Öykü- İbrahim Daştan- Yazdan Kalma Bir Gün
- İshakEdebiyat

- 1 dakika önce
- 4 dakikada okunur
Yazdan kalma günlerden biri. Tam bunun tadını çıkaralım derken bizim bahçıvanın çimleri yutan, kafaları ütüleyen ejderhasının sesi duyuldu. “Hay senin makinenin içine…” diyerek fırladık yerimizden. Kuşlar ciyaklayıp havalandı, son kalan yapraklardan biri daha süzüldü ağaçtan. Havaya taze biçilmiş çim kokusu yayıldı.
Dün gece ambulansla bizim Tülay ablanın binadan birini götürmüşler hastaneye. Henüz kim olduğunu bilmiyoruz ama birazdan öğreniriz. Eskiden bu zamanda kar yağarmış. Mevsimler de değişti. Ha bu arada, yanımda bıyıklarını oynatarak yatan benim herif. Mecbur kalmazsa yerinden kıpırdamaz. O yüzden Götü göbeği büyüdü iyice. Gerçi benim de eski hâlim yok ama ona göre iyi sayılırım; hem daha gencim. Büyüklerimiz kuş falan avlamayı öğretmişlerdi zamanında. Tülay ablamız sayesinde epeydir buna gerek kalmadı. O yüzden şimdi kuşlar böyle ağır aksak, fıstıki makamında önümüzde yemleniyor. Benzer bir durum bizimle köpekler arasında da var. Çoğu artık bize sataşmaz oldu. Bizim yemlerden onlar da yiyor. Ne güzel! Yaşasın hayvanların kardeşliği. Gençliğimizde bu sloganı atarken büyüklerimiz “Ütopya!” diyordu. En azından kısmen gerçek oldu. Evvelden ne korkardık onlardan ya! Ödümüz kopardı. Öyle bir kaçardık ki arka bacaklarımız kıçımıza değerdi. Köpek nüfusu da biraz azalmaya başladı sanırım. E, Hayat pahalı, ne yapsınlar?
Geçen gün birisi balık kızartıyordu balkonda. Epeydir yemedik. Kokusu tanıdık ama tadını unuttuk desem yeridir. Benimki, çocukların dünya kupası maç kritiklerini dinlerken formalarındaki isimleri okuyor: “Messi, Ronaldo, Mbappe, Lamine Yamal…” “Hangi ülkedeyiz?” diye soruyor. Bunamaya mı başladı acaba? diye düşünüyorum. Söylüyorum. Bu defa “Bizimkiler ne yaptı?” diye soruyor. “Mehter marşıyla gittiler, Chopin’in cenaze marşıyla döndüler” diyorum. Öyle bir bakıyor ki, kendimi tren sanıyorum. Ben de kulak veriyorum çocuklara ama bir yandan gözüm Tülay ablada. Yem bıraktığında hemen atlarız. Daha doğrusu önce ben atlarım. Acele etmek lazım yoksa öbür sokaktakiler de geliyor. Tırnaklar çıkıyor, ortalık karışıyor. Tırnak demişken, şu yanımızdaki bloğun altına birkaç gün önce kedi köpek kuaförü açıldı. Biz gidemiyoruz tabii. Aramızda sınıf farkı var. Onlar burjuvadan. Tüyleri boyanan, elbisesi olanları bile var; hayat onlara güzel. Bunlardan biri bir gün nasılsa sokakta kalmış ya da terk etmişler. Zavallıda ne tırnak kalmış ne pençe. Girdiği ilk kavgada nakavt oldu. Biz yine iyi kötü mücadele ediyoruz ama bunlar…
Geçenlerde dikkatimi çekmişti. Tülay ablanın yanaklarında morluklar mı vardı? Bana mı öyle geldi? Belki de makyajı fazla kaçırmıştı. Adını bile ilk defa duyduğum ülkenin kırk yaşındaki kalecisinden de bahsediyorlar. Babaanne anlamına gelen tuhaf bir adı varmış. “Adam kedi gibi,” diyorlar. Kedi mi? Yani bizim gibi!
İki tane yavrumuz oldu. Bir oğlan bir kız. Daha fazlasını da isterdik ama malum ekonomi… Biz çektik onlar çekmesin dedik. Kötü mü ettik, bilmiyorum. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Şimdi kırk yılda bir uğrayıp geçiyorlar. Köroğlu Ayvaz misali kaldık baş başa. “E haydi! Torun sevelim,” diyoruz. Şimdilik düşünmüyorlarmış da, yaşları henüz çok gençmiş de… Biliyorum, niyeti yok bunların bizi oyalıyorlar ya da tahmin ettiğim sebeptense biz üzülmeyelim diye söylemiyorlar. Son yıllarda bir de kısırlık sorunu çıktı bildiğiniz gibi. Eskiden pek duymazdık bunu.
Bir derdi var belliydi Tülay ablamızın ama soramıyorduk. Geçen gün yine bize yem bıraktıktan sonra çocuk parkında banka çökmüş sigarasını tüttürüyordu. Halka halka dumanların arasında dalıp gitmişti uzaklara. Müzisyen kocası meğer kumar bağımlısıymış. Ne varsa kaybetmiş. Kadının emekli maaşına dikmiş gözünü. Hiç çocukları olmamış. Önceleri kendisi de istememiş. Bizi hep “Çocuklarım” diye sever. Şu birinci kattaki buranın eskilerinden Cevdet amcaların iki oğlu var da ne fark ediyor? Adam hastalanırsa arada bir görünüp kayboluyorlar. Karısı İnci teyzeninse ayakları varisli; zor yürüyor. Birkaç sene önce adamın iki daire bir dükkânına haciz gelmiş bu hayırsız evlatlarının yüzünden. Havanın iyi olduğu günlerde balkonda otururdu. Komşulardan gelip geçene laf atardı. Bazen de susmak bilmezdi. Bu yüzden kimisi pek konuşmak istemezdi. Orada öyle oturduğuna bakmayın, kimin eli kimin cebinde bilirdi. Mesela, beşinci kattaki o kadına gelen hovardaları karısına anlatırken duyanlar olmuş. Aralarında aynı siteden evli olanlar bile varmış. Böyle söylentilere pek aldırış eden olmazmış ihtiyar bunağın teki diye ama bazı evlerde patırtı çıktığı oluyormuş. Artık yürüyemediğinden balkona çıkamıyormuş. Ya onun kapı komşusu Şadiye teyze? Tek başına. Kocası birkaç sene önce ölmüş. Hastaneden emekliymiş. Rivayet muhtelif ama zamanında çocukları için, “Biz ölene kadar yaşayalım, biz öldükten sonra ne ederse etsinler. Arkamızdan türbe mi yaptıracaklar sanki…” diye konuşurmuş orada burada. Tabii bunlar dedikodu. Günahı söyleyenlerin boynuna. Panjurları hep kapalıdır. Kliması da yok. O bunaltıcı yaz sıcaklarını nasıl geçirir bu evde hayret doğrusu. Sabah balkonda kendi kendine “… Hem camiye gidiyor hem de onun bunun hakkında konuşuyor p.zevengin oğlu…” diye söyleniyordu. Yine birine kızmış anlaşılan. Hele altındaki emlakçıyla hiç anlaşamıyor. Bağırıp çağırıyor onu görünce; küfrediyor hatta. Olmadı balkondan onun dükkânının önüne ekşimiş sütleri, yemek artıklarını döküyor. Üzerinde hep aynı elbiseyle sabah erkenden çıkar, çöpten bir şeyler toplar pazar arabasıyla. Yanımızdan geçerken bir iki kırıntı da bize bırakır. Hazır yem haricinde bir şey yemesek de, sağ olsun yine düşünüyor ya bizi. Dördüncü kattaki ise Rus bir aileydi. Beş altı yaşlarında biri kız biri oğlan iki çocukları vardı. Bir gün aniden duyduğumuz gürültüye dönüp baktığımızda kadının yerde cansız yattığını gördük. Adam çocuklarla dışardaymış. Ev sahibini arayıp haber vermişler. Bir not bırakmış kocasına “Çocuklarımıza iyi bak.” diye. Allah’tan çocukları şahit olmamıştı bu olaya. Savaş sebebiyle kaçıp gelmişler. Bir ara komşularından biri, adamın “Yeter artık bırak şu içkiyi de biraz çocuklarla ilgilen…” diye bağırdığını duymuş. Altı aylığına peşin kiralamışlar evi. E, tabii böyle ülkelerinden kaçıp gelenler çoğalınca ev sahipleri kiralara aşırı zam yaptılar. Hatta bizim Tülay ablanın ev sahibi de baskı yapmaya başlamış illa arttır ya da çık diye. O giderse biz ne yaparız?
Benimki dizlerinin ağrıdığını söylüyordu. Dün doktora, – pardon veterinere- gitmişti “Biraz hareket et, egzersiz yap, hazır gıdalardan uzak durun,” demiş veteriner. Aslında benim de biraz ağrıyor. Egzersize başlasak iyi olacak; en azından bir kuş yakalamak gibi. İş başa düştü. Becerebilirsek tabii. Tülay abla da görünmüyor dünden beri. Çöp kenarlarında bulduğumuz kırıntılarla şimdilik idare ediyoruz ama o yemlerin lezzetini bulamıyoruz. Nerelerdesin Tülay ablaaaa?
İbrahim Daştan




Yorumlar