

“Feti Emmi!”

Bu selam faslını seyreden Hasan arkadaşına döndü: “Sen orada bekle, ben şu malı katıp geliyorum.”

Veli çadırın ön tarafındaki düzlüğe geçmiş, kendinden daha yaşlı kütüklerden birine oturarak bekliyordu. Çadırın kapısı aralandı ve Hasan elinde radyoyla göründü. Sağ eliyle üstteki kulptan tutarken sol eliyle de alttan destekleyerek attığı her adımda vakarını göstermek ister gibi yürüyordu. Radyoyu dikkatle arkadaşının önündeki en iri kütüğe koydu. Yerine oturmadığı anlaşılan antenin ucuna yakın yerinde bir yara bandı sarılıydı.

“Hani?” dedi Hasan. Veli pilleri çıkarıp arkadaşının küçük avuçlarına heyecanla bıraktı. Hasan şevkle kapağı çıkarıp pilleri yerine oturttu. Frekans düğmesini çevirince üstteki kırmızı gösterge sağa kaydı. Duydukları ilk müzikle birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Düğmenin her hareketiyle paraziti azalıp artan radyodan kesik kesik birkaç Rumca şarkı gelip geçti. Kulaklarına vuran bir türkünün sonları duyulduğunda az öncekinin benzeri bir kıkırdama daha çıktı ikisinden de:

…ların benzer kömüre

Yardan ayrı düşmek zarar ömüre

“Hasan! O ney?”

Duyduğu sese gelen Meryem, çocuklara doğru gözlerini hayretle kıstı:

“Pili nereden buldunuz be?”

Duman değmiş gözlerle bakan kadına döndüler.

“Süleymen Emmi pazardan almış bugün.” diye cevapladı Hasan.

“Öyle mi Veli?”

Çocuk başını salladı.

“Haydi getirin de bir iki türkü dinleyelim o vakit.”

Yüreğinden ateşlenen bir yangın Veli’nin tüm bedenine bir saniyede yayıldı. Endişeyle Hasan’a baktı ama o, antenin bantlı kısmıyla oynuyordu. Velinin delici bakışlarını üzerinde hissetmiş gibi bir anda yüzünü çevirdi. Arkadaşının bakışlarındaki endişeyi anlamsız bulduğu gözlerinden anlaşılıyordu. Hasan ikiletmeden biraz ötedeki ocağın yanına götürdü radyoyu. 

“Bayrak Radyosu’nu açın.” dedi kadın, yarı buyurgan bir havada. Hasan frekansı ayarlamaya çalışırken o, doğradığı soğanları büyük bir dikkatle dışı isten kararmış tavadaki kızgın yağa atıyordu. Tavanın cızırtısıyla radyonunki bir anlığına karıştı ve hemen ardından hareketli bir türkü çalmaya başladı:

“Kesik çayır biçilir mi 

Sular soğuk içilir mi”

Türküyü duyan kadından keyifli bir ünleme çıktı ve kısık sesle eşlik etmeye başladı. Hasan’ın da keyfi yerindeydi. Bakışları bir ara Veli’ye uğrayınca arkadaşının yüzündeki bulutlu tebessümü fark etti.

“Ne oldu?”

“Bir şey yok.” dese de kaygısını gizleyemediğini anlayan Veli arkadaşına doğru eğildi:

“Pil bitmez değil mi?”

Hasan alaycı bir bakışla süzdü arkadaşını.

“Daha şimdi takmadık mı, niye bitsin?”

Veli yarı alıngan bir tavırla omuz silkti. Utancını dişlerine kadar açılan bir gülümseyişle saklama gayesiyle “Ne bileyim…” dedi. Gözleri dolmak üzereydi. Bunu sezen Hasan arkadaşının omzuna dostça vurdu:

“Sıkıntı olmaz, merak etme.”

Sonraki türküyü ilk defa duymuş olsa da hemen arkasından çalanın bazı sözlerini biliyordu Veli. Onlara eşlik etmeye çalıştı. Böyle böyle birkaç türkü dinlediler. Bir ara saat gözüne çarpınca hemen ayaklandı. Gün aşmak üzereydi.

“Gitmem lazım.”

Hasan’ı yanına çağırdı. “Pil…” dedi ama nasıl devam edeceğini bilememişti. Aklındaki sorunun kalanını diline indirmeden arkadaşı anladı onu:

“Dursun burada, yarın zaten beraber dinleyeceğiz. Ben az sonra kapatırım onu, merak etme sen. Bitmez pili.”

Veli kararsızca bakınırken “Ooo türkü mü dinlersiniz?” diyerek geniş adımlarla yaklaştı Fethi. Gömleğinin yalnız üç alt düğmesi takılıydı ve mavi atletinin açıkta bıraktığı kızarmış bağrına yakın bir tonla bakıyordu gözleri. Kadının kocasına attığı bakışı kimse görmedi.

“Senin ne zamandır yapamadığını şu çocuklar yaptı, görür müsün?”

Karısının sözlerine aldırış etmedi adam: “Bayrak Radyosu mu bu?”

Sessizlik. Cevapsız kalan sorularına karşılık “Ne yaparsanız yapın!” deyip elini sallayarak uzaklaştı adam. Duyulmasından endişe etmediği birkaç küfür de sıraladı ve çadırın arkasında kayboldu. Veli’nin huzursuzluğunu gören Meryem çocuğa doğru anaç bir edayla “Sana demez herifim, sana demez.” diye seslendi.

“Yok yok,” dedi Hasan, “onun derdi pil bitmesin yarına kadar.”

“Haa. Emmisi yeni aldı demediniz mi de?”

“Öyle.” dedi Veli, sesindeki tınıdan nefret etmişti.

“Yeniyse bir şey olmaz paşam, korkma. Biz evvel harman zamanı bir hafta dinlerdik.”

Veli tedbirli bir ümitle, kadının sözlerini teyit etmek istermiş gibi arkadaşına baktı. Deminden beri sinir bozucu bulduğu bu rahatlık ilk defa onu da teskin ediyordu.

“İyi o zaman.”

“Ama gene de istiyorsan götür.” derken radyonun kapağına gitti Hasan’ın eli. 

“Yok yok, kalsın. Kaç gün dayanırmış hem. Ne olacak?”

“Sen bilirsin.” dedi Hasan.

Elini sallayıp yola doğru yürümeye başlamışken durdu Veli. Arkasına dönüp “Üç buçuk gibi Taşoluk’ta olursun değil mi?” diye son kez sordu.

“Olurum, daha evvel gelirim hatta.”

Selamlaşıp ayrıldılar. Veli yolun yarısına gelmeden pişmanlık duymaya başladı. Ama, dedi diğer yandan kendi kendine, radyo onun radyosu, yarın onunla dinleyeceğiz maçı, bu gecelik onlarda kalsa ne olacak? Tanımını henüz bilmediği bu minnet duygusuyla yol boyu kendini ikna etmek için çabaladı. Yarın bir olsaydı.

***

Günün ilk ışıkları vurduğunda uyku bulaşığı gözlerinden silinmeden ilk çaylarını içiyorlardı. 

“Ne bu keyif sabah sabah?”

“Hiiiç.” diye cevapladı Hasan.

Bembeyaz yufka ekmeğin arasına koyduğu peynir topaklarının yanına birkaç dilim domatesi özenle yerleştirip yufkayı dürüm hâline getirdi. Tereddütlü bir bakışla babasını süzüp ilk ısırığı aldı. Çay bardağını sofraya bırakırken “Ben öğleden sonra Taşoluk’un oraya çıkacağım. Sen gelme istersen bugün.” dedi.

Kızıl gözlerini kıstı Fethi: “Tek başına ha?”

“Tek başıma.”

Dudağını büktü adam. Bu durum içten içe hoşuna gitse de sormadan edemedi:

“Hayırdır?”

“Maç dinleyeceklermiş Veli’yle.” diyerek söze karıştı Meryem.

“Hee, tamam… Evvel de bir…”

Hasan ses çıkarmadan üst üste üç yudum içti çaydan. Babası bir şey diyecekmiş gibi boğazını temizledi. Konuşmadan önce bir müddet bekledi ve soru gibi görünse de cevabını bildiğini gösterir bir tavırla “Siz neyle dinleyeceksiniz maçı?” diye sordu.

Bu cümledeki alaycılıktan hiç hazzetmeyen Hasan yavaşça başını kaldırdı.

“Radyoyla…” dedi, kısık ama kararlı göstermeye çalıştığı bir sesle.

“Hıh!”

“Niye?”

Bu defa anneydi konuşan.

“Niye olacak? Gece yarısından sonra biraz dinleyeyim diye aldım radyoyu. On dakika demedi çalışmaz oldu.”

“Nasıl?”

İçindeki telaşı bu tek sözcüğe sığdıran Hasan nefes almadan babasının konuşmasını bekliyordu.

“Ne demek nasıl? Basbayağı pili bitti işte.”

Kadın “Yanlışın var, bitmemesi lazım.” derken Hasan hemen sofradan kalkmış, radyonun düğmeleriyle uğraşmaya başlamıştı. Kapağı yerinden çıkarıp pilleri değiştire değiştire taktı, çıkardı, yeniden taktı. Bir seferinde cılız bir ses çıkar gibi olduysa da devamı gelmedi.

“Bunlar pili Vehbi’den aldılarsa zaten düzgün çıkma şansı yok.”

Hasan yüreğinde bir yalımla hâlâ düğmeyi çeviriyor, pilleri takıp çıkarıyordu.

“Tamam, kalk gayrı.”

Çocuğun aldırışsızlığını gören babası bağırdı: “Hasan!”

Gözleri doldu çocuğun: “Ne diyeceğim ben Veli’ye?”

“Cuma pazarında alıversin baban. Tamam, haydi kalk.”

Hasan “Maç bugündü.” diye ağlamaklı bir sesle mırıldanırken Fethi karısına kötü kötü baktı.

Davarı Taşoluk’un tersine, güneye doğru sürdüler. Yüzünde gün boyu taşıyacağı bir karartıyla keçilerin önünde yürüyordu Hasan. Arada bir yolundan çıkan keçilere ünlerken bile cansızdı sesi. Yavru köpeğin beceriksiz hâlleri de onu gülümsetmeye yetmiyordu.

Güneş iyice eğildiğinde dönüş yolunu yarılamışlardı. Yeni kaldırılmış bir harman yerinden geçerlerken başka bir sürüyle karşılaştılar. Boynunda asılı radyoyla Seyfi’yi görünce yüreği yeniden alevlendi çocuğun. Hemen ondan yana koştu.

“Seyfi Abi, dinledin mi maçı?”

Gururu yoğun, keyifli bir gülüşle başını salladı karşıdaki.

“Bizim yeni adam iki tane attı, 2-1 kazandık.”

“Allah be!”

Hasan’ın tepkisini görünce gururu daha da arttı Seyfi’nin. Hasan’ın sorduğu birkaç soruya aynı biçimde cevapladı.

“Haydi, Allah’a emanet.”

Sürünün başına dönerken suratında taşıdığı sırıtışa bir de ıslık ekledi. Fethi şaşırdıysa da ses etmedi bu duruma. Bir süredir kenarından yürüdükleri yolda karşılarından gelen bir iki arabaya keyifli selamlar verdi. Arabalardan biri durunca babası Hasan’a gitmesini, birazdan yetişeceğini söyledi.

Bildiği az sayıdaki türküyü tekrar tekrar ve bazılarının sözlerini karıştırarak söylüyordu çocuk. Ağılın önünde geldiklerinde farkında olmaksızın arada bir dudaklarının kenarından ıslık benzeri bir ses dağılmaktaydı. Veli’yi çadırın önünde gördüğü ilk anda da sevinmiş ve el sallamış ancak saniyesinde hatasını anlayıp yüzüne uygun bir ifade kondurmaya çalışmıştı. Veli’nin daha da öfkelendiğini anlayınca adımları yavaşladı ve olduğu yerde durdu. Keçiler çocuğun bacaklarına vurarak yanından geçip gidiyordu.

“Niye gelmedin?”

Ses yok.

“Niye gelmedin lan!”

Tüm keçiler geçip gitmişti ama Hasan tek başına olduğu yerde duruyordu. Veli’nin hınçla koşarak vurduğu yumruğu hiç beklemediğinden elini yüzüne götürüp baktı. Kan yoktu ama yüzünün sol tarafındaki elmacık kemiği çok acıyordu. İki adım gerilemişti, bu defa o yumruğun bir benzerini kendi atmak üzere hamle yaptı. Veli bunu bekler gibi kenara kayıp yine saldırdı. İki çocuk da hışım dolu seslerle karşısındakinin bulabildiği her yerine vuruyordu. Kavga köpeklerin de birbirlerine girmesiyle daha da büyüdü. Her iki hayvanda da boyunluk olduğundan birbirlerine etkisiz darbeler vuruyorlar, karşıdakini pusturmak için buldukları her fırsatta yüksek sesle havlıyorlardı.

“Durun lan, durun!”

Kuvvetli bir el araya girerek iki çocuğu ayırdı. Bu elin tanıdıklığına güvenen Hasan tam ayrılırken bir tekme daha sallamıştı. Veli uyluğunda patlayan bu tekmeye aynı şekilde karşılık vermek isteyince adam onu güç bela durdurabildi. Hasan’a sert bir tokat atıp ortaya doğru bağırdı:

“Durun!”

Ortalık biraz durulunca daha aşağı bir tondan devam etti adam: “Derdiniz ney?”

İkisi de susuyordu. Oğluna döndü Fethi: “Hasan, ne oldu?”

Çocuk omuz silkip yaşlarla dolu gözlerini kaçırdı.

“Veli, niye dövüşüyorsunuz koçum?”

Veli’nin bakışları babayla oğlu arasında gitti geldi. Hınçla “Gelmedi!” dedi. Ağlamaklı sesini güçlükle tuttuğu belliydi.

“Ha, şu mesele.” dedi adam. İki çocuğa da acıma denebilecek bir bakış attıktan sonra konuştu:

“Hasan’ın bir suçu yok.”

Adamın sesindeki yapmacık esef kolaylıkla sezilebilse de Veli’nin gözlerindeki öfke seyrelip hayrete yaklaştı. Daha o sormadan devam etti adam:

“Emmin pili Kambur Vehbi’den mi almış?”

Bakışları incelip kaşları daralan Veli başıyla onayladı adamı. Alaya yakın bir nefes bırakıp anlamsız bir şeyler mırıldandı adam. Soru dolu bakışları üstüne hissedince devam etti:

“Oğlum o piller bitikmiş zaten.

Sesindeki baskın havanın çocuğun gözlerindeki öfkeyi iyice söndürdüğünü görünce devam etti Fethi: 

“Dün akşam biraz dinleyeyim diye aldım radyoyu. On, bilemedin on beş dakika çalmadan bitti pili. Hasan gelse de dinleyemeyecekmişsiniz maçı.”

Veli, Hasan’a bu defa yumuşak bir bakış atıp “Ama nasıl…” diyecek oldu.

“Oğlum, Karaçolaklar’a güvenilir mi? Hele bunun dedesine Elsiz Bahri derlerdi. Bu dağda ondan büyük hırsız çıkmadı.”

Çocuğun mahcubiyetinden emin olunca “Haydi, barışın.” dedi, kimseden bir hareket gelmeyince de “Hasan, oğlum bir şey dedim. Uzatın elinizi.” diye üsteledi.

Veli kömür tutacakmış gibi ürkekçe uzattı elini. Başta hiç oralı olmayan Hasan babasının sesindeki öfkeyi fark edince karşılık verdi arkadaşına.

Güneş kaybolmak üzereyken iki çocuk da sessizce oturuyordu. Hasan suratındaki acıya aldırmadan, içinde daha fazla tutamayarak “Gelirken Seyfi Abi’yi gördüm.” dedi yerden aldığı ince bir çam dalının kabuğunu soyarken. Veli “Ee?” dedi, sesine umursamaz bir eda verme arzusuyla.

“Maçı dinlemiş.”

Hevesini dizginlemeye çalıştıysa da beceremedi Veli. Aniden, gözlerinde ümitli bir parıltıyla arkadaşına döndü. Aynı şeyi arkadaşında da görünce deminden beri taşımakta zorlandığı gururun ipini bıraktı. “Ee?” dedi yeniden, bu defa öncekinin mislince bir ilgiyle.

“2-1 yenmişiz. Golleri Hagi atmış.”

“İkisini de mi?”

“İkisini de.”


A. Emre Navgasın

Yorumlar


bottom of page