top of page

Öykü- Emre Aydoğdu- Mesafeyi Genişlet

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 11 dakika önce
  • 11 dakikada okunur

Baran çamaşırhanenin kapısını omzuyla ittiğinde içerideki makinelerden üçü aynı anda dönüyordu. Cam kapakların arkasında birbirine karışan beyaz gömlekler, sanki dışarıda akşam olmamış da bütün gün dar bir pencereden yeniden geçirilmekteymiş gibi ışığı çoğaltıyordu. Kapının üzerindeki küçük zil bir kez çaldı. Tezgâhın gerisinde oturan yaşlı kadın başını kaldırdı, sonra örgüsüne döndü. Baran, elindeki mavi torbayı yere bırakmadan cebinden telefonunu çıkardı. Saat yediye on sekiz vardı. Buluşmaya kırk iki dakika kalmıştı. Çamaşırhaneye gelmeyi o gün için planlamamıştı. Evdeki makine iki haftadır sıkma sırasında yerinden oynuyor, banyodaki dolaba vurdukça bütün daireyi kısa aralıklarla sarsıyordu. Servis, salı günü on iki ile altı arasında geleceğini bildirmiş, sonra randevuyu “yoğunluk nedeniyle” perşembeye taşımıştı. Baran beklemeyi gerektiren işleri hafta içine dağıtmayı severdi. Çamaşır, market, saç kesimi, fatura; her biri takvimde kendi küçük karesine sahipti. Fakat akşam buluşacağı kadın, iş çıkışı eve uğrayamayacağını yazınca Baran gömleklerini torbaya doldurmuş, çamaşırhaneyi buluşmaya kadar kullanılabilecek tarafsız bir ara mekân olarak seçmişti.

Telefon ekranında kadının adı yalnızca Derya olarak görünüyordu. Soyadını bilmiyordu. Uygulamadaki beş fotoğraftan ikisinde deniz, birinde bir sergi duvarı, birinde de masaya bırakılmış iki kahve vardı. Baran, kahvelerden hangisinin ona ait olduğunu ilk gün sormuş; Derya “soğuk olan” diye cevap vermişti. Bu cevap, sekiz günlük yazışmanın içinde Baran’ın en çok hatırladığı cümle olmuştu. Bir insanı, kendi fotoğrafındaki soğumuş kahveyi sahiplenmesinden tanıyabileceğine bir süre inanmıştı.

Boş makineye çamaşırları yerleştirdi. Gömlekleri tek tek ayırmaya gerek yoktu ama ayırdı. Beyazları alta, mavileri üste koydu; tek koyu renk çorabı torbanın dibinde bırakıp bırakmamak arasında kaldı. Sonra onu da makineye attı. Jeton kutusunun üzerindeki yazıda otuz sekiz dakika görünüyordu. Dört plastik jetonu yuvaya ittiğinde ekranda önce sıfırlar, ardından kırmızı rakamlar belirdi. Başlat düğmesine bastı. Makine su alırken telefonuna bir bildirim geldi.

“Bu akşamı ertelememiz gerekecek. Kusura bakma.”

Cümlenin altında, mesajın üç dakika önce gönderildiğini belirten soluk bir saat vardı. Baran bildirimi kapatmadı. Mesajı uygulamanın içinde açtı; başka bir açıklama bulunup bulunmadığını görmek için ekranı aşağı çekti. Sayfa aynı yere döndü. Derya çevrim içi değildi. Baran, “Tabii, sorun değil” yazdı. Göndermeden önce “tabii”yi sildi. “Sorun değil” kaldı. Sonra onu da sildi ve yalnızca “Tamam” yazdı. Bu sözcüğün kırgın mı, anlayışlı mı, aceleci mi görüneceğini hesaplamaya çalışırken makine ilk hızlı dönüşüne başladı.

Mesajın altındaki kutuda uygulama hemen yeni bir öneri açtı: “Daha fazla kişi görmek için mesafeyi genişlet.” Yanında, merkezinde Baran’ın bulunduğu mavi bir daire vardı. Şu anki ayarı sekiz kilometreydi. Dairenin kenarı, haritada evinden başlayıp çalıştığı belediye binasını, sahil yolunun bir bölümünü ve iki metro durağını içine alıyordu. Parmağıyla kaydırıcıyı tutarsa alanı on beş, otuz, elli kilometreye çıkarabilirdi. Şehir bir anda ulaşılabilir insanlarla dolacak, iptal edilmiş bir akşam coğrafi bir yetersizlik gibi düzeltilecekti. Baran telefonu cebine koydu. Makinelerin karşısındaki metal sandalyelerden birine oturdu. Sandalye zemindeki eğim yüzünden hafifçe sallanıyordu. Solunda, dizlerinin üzerinde açık bir ders kitabı bulunan genç bir çocuk vardı. Kurutucunun camına her baktığında sayfayı baştan okuyormuş gibi aynı satıra dönüyordu. Tezgâhın arkasındaki kadın örgüsünün ilmeklerini sayıyor, dudaklarını oynatmadan başını küçük küçük eğiyordu. İçerideki tek saat, deterjan rafının üzerinde asılıydı ve üç dakika gerideydi.

Baran belediyede şehir plancısıydı. Gün boyunca haritaların üzerine renkli çizgiler çekiyor; yürüme mesafesi, araç yoğunluğu, yeşil alan erişimi ve nüfus baskısı hakkında konuşuyordu. Bir mahallenin hastaneye on beş dakikada ulaşamamasını sorun, bir çocuğun okula giderken iki ana arter geçmesini risk olarak işaretliyordu. İnsanların birbirine yaklaşabilmesi için meydanlar, geçitler, duraklar öneriyordu. Akşamları ise ofisten çıktıktan sonra en kısa güzergâhı kullanarak eve gidiyor, yol üzerinde durmayı gerektiren hiçbir yere girmiyordu.

Bu düzeni yalnızlık olarak düşünmüyordu. Yalnızlık, ona göre, bir durumdan çok başkalarının dışarıdan koyduğu bir isimdi. Kendi hayatında eksik olan şeyleri listelediğinde çoğunun yeri belliydi: salondaki duvarda bir tablo, mutfakta büyük bir masa, hafta sonlarında gidilecek başka bir semt. Bir insanı bu listenin içine yazmak, onu mobilyaya benzetmek gibi geliyordu. Bu nedenle uygulamayı indirdiğinde profiline “Hayatı paylaşacak biri” yazmamış, yalnızca “Şehirde hâlâ bilmediğim sokaklar olduğuna inanıyorum” cümlesini koymuştu. Cümlenin şehirle mi, insanlarla mı ilgili olduğu sorulmamıştı. Makine döndükçe beyaz gömleklerden biri camın üst bölümüne yapışıyor, sonra suyun ağırlığıyla aşağı kayıyordu. Baran onu tanıdı. Ertesi sabah yapılacak sunumda giymeyi düşündüğü gömlekti. Sol manşetinde çok küçük bir mürekkep izi vardı. Geçen ay mahalle toplantısında, bir kadın yeni yol projesinin evinin önündeki dut ağacını keseceğini anlatırken kalemin kapağını kapatmayı unutmuştu. Baran toplantı boyunca not almış, sonra planın zaten onaylandığını söylemek zorunda kalmıştı. Kadın, masanın üzerindeki haritaya bakıp kendi evini bulamamıştı. Haritanın ölçeği, dut ağacını gösterecek kadar büyük değildi.

Telefon yeniden titreşti. Bu kez Derya’nın mesajı değildi. Uygulama, cevabını göndermediği için konuşmayı sürdürmesini hatırlatıyordu: “Bağlantınızı kaybetmeyin.” Baran “Tamam” sözcüğüne yeniden baktı. Gönder tuşuna bastığında yanında küçük bir onay işareti belirdi. Sözcük, bir karardan çok teslim alınmış bir bildirim gibi ekranda durdu. Derya’yla buluşacakları lokantayı Baran seçmemişti. Kadın, ikisinin evine de yakın sayılabilecek üç yer göndermiş; Baran en yüksek puanlı olanı işaretlemişti. Sonra menüyü, masa aralıklarını, gürültüyle ilgili yorumları ve toplu taşımayla dönüş süresini incelemişti. Rezervasyonu sekiz için yaparken dışarıdaki masaların sigara dumanına açık, içerideki masalarınsa birbirine fazla yakın olduğunu görmüş, tercih bölümünü boş bırakmıştı. Birine yaklaşmanın en güvenli yolu, ayrıntıları önceden azaltmakmış gibi davranmıştı. Şimdi akşamın ortasında, temizlenmeyi bekleyen gömleklerle ve kullanılmayacak bir rezervasyonla kalmıştı. Lokantayı arayıp iptal etmesi gerekmiyordu; uygulama rezervasyondan iki saat önce ücretsiz iptale izin veriyordu. Ekranı açtı, “Rezervasyonu yönet” bölümüne girdi. İptal nedenleri arasında “Plan değişikliği”, “Başka bir yer seçtim”, “Kişi sayısı değişti” ve “Diğer” vardı. “Buluşacağım kişi gelmeyecek” diye bir seçenek yoktu. Plan değişikliğini işaretledi. Sistem, masanın başka müşterilere sunulacağını bildirerek teşekkür etti.

Çamaşırhanenin önünden bir otobüs geçti. Camlardaki reklamın mavi ışığı makinelerin üzerine vurdu; dönen gömlekler bir anlığına hastane perdelerine benzedi. Baran, telefonunu dizinin üzerinde tuttu. Uygulama ana sayfaya döndüğünde Derya’nın profili ilk sırada değildi artık. Onun yerine 6 kilometre uzakta yaşayan, köpekli bir fotoğraf koymuş başka biri görünüyordu. Altında “Şimdi aktif” yazıyordu. Baran başparmağını ekrana değdirmeden önce telefonu ters çevirdi.

Genç çocuk kitabını kapatıp kurutucuya yaklaştı. Camın içinde iki kot pantolon, kırmızı bir havluyla birlikte ağır ağır yükselip düşüyordu. Çocuk kapağa elini koydu; makinenin sıcaklığı avucundan yüzüne çıkıyormuş gibi bir süre öyle bekledi. Sonra kitabını başka sandalyeye taşıdı. Baran, onun yaşında haftada iki kez annesinin çamaşır asmasına yardım ettiğini hatırladı. Balkon dardı. Annesi çarşafları silkeler, Baran mandalları renklerine göre uzatırdı. Babası içeri geçerken başını ıslak çarşaflara çarpar ve her defasında aynı biçimde söylenirdi. O zamanlar bir evin içinde mesafe, iki kişinin birbirine çarpmadan geçebilmesi kadardı. Annesi geçen pazar telefonda, üst kattaki komşunun kızının evlendiğini söylemişti. Haberi verirken sesini sıradan tutmaya çalışmış, ardından Baran’ın evindeki makinenin tamir edilip edilmediğini sormuştu. Baran konuşmanın iki konusu arasındaki bağı fark etmiş ama belli etmemişti. “Servis gelecek,” demişti. Annesi, bazı şeylerin servisle düzelmeyeceğini söylememişti; yalnızca hangi deterjanı kullandığını sormuştu.

Makinenin süresi yirmi üç dakikaya düşmüştü. Baran, mavi torbanın dibinde bir şey gördü. Eğilip aldığında tek bir siyah çorap olduğunu sandı; sonra bunun evde hiç giymediği, topuk kısmı incelmiş lacivert çorabı olduğunu fark etti. Eşini bulamayınca makineye atmadığı parçaydı. Ötekini en son ne zaman gördüğünü hatırlamıyordu. Bir çorabın tek kalması, ev içinde üzerinde durulmayacak kadar küçük bir kayıptı. Yine de onu çöpe atmak yerine aylarca çekmecenin arkasında tutmuş, bugün yanlışlıkla torbaya doldurmuştu.

Tezgâhın arkasındaki kadın ayağa kalktı. Deterjan kutularını düzeltti, boş makinelerin kapaklarını açık bıraktı. Baran’ın elindeki çoraba baktıktan sonra kurutuculardan birini gösterdi.

“Bir şey eksik kalmış.”

Baran çorabı avucunda çevirdi.

“Hep öyle çıkıyor.”

Kadın gülmedi. Sanki bu cevabı daha önce başka müşterilerden de duymuş gibi başını salladı ve yerine döndü. Baran, cümlesinin gereğinden fazla kişisel olduğunu düşündü. Oysa kadın yalnızca boşalan kurutucuda unutulmuş gri bir tişörtü gösteriyordu. Genç çocuk tişörtü fark edip hızla aldı, kitabının üzerine koydu. Baran lacivert çorabı yeniden torbaya bıraktı. Diyalog bittiğinde makinelerin sesi büyüdü. Baran gün boyunca yaptığı toplantılarda sessizliğin oluşmasına izin vermezdi. Birisi konuşmayı bıraktığında gündem maddesini tekrarlar, ekrana yeni bir harita getirir veya “Burada ortaklaştığımızı düşünüyorum” derdi. Ortaklaşmak, çoğu zaman kimsenin itiraz edecek zamanı kalmaması anlamına gelirdi. Şimdi yaşlı kadının iki cümleden sonra örgüsüne dönmesi ona beklenmedik bir rahatlık verdi. Açıklama yapmadığı için yanlış anlaşılabilirdi; fakat yanlış anlaşılmanın düzeltilmesi gerekmiyordu.

Telefonu açtı. Mesafe önerisi hâlâ ana sayfanın üstündeydi. Kaydırıcıyı sekiz kilometreden on ikiye çekti. Haritadaki daire büyüdü; iş yerinin karşı kıyısına, annesinin yaşadığı semtin girişine ve yıllardır gitmediği üniversite kampüsüne kadar uzandı. Yeni profiller birbiri ardına görünmeye başladı. Baran, hiçbirine bakmadan kaydırıcıyı yeniden sekiz kilometreye getirdi. Daire küçülürken ekrandaki sokak adları çoğaldı. Alan daraldıkça şehir daha ayrıntılı görünüyordu.

“Tamam”ın yanında iki onay işareti vardı. Derya mesajını okumuştu. Cevap gelmedi. Baran konuşma kutusuna “Başka bir akşam olabilir” yazdı. Bu cümlede teklif ile ricayı ayıran yeri bulamadı. Sonuna soru işareti koydu, sonra kaldırdı. “Uygun olduğunda haber ver” yazdı. Bu kez kendisini bekleyen biri gibi gördü ve cümleyi sildi. Ekran, “Bir şey yaz...” diyerek boşluğu tarif etmeyi sürdürdü.

Otuz dokuz yaşındaydı. Uygulamadaki yaş aralığını otuz iki ile kırk üç arasında belirlemişti. Bu sınırları neye göre seçtiğini bilmiyordu. Otuz bir ona başka bir hayatın eşiği, kırk dört ise kendi yaşına gereğinden fazla yakın görünmüştü. Ayarı yaparken insan ömrünün iki ucunu başparmağıyla birbirine yaklaştırmış, sonra ortaya çıkan sayıları makul bulmuştu. Derya otuz yedi yaşındaydı. Profilinde çocuk isteyip istemediği bölümü boş bırakmıştı. Baran da aynı bölümü boş bırakmıştı. İki boşluğun birbirini anlayacağına inanmak kolaydı.

Makine sıkmaya geçti. Metal gövde önce hafifçe titredi, sonra içindeki bütün parçaları tek bir ağırlık hâlinde döndürmeye başladı. Baran sandalyenin altında titreşimi hissetti. Evindeki makinenin aksine bu makine yerinden oynamıyordu; dört ayağı zemine sabitlenmişti. Duvara asılı tarifede “fazla yükleme yapılmaz” yazıyordu. Baran bir süre, yükün fazlasını makinenin mi yoksa onu kullanan kişinin mi belirlediğini düşündü.

Çalıştığı müdürlükte o sabah yeni bir yaya erişim projesini görüşmüşlerdi. Haritanın üzerinde her parkın çevresine dört yüz metrelik daireler çizilmiş, bu dairelerin dışında kalan mahalleler “erişimsiz alan” olarak boyanmıştı. Baran, bir parkın yalnızca yakın olmakla erişilebilir sayılamayacağını; yokuşu, kaldırımı, ışığı, insanın oraya giderken duyduğu güveni de hesaba katmaları gerektiğini söylemişti. Müdürü süreyi hatırlatmıştı. Sunuma girecek haritada duygular için ayrı bir katman yoktu. Sonunda daireler olduğu gibi kalmıştı.

Şimdi uygulamadaki mavi alanın da benzer biçimde çalıştığını gördü. Sekiz kilometre içinde yaşayan herkes yakın değildi. Aynı apartmanda oturan biri ulaşılmaz, iki vapur uzağındaki biri tanıdık olabilirdi. Fakat sistem, karşılaşmayı önce yüzölçümüne çevirmek zorundaydı. Baran buna kızmadı. Haritaların masum olmadığını biliyordu; yine de haritasız kalmaktan hoşlanmıyordu. Telefonun üst kısmında başka bir bildirim belirdi. Banka, ay sonuna özel restoran harcamalarında indirim sunuyordu. Baran bildirimi yana kaydırıp sildi. Ardından rezervasyon iptali onayını, servis randevusu hatırlatmasını ve belediyenin ekip grubundan gelen üç mesajı da sildi. Derya’nın iptal cümlesini silemiyordu; onun için konuşmanın tamamını kaldırması gerekiyordu. Parmağını sohbetin üzerinde bir süre tuttu. “Eşleşmeyi kaldır” seçeneği açıldı. Altında, bu işlemin geri alınamayacağı yazıyordu.

Baran ekrandan çıktı. Geri alınamayan şeylerin bu kadar açık bildirilmesine alışık değildi. Şehir planlarında bir yol çizgisi değiştirildiğinde eski dosya arşivde kalır, karar tutanaklara girer, uygulama yıllarca ertelenebilirdi. İnsan ilişkilerinde ise bazı küçük hareketlerin kaydı tutulmuyor, bazıları tek dokunuşla siliniyor, bazıları da hiçbir karar verilmediği için aylarca ekranda bekliyordu.

Makine durduğunda içeride kısa bir sessizlik oluştu. Ardından kapağın kilidinin açıldığını belirten tok bir ses duyuldu. Baran çamaşırları çıkardı. Gömlekler birbirine dolanmıştı. Birinin kolu ötekinin düğmesine takılmış, beyaz çoraplardan biri gömleğin cebine girmişti. Onları ayırmadan kurutucuya taşıdı. Yaşlı kadın masanın üzerinden iki yeni jeton uzattı. Baran kartla ödeme yaptı. Cihaz önce bağlantı aradı, sonra onay verdi.

Kurutucunun süresi kırk dakikaydı. Buluşma gerçekleşseydi Baran bu kadar bekleyemez, gömlekleri nemli hâlde torbaya doldurup çıkardı. Şimdi acelesi kalmamıştı. Bu düşünce ona önce rahatlık, ardından utanca benzeyen belirsiz bir his verdi. İptal edilmiş bir karşılaşmanın insana zaman kazandırması, kaybın muhasebesini kolaylaştırmıyordu.

Dışarı çıktı. Çamaşırhanenin önündeki kaldırım dar, hava içeriden daha soğuktu. Karşı tarafta sarı ışıklı küçük lokanta açıktı. Camında buhar birikmiş, içeride oturanların yüzleri buğunun arkasında zaman zaman belirip kayboluyordu. Baran o lokantanın önünden işe gidip gelirken yüzlerce kez geçmişti. Menüsünü bilmiyor, adını her seferinde farklı okuyordu. Kapının yanında duran siyah tahtada yalnızca üç yemek yazılıydı. Uygulamalarda puanı olup olmadığını hiç kontrol etmemişti. Bir çift lokantadan çıktı. Kadın atkısını bağlarken erkek kapıyı açık tuttu; içerideki sıcak hava kaldırıma yayıldı. Kapı kapandığında cam yeniden sarı bir yüzeye dönüştü. Baran, seçtiği buluşma yerinin buradan on iki dakika uzakta olduğunu düşündü. Oraya yürüyebilir, tek başına yemek yiyebilir, rezervasyonunu iptal ettiği masanın boş olup olmadığına bakabilirdi. Fakat bu davranışın cesaret mi, alışkanlığı sürdürme çabası mı olacağını kestiremedi. Telefonunda haritayı açtı. Mavi nokta çamaşırhanenin üzerinde bir an kararsız kaldı, sonra doğru sokağa yerleşti. Uygulama eve yürüyüş için on yedi dakika, toplu taşımayla on dört dakika gösteriyordu. Karşıdaki lokanta için yol tarifi istemesine gerek yoktu. Aralarında yalnızca iki şerit, bir yaya geçidi ve kırmızı ışığın süresi vardı.

Baran, son üç yılda bu sokaktan kaç kez geçtiğini zihninden hesaplamaya çalıştı. Belediyeye giden otobüsten iki durak önce inerse çamaşırhanenin önüne çıkıyor, akşamları aynı kaldırımın gölgeli tarafını kullanıyordu. Lokantanın bitişiğinde bir terzi, onun yanında anahtar çoğaltan küçük bir dükkân vardı. Terziye hiç girmemiş, bütün paçalarını alışveriş merkezindeki yere yaptırmıştı. Bir kez kapıda duran anahtarcı selam vermiş, Baran kulaklığında konuşma varmış gibi başını öne eğmişti. Şehirde bilmediği sokaklar bulunduğunu profiline yazarken, bildiği sokaklarda girmediği kapıları düşünmemişti. Uzaklık ona yenilik, yakınlık ise ertelenebilecek bir tekrar gibi görünüyordu. Lokantanın camına yaklaşmadan içeride kaç boş masa bulunduğunu saydı. Bu alışkanlığı meydan çalışmalarında edinmişti: bankları, gölgede kalan yerleri, kullanılan ve kullanılmayan köşeleri uzaktan gözlemek. Camın gerisinde dört masa doluydu. Duvara yakın küçük masada kimse oturmuyordu; üzerinde tek bardak ve katlanmış bir peçete vardı. Baran, o masanın boş mu, ayrılmış mı olduğunu anlayamadı. Bir mekânın insanı kabul etmesiyle, insanın oraya girmeye karar vermesi arasında haritada gösterilemeyen bir eşik bulunduğunu ilk kez düşünmüyordu. Yalnızca bu kez eşik, ayağının hemen önündeydi.

Eşleşme uygulamasına döndü. “Mesafeyi genişlet” önerisini bir daha göstermemesi için sağ üstteki çarpıya bastı. Sistem bunun yerine “Yaş aralığını güncelle” başlığını getirdi. Baran ayarlara girmedi. Derya’nın konuşması hâlâ listede duruyordu; son sözcük kendisine aitti: Tamam. Sözcük, gönderildiği anda taşıdığı bütün ihtimalleri kaybetmiş, konuşmanın küçük gri taşı hâline gelmişti.

Bir süre sonra Derya’dan yeni mesaj geldi. Yalnızca “Teşekkür ederim” yazıyordu. Baran bu iki sözcüğün ne için söylendiğini anlayamadı: sorun çıkarmadığı, soru sormadığı, akşamı kolayca boşalttığı ya da konuşmanın kapanmasına yardım ettiği için olabilirdi. Mesajın altında bir kalp işareti yoktu. Baran cevap alanına dokunmadı. Telefonu cebine koydu ve ışık değişince karşıya geçmedi. Teşekkürün karşılığında kullanılabilecek hazır işaretlerden hiçbiri doğru görünmedi. Kalp gereğinden sıcak, başparmak gereğinden resmîydi; gülümseyen yüz ise ortada gülümsenecek bir şey olduğunu varsayıyordu. Baran mesajı cevapsız bıraktı. Uygulama birkaç saniye sonra Derya’nın profil fotoğrafını küçültüp konuşma listesindeki yerine çekti. Sekiz gün boyunca yazılan cümleler, ekranda yalnızca bir ad, küçük bir yüz ve “Teşekkür ederim” ön izlemesine dönüştü. Yakınlığın arşivi, konuşulanlardan çok son gönderilen sözcüğü saklıyordu.

Kırmızı ışık yeniden yanarken kaldırımın köşesinde üç kişi birikti. Paket taşıyan bir kurye, elinde pazar filesi bulunan kadın ve başını telefonundan kaldırmayan genç adam. Yeşili beklerken birbirlerine değmeyecek kadar aralıklı durdular; ışık değiştiğinde aynı anda yürüyüp karşı kaldırımda yeniden ayrıldılar. Baran iş raporlarında bu tür hareketleri “yaya akışı” diye adlandırıyordu. Yukarıdan bakılan görüntülerde insanlar, bir noktadan ötekine giden küçük lekelerdi. Kimsenin karşıya geçmek istemediği hâlde yeşil ışığın önünde neden durduğu, bir başkasının adımına neden uyduğu ya da yolun ortasında niçin yavaşladığı rapora girmezdi.

Park projelerinde mühendislerin “arzu çizgisi” dediği izleri düşündü. İnsanlar tasarlanmış yolu kullanmayıp çimenin üzerinden yürüdükçe toprakta ince patikalar açılırdı. Baran bu izleri severdi; planın dışında kalan ortak bir karar gibi görünürlerdi. Fakat kendi hayatında böyle bir patika oluşmasına izin vermemişti. Eve dönüşü, marketi, annesini ziyaret ettiği pazar güzergâhı, hatta yürüyüş yaptığı sahil bölümü bile önceden belirlenmişti. Uygulamanın önerdiği mavi daireyi reddetmek kolaydı. Daha zor olan, sekiz kilometrenin içinde aynı yolu başka türlü yürümekti. Kurutucunun son on dakikasını içeride bekledi. Genç çocuk gitmiş, sandalyenin altında buruşturulmuş bir fiş bırakmıştı. Yaşlı kadın gri tişörtün unutulmadığından emin olmak ister gibi boş makinenin içine baktı, kapağını açık bıraktı. Baran, kurutucuda dönen gömleklerin artık birbirinden ayrıldığını fark etti. Her parça kısa bir süre havada tek başına kalıyor, sonra ötekilerin üzerine düşüyordu.

Süre sıfırlandığında çamaşırları metal masanın üzerine yaydı. Gömlekleri katlamadı, yalnızca kollarını içeri kıvırıp üst üste koydu. Çorapları eşleştirirken beyaz çiftleri kolayca buldu. Bir siyah çift, iki gri çift, lacivertlerden yalnızca biri çıktı. Torbanın dibindeki eski çorabı hatırladı. Onu çıkarıp yeni yıkanmış olanın yanına koydu. Renkleri aynıydı ama lastikleri, uzunlukları ve yıpranmışlıkları farklıydı. Birbirlerine ait olmadıkları açıkça görülüyordu.

Çorapları ayırıp yeniden yan yana getirdi. Yeni yıkanmış olan daha koyu, eskisi topuğunda neredeyse saydamdı. Aynı çiftin parçaları gibi görünmeleri için ışığın biraz azalması yetiyordu. Baran yıllardır tek kalan çorapları hemen atmamasının tasarrufla ilgisi olmadığını anladı. Bir eşyanın ötekini bulması için tanıdığı süreyi, insanlara tanımıyordu. İlk buluşmadan sonra duyduğu en küçük uyumsuzluğu büyütüyor; sesin yüksekliği, garsona sesleniş, yürürken telefona bakma sıklığı, evle iş arasındaki mesafe. Bunların her biri, henüz başlamamış bir hayatın ileride çıkaracağı güçlüklerin kanıtına dönüşüyordu. Çekmecedeki çoraplara gösterdiği sabrı kendisine göstermemişti. Baran ikisini de torbaya koydu. Bunun bir eşleştirme sayılmadığını biliyordu. Yine de tek tek çekmeceye dönmelerinden daha az anlamsız göründü. Masada kalan plastik jetonu yaşlı kadına uzattı; kadın kullanmadığı jetonun parasını iade etmek için kasayı açtı. Baran eliyle gerek olmadığını işaret etti. Kadın jetonu küçük bir kavanoza bıraktı. Kavanozda sahipleri vazgeçmiş başka jetonlar vardı.

Çamaşırhaneden çıktığında saat sekizi on iki geçiyordu. İptal edilmemiş olsaydı Derya’yla çoktan masaya oturmuş olacaklardı. Belki ilk dakikalarda fotoğraflarından birbirlerini tanımakta zorlanacak, belki Baran kahvelerden hangisinin soğuk olduğunu yeniden soracaktı. Bu ihtimaller artık yaşanmamış bir akşamın içinde değildi; telefonun bildirim geçmişinde bile yerleri yoktu.

Baran mavi torbayı yere koyup gömleğinin cebini yokladı. Mürekkep izi yıkamada çıkmamıştı; nemi kuruduğu için daha belirgin görünüyordu. Ertesi gün sunumda o gömleği yine de giyebilirdi. Haritadaki dört yüz metrelik daireleri gösterecek, erişimin yalnızca uzaklıkla ölçülemeyeceğini bir kez daha söyleyecekti. Sonucun değişmeyeceğini biliyordu. Bir cümlenin sonucu değiştirmemesi, onu söylemeyi bütünüyle gereksiz kılmıyordu. Bu düşüncenin Derya’ya yazmadığı cümlelerle ilgisini kurmadı. Karşıdaki lokantanın ışıkları hâlâ yanıyordu. Bir garson camdaki buğuyu bezle silip dışarı baktı. Açılan yuvarlak boşluktan Baran’la göz göze geldi, sonra masalardan birine döndü. Baran kaldırımın kenarında durdu. Eve giden otobüs durağı sağ tarafta, yaya geçidi önündeydi. Telefonu cebinde bir kez titreşti. Çıkarmadı.

Işık yeşile döndü. Baran mavi torbanın sapını öteki eline aldı. Karşıya geçmek için ilk adımı atmadı; geri de dönmedi. Lokantanın kapısı bir müşteri çıkarken yeniden açıldı, sarı ışık kaldırımın üzerine ince, eğri bir dörtgen bıraktı. Baran o ışığın kenarına kadar yürüdü. İçeri girip girmediğini, mesafeyi gerçekten genişletip genişletmediğini kimse görmedi.


Emre Aydoğdu

Yorumlar


bottom of page