top of page

Öykü- Onurcan Irmak- Şişe

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 dakika önce
  • 7 dakikada okunur

Beyaz örtü serpildiğinde İstanbul’un her yeri sakinleşir. Hele ki İstiklal Caddesi! Hayalleri süsleyen bir güzelliğe, masalsı bir sessizliğe bürünür.

Tam da böyle bir günde Taksim Heykeli’nden Şişhane’ye doğru yürüyordum. Rüzgâr tüm hızıyla sırtına bindirdiği kar taneleriyle estikçe esiyordu. Ne soğuktu öyle! Gözleri kısmadan ilerlemek mümkün değildi. Gürültülü müziklerden, bağıran dükkân çalışanlarından uzaklaşan İstiklal’e çocuk sesleri hakimdi. Kar yağar da çocuk sesleri olmaz mı? Zaten bu mucizevi hava olayının herkesi çocuksulaştırdığını da düşünürüm. Masal dedik, e insan da nasibini alıyor bu masaldan. Kar yağarken şen kahkahalarının altında bedenlerimiz küçülüp çocuklaşıyor.

Galatasaray Lisesi’ne kadar ağır adımlarla gelmiştim. Ardımda gül satan çocukların kartopu oynarken ki şen sesleri, el ele tutuşup sarılan sevgililerin sıcak yüzleri, bilmediğim dillerde konuşan yabancıların şaşkın yüzleri vardı.

Bu kadar soğuktan sonra içimi ısıtacak bir şeyler gerekiyordu. Hazzo Pulo Pasajı’nın içinde, incik boncukçuları aşınca sol tarafta küçük tabureleri ve masaları olan bir yer vardı, Mustafa Amca’nın yeri. Çayı her zaman sıcak ve güzel olurdu. Dışarda oturacaktım. Soğuk olmaz mı diye düşündüm önce. En azından bir çay içer kalkarım dedim ardına.

Çektim bir tabure, çay söyledim. Benim gibi düşünen en az on kişi daha vardı ki, masalarını çay bardakları dolduruyordu. Çayım üzerinde buharı tüterek geldi önüme. İçtikçe ısındım. Isındıkça gevşedi vücudum.

İşte o sıra bir kadın çıkageldi. Şişmanca bir kadın, kısa boyluydu. Dizlerine gelen siyah bir mont giymişti. Bir çay söyledi. Sonra o kendinden büyük montunun cebinden bir şarap şişesi çıkardı. Yüzü oraya dönük olanlar, tıpkı benim gibi ne olduğunu anlayamadı. Çayla rakı içildiğini biliyordum da şarapla çay içildiğini bilmiyordum. Ki içilse bile çay ocağında olacak iş değildi. Herhalde bu da yeni çıkmıştı diye geçirdim içimden. Şişeyi masaya değil, yanındaki tabureye yana yatık bir şekilde usulca koydu. Zaten şarap şişesini tutuşu öyle içecekmiş gibi de değildi, bir mücevheri, değerli bir madeni tutar gibiydi. Gözüm çay ocağındaki çalışanlardaydı. Kadını göz hapsine almışlar, herhangi ters bir durumda müdahale edeceklerdi. Çayı geldikten sonra bir yudum aldı kadın ve başladı şişeye yüzü dönük konuşmaya.

“Ne vardı be İsmet şu şişenin içine girecek! Bir şey olur diye seni çıkartamıyoruz. Zaten restorandan da ayrıldın. Ben bakıyorum hepimize. Bu halinle çalışamazdın o ayrı, biliyorum. Yoruluyorum. Seni evde yalnız bırakamıyorum. Gerçi yer kapladığın da yok! Yanı başımdasın ne güzel!”

Acı acı gülüyordu şimdi kendince yaptığı şakanın üzerine. Sonra kulağını şişenin ağzına dayıyor, kafasını sallıyor hatta arada şişedeki adamın sözüne karşılık veriyordu.

“Bari beni de alsaydın yanına! O zaman çocuklar ne olacaktı gerçi? Ayrı dert! E seni çok seviyorum biliyorsun. Ayrı durmak zoruma gidiyor. Ne yapayım?”

Şimdi keyifliydi. Adam şarap şişesinin dibinden karısını sevdiğini ilan etti herhalde. Çalışanlara baktım. Kadının sadece “tuhaf” olduğunu düşündüler ki, göz hapsini kaldırdılar. Masalardakiler de yarı şaşkın yarı tuhaf gözlerle kendi muhabbetlerine kaldıkları yerden devam etti.

Adam nasıl girmişti acaba şişenin içine? Öyle fizik kurallarıyla açıklanacak bir şey değildi. Kesinlikle yine böyle karlı bir günde İstiklal’in masallandığı bir anda olmuştu her şey. Yalnız bu olaya kara masal denilirdi. Kadının anlattığına göre adam artık çalışamıyordu. Nasıl çalışacaktı ki! Adam şarap şişesindeydi.

Düş gücüm, bana İsmet’in o şişeye nasıl girdiğine dair ipuçları veriyordu aslında. Asmalı Mescit taraflarında başlamıştı, evet. İsmet aylak aylak dolaşıp etrafına bakınıyordu. Garson olarak çalıştığı restoran kapanınca İsmet işsiz kalmıştı büyük ihtimal. Eğer restoranda çalıştıysa karısının bahsettiği gibi, garsondu diye düşünürsem mantığa aykırı olmaz. Gece gündüz çalış, ayakta durmaktan bel fıtığı ol sonra birden işsiz kal, diye bir cümle kurduğuna da adım gibi eminim İsmet’in. E işsiz kalmışsan öyle ha deyince birine derdini de anlatamazsın. Kimseyle oturup bir şey içesin gelmez. Oturup tek başına birkaç bira içmek isterdi sanki İsmet. Yaşadıklarını kendi sindirsin de hele bir!

Bilirim ben bu hikâyenin nerede başladığını…

Mekânlara bakındıktan sonra masaları görece daha az olan restoran bar karışımı bir yere girdi. Hava soğuktu karlıydı ama içeride kendisini loş ışığın getirdiği sıkıntıyla baş başa bırakmak istemedi. Hemen dışarıdaki sokağa bakan masaya kuruldu. Yanında biten garsona ellilik fıçı bira söyledi. Çaprazında yaşlı bir kadın ve adam vardı. Arka masada iki üniversite öğrencisi. Bir onlara baktı bir gerisine. İyiydi oturduğu yer, sessizdi.

Öyle daldı sigarasının dumanıyla birlikte uzaklara. Şimdi ne yapacaktı? Garsonluk ama nerede? İşten de bıkmıştı ya başka ne gelirdi elden? Karısına da söylememişti henüz işten çıkarıldığını. Ona, “Canım sıkkın biraz yürüyüp geleceğim,” demişti sadece telefonda yarım saat kadar önce.

Masadaki bira altlığıyla oynuyordu farkında olmadan. Çaprazındaki yaşlı adama döndü yüzünü. Kasıntılı bir halde menüyü inceledi yaşlı adam. Sipariş verdi. Masayı donatacaktı belli ki! Purosunu çıkarttı, dişleri arasında ezdi, üfledi umursamadan karısının yüzüne. Karısı sinirlenerek dağıttı dumanı. İsmet onu izledikçe öfkesinin alevlendiğini hissetti. Yüzü hiç tanıdık gelmemesine rağmen sanki bütün yaşadıklarının hıncını adamın yüzünde görüyordu. Cık cık çekerek başını diğer yana döndü. İnsanlar gelip geçiyordu dar sokaktan. Gül satan çocuklar satacakları gülleri unutup kartoplarını birbirlerine fırlatıyordu. Çevirdi kafasını tekrar, bira bardağının yarısını indirdi bir dikişte.

Üniversiteliler kalktı birer biranın ardından. Bakındı etrafına. Şu adam yok mu? İyice sinirlerini hoplatıyordu. Sesini ister istemez duyuyordu. Garsonla en pahalı şarap hakkında konuşuyordu. “Ulan,” diyordu İsmet, “Ulan bir de bana bak. Kaç tane içebilirim diye hesap yapıyorum!” Dişlerini sıkıyordu. Masada duran elleri yumruk halini almıştı. Garsonu çağırıp bir şişe şarap siparişi verdi. “En ucuzundan,” dedi sesini kısarak. Öyle öfkeliydi ki, şarap masanın üzerinde yerini aldığında garsondan hızlı davranarak şişeyi kaptı ve bardağını tepeleme doldurdu. Saniyeler içinde midesindeydi şarap. Bir kadeh daha! Onu da yuttu hemen. Artık kafası güzelleşmişti. Gevşemişti vücudu. Karısı aradı arka arkaya. Açmadı. Gözünü çaprazındaki adama dikti tekrar. Kendi kendine söyleneceğini sanıyordu ama aklından geçenler dilinden sesli bir biçimde döküldü.

Zihnim beni o loş mekândan çıkarmıyor sanki oradaymışım gibi İsmet’in ne yaşadığına tanık olmamı istiyordu.

“Sen içersin de ben içemez miyim? Ya bak ben de söyledim şarap!”

Adam duydu. Kaşlarını kaldırdı. Yüzünü buruşturdu. Tepeden tırnağa süzdü şöyle bir İsmet’i ve masasındaki şarabı. Önündeki şarabın ucuz bir şarap olduğunu tahmin edebiliyordu. Döndü karısına. “İçtiği şarap mı? Hah! Meyve suyu o!” dedi kıkırdayarak. Karısı aman boş ver manasına gelecek şekilde eliyle havada daireler çizdi.

İsmet adamın kıkırdadığının farkındaydı. Dediklerini de duymuştu. Bu sefer öyle yanlışlıkla değil bilerek ve isteyerek konuşacaktı adama karşı. Kalktı ayağa, onlara doğru ilerledi aralarındaki masaya tutundu düşmemek için. Sendeliyordu. Elini masaya vurdu.

“Ne var lan. Ucuzsa ucuz. Seninki çok pahalı da ne oluyor? Halden anlamaz herif.”

Kendinden de ürktü bu konuşmayı yaparken fakat o kadar dolmuştu ki, adamın önündeki şarap, purosu her şeyi ama her şeyi fazla geliyordu İsmet’e. Gözü bir yandan masada duran o pahalı şarabı kesiyordu. Nasıl acaba tadı diyordu kendi kendine! Yaşlı adamın gamsızlığı devam ediyordu. İsmet dayanamadı. Hızlı bir hareketle masadaki şişeyi aldı eline. Yaşlı adamın ve karısının tepki vermesine izin vermeden dikti tepesine. İşte o an ne olduysa oldu. Şişedeki şarap bitmeye yakındı. İsmet’in gözünden yaşlar geliyordu. Vücudu karıncalanıyordu. Şişe elinde güçlü bir mıknatıs gibiydi. Bir şey onu alıkoymak istiyordu. Bir anda, saniyenin binde birinde, şişenin içine çekildi. Şişe masanın üzerine dik bir şekilde düştükten sonra biraz sallandı. Tok bir ses yayıldı etrafa. Sağa sola yalpalayan şişe dengesine kavuştu hemen. İsmet şişenin içindeydi. Anlayamamıştı ne olduğunu. Uyku bastırıyordu İsmet’i. “Çok içtim herhalde ondan rüya görüyorum,” diyerek olduğu yere kıvrıldı. Şişenin dibinde kalan azıcık şarap yorgan niyetine üzerine serildi.

Yaşlı adam ve karısının gözleri dışarı uğramıştı. Saniyeler önce karşılarındaki adam masalarına gelmiş, saçma sapan konuşmuş ve şişeyi tepesine dikmişti. Sonra mı? Adam şarabı içerken birden şişenin içine duman gibi çekilmişti gözlerinin önünde. Dik duran şişenin ağzına gözünü götürdü adam. Dibinde uyuyordu İsmet. Hemen telefonunu çıkarıp videoya aldı.

“İşte benim içtiğim şarap böyle adamı içine alır,” dedi karısına. Telefonun kamerası hâlâ kayıttaydı. Karısı da sanki çok olağanmış gibi eliyle yine havada daireler çiziyordu. Devam ediyordu yaşlı adam, “Sende o şişeyi içecek ağız mı var sanki!” Cümlesinin bitmesiyle kahkahası kartopu gibi büyüyordu mekânda.

“Boş ver şimdi adamı. Yazın nereye gidiyoruz onu söyle?” diye karşılık verdi kadın. Adam homurdandı ama karısının ciddiyetini görünce, işlerin yoğunluğundan dem vurarak cevapladı. İkisi de birbirini dinlemeden bir süre daha konuştular. Ardından kalkmaya niyetlendiler. Garsonu çağırdı adam. Hesabı getirdikten sonra garsonun gözü İsmet’in oturduğu masaya takıldı. İsmet’i göremeyince patrondan yiyeceği azarı düşündü. Kulakları kızardı. Hesabı ödemeden mi kaçtı şerefsiz, diye içinden söylendi. Adamla kadına kibarca, İsmet’in nereye gittiğini görüp görmediklerini sordu. Tuhaf bir biçimde kurumlanıyordu yaşlı adam. “Benim içtiğim şarabı içmek istedi. Ne oldu ama? Yetmedi nefesi. Şarap şişesinin içine düştü. İnanmazsan bak şişeye,” dedi ve uzattı garsonun gözüne.

Garson alaya alındığını düşündü fakat gözünün dibine kadar yaklaştırılan şişeye istemsizce bakınca gerçekten de küçücük bir adamın şişenin dibinde olduğunu gördü. Ağzı yere düşecekti. Bu adam nasıl bu şişenin içine girdi diye soracakken ne adamın ne de kadının orada olduğunu gördü. Elinde şişeyle, anlatacaklarını düşünerek heyecanla kasaya yaklaşıyordu ki, duraladı. İsmet’in hesabı ne olacaktı? Masasına gitti. Sadece cep telefonu duruyordu. Demek ki cüzdanıyla birlikte küçülmüştü adam diye düşündü. Kovulabilirdi. Alnını sıcak bastı. Kafasını kaşıdı. Gözlerinden gökyüzünde bir görünüp bir kaybolan bilmediğimiz bir yıldızın parıltısı geçti. Yaşlı adamın ona bıraktığı yüklü bahşiş geldi aklına. Cebinden çıkarttı öfleyerek. İsmet’in hesabına yetiyordu. “Yapacak bir şey yok,” dedi sadece kendi duyabileceği bir sesle. Kasadaki arkadaşının yanına gitti. Hesabı İsmet ödemiş gibi teslim etti.

İşte şişedeki adam yani İsmet, o garsonun hayrına nefes alıyordu desek yanlış olmaz. Garson elinde şişeyle İsmet’in masasına gidip telefonundan karısını aradı, “Eşiniz çok içti gelebilir misiniz?” diyebildi sadece. Durumu açıklayacak herhangi bir kelimesi de yoktu garsonun.

Karısı söylenerek girdi içeri. İsmet’i aradı etrafta. E nerde der gibi iki elini garsona açtı. Şişeyi karısının eline uzattı garson. Karısı anlam veremedi. “Dibine bakın şişenin,” dedi. Garsonun halinde tavrında kötü bir izlenim olmadığından dediğini yaptı. Kocasını şişede görünce inanmak istemedi. Gözünü çekti. Tekrar baktı. Kim inanırdı ki? Gözümle görsem kendimden şüphe ederim.

Kadın hayretler içinde şişeyi aldı. Garsona teşekkür etti. Son otobüse yetişip eve vardı. Hayreti geçip gerçekten kocasının şişenin içinde olduğunu anlayınca ağlamaya başladı hüngür hüngür. Çocukları uyanmasın istiyordu. Birden ağlamasını kesti. Şişenin ağzına gözünü dikti. Uyuyordu İsmet. Nefes alışı duyuluyordu. Kadın kocasının yaşadığına sevindi şimdi de.

Dikkatle kocasını şişenin dibinden çıkarmaya uğraştı bir süre. Şişeye vurdu, yani tıklattı desek daha doğru olur. Birazcık eğdi ama kocasının başına bir şey gelir diye korktu sonra. Yorgunluktan esnemeye başladı karısı. Şişeyi alıp yataklarına geçti, sarılıp üzerlerine yorganı çekti. İç çekerek, “Ertesi gün olsun da bir yolunu elbet buluruz,” dedi, şişenin ağzına doğru ninni okur gibi ve o da uykuya daldı.

Ben bunları düşünürken kadın ikinci çayını da bitirmişti. Hesabı ödemek için ayaklandı. Şişeye yaklaşıp “kalkalım mı,” demesini bekledim kocasına fakat demedi. Şişeyi aldı, montunun cebine koydu ve hesabı ödemek için kasaya gitti. Kendisini kontrol edip eliyle şişeyi cebinde sabitledi. Yavaş adımlarla Meşrutiyet Caddesi’ne doğru uzaklaştı. Isınmıştım iyice ben de. Gözlerimi kaldırıp şeffaf tenteye baktım o sıra. Kar durmuştu. İstiklal yine kalabalıklaşacaktı.


Onurcan Irmak

Yorumlar


bottom of page