Öykü- Semra Üstün- Kızıl Bilyeler
- İshakEdebiyat

- 4 dakika önce
- 4 dakikada okunur
On altı... on yedi... on sekiz... Oh nihayet azalıyor. Tam on dokuz saniye sürdü bu kez. Kasılmaktan tortop olmuş karnını kucaklayıp ancak ucuna oturabildiği koltukta yer değiştirdi. Yeni dalga gelene kadar biraz arkama yaslanıp soluklanayım bari. Hastanede uzun zaman geçirmek istemediğinden, sancıları sıklaşana kadar evde beklemeye karar vermişti. Çantam hâlâ hazır değil. Bir fırsatını bulup birkaç eşya koymam lazım.
Kalp atışları sakin bir ritim tutmaya başlayınca masanın üstündeki sürahiye uzandı. Dilim damağım kurumuş. Bardağı yerine bırakamadan sırtından mızrak gibi bir sancı girdi, belini sarmalayıp kasıklarına vuruyordu. Şangırtı sesinden elindekini sehpaya bırakamadığını anlasa da dönüp bakamadı bile. Derin derin nefes alırken sayıyordu. Yirmi sekiz... Yirmi dokuz... Otuz... Artık gitme vakti geldi sanırım. Çekmeceden birkaç parça eşyayı çantaya atarken mahalle durağını arayıp taksi çağırdı. Hastaneye varmadan ne ailesine ne de eski eşine haber vermemekte kararlıydı. Ha gayret kızım. Bunu da halledersin sen. Kapıya doğru gidiyordu ki, halıdaki zıplayan şeyleri fark etti. Dikkatlice bakınca bunların kızıl birer bilye olduğunu anladı. Ne bunlar? Nereden çıktılar? Şimdi bununla uğraşacak zaman değildi. Yeni sancı dalgası vurmadan evden çıkmalıydı. Ama o kadar şanslı olmadığını bu yaşına kadar öğretmişti ona zaman. El yordamıyla çoraplarını geçiriverdi ayağına. Taksici gelmiştir çoktan. Kapının hemen yanındaki portmantodan anahtarlığı kapıp çantasına attı, kapıyı çekip çıktı.
Elini çabuk tutmalıydı. Vakit daralıyordu. Karnından ayak bileklerine kadar vuran kasılmalar nefes aldırmayınca, merdivene oturup geçmesini bekledi çaresiz. Parmaklarını kenetlemiş, bir eliyle güç almak için tırabzandan asılıyor, diğer eliyle ağzını sıkıca bastırıyordu. Mümkün olduğunca sessiz olması gerektiğinin farkındaydı. Her an gıcırdayarak bir kapı açılabilir, aralıktan uzunca bir kulak sızabilir, devasa boyutlara ulaşana dek kabarabilirdi.
Ruhunuzu biliyorum ben sizin. Dedikodu malzemesi arıyorsunuz beş çayınızın yanına afiyetle atıştırmak için. Yıllarca ayrık otlarımı saydınız durdunuz. Kocamın yaşı benden büyük diye konuştunuz, giydiklerimi, aldıklarımı konuştunuz, bu kadının anası babası nerde; neden kimsesi gelmiyor dediniz. Şimdi de karnım burnumda kocamı neden boşadığımı merak ediyorsunuz. Eski Selma yok artık. Hiçbirinize ihtiyacım da yok. Kendi hikâyemde söz sırası bende!
Kemiklerini ortadan ayıracağını sandığı sancılar yavaşça çekilirken kızıl bilyelerin basamaklardan usulca indiğini gördü. Çoğalmışlardı. Ayakkabısının etrafında kocaman kırmızı bir halka oluşturdular. Selma bir gayretle doğrulup bilyelerin üzerine basarak kendini apartmandan dışarı attı.
Ona şaşkın şaşkın bakan taksicinin eline içinden eşyalar sarkan çantayı tutuşturup kendini arka koltuğa attı. Tam kapıyı kapatacaktı ki, apartmandan ona doğru hoplaya zıplaya gelen bilyeleri gördü. Selma bir hışımla kapıyı kapattı. Nafile, kapı kapanmadan içeri sızmışlardı. Ayağının altında küçük bir gölcük oluşturdular önce, ardından birer ikişer koltukların altına, döşemelerin aralarına dağıldılar. Taksinin camlarından kan bilyeleri süzülüyordu.
Kısa sürede hastaneye ulaştılar. Selma, beyaz ayakkabılarının altından asfalta dökülen bilyelere aldırış etmeden giriş kapısına yürümeye başladı.
İlk müdahale yapılırken, herkes dışarıda kalmıştı artık. Bilyeler hariç. Oraya da sızmanın bir yolunu bulmuşlardı. Üstelik her geçen saniye su maymunu gibi şişiyor, çoğalıyorlardı. Selma’nın ayak bileklerinden bacaklarına doğru tırmanışa geçmişlerdi çoktan.
Doğumhanenin soğukluğu bir anlığına içini ürpertse de serinkanlılığını korumaya devam etti. Gözleri, odayı dış dünyaya bağlayan pencereye kaydı. Camın önünde kızıl renkli yoğun akışkan bir perde salınıyordu. Bilyeler bir camın arkasında, bir perdenin altındaydılar. Bilyeler her yerdeydiler. Selma onları görmezden gelmeye devam etti. Dişleri birbirine kenetlenmişti. Kasıklarından öyle derin bir sancı yükseldi ki sedyenin demirlerini çekip çıkaracak kudrete yüceltti Selma’yı. Parmaklarıyla sıkıp avucunda bir kâğıt gibi kırışıp buruşturduğu beyaz çarşaf her geçen dakika bilyeler tarafından kuşatılıyordu.
Dalga dalga gelen iki sancı arasında nefesini toparlamaya çalışırken anne ve babasının baş ucundaki sandalyelerde oturduklarını gördü. Ne işleri var burada? Ne hakla gelirler şimdi yanıma? Ne iyi günümde ne zor günümde yanımdaydınız. İstemediğiniz biriyle evlenmek miydi tek suçum? İnsan evladına sırt döner mi? Daha on sekizimdeydim ben. Hata yaptım, kabul. Ama siz yol gösterecektiniz. Siz elimi bıraktınız, ben düştüm. Neden tutmadın elimi anne? Peki sen baba?
Alnı, saçları terden sırılsıklam olmuştu. Şimdi de gözyaşlarıyla yıkanıyordu mora çalan yanakları. Ama artık kimseye ihtiyacım yok. Kendi hikâyemi kendim yazacağım! Derin derin nefes alıp verdikten sonra üstündeki çarşafı fırlatıp attı, kızıl bilyelerin bir kısmı yere saçılıp yok oldu.
Biraz olsun rahatlamıştı. Bardağa uzanmıştı ki yeni boşandığı eski kocası belirdi bu defa kapıda. Ne de olsa Selma’yı çok sevmişti. En kıymetlisiydi. On sekizindeyken onu güzel sözlerle kandırmamıştı mesela. Evlenince eğitimine devam edersin, deyip evlendikten iki ay sonra da bin bir zorlukla kazandığı eğitim fakültesine gitmesine mâni olmamıştı. Bu yüzden ailesiyle arasının açılmasına da sebep olmamıştı tabii. Zaten sorumluluk sahibi bir adamdı, Selma’nın elini sıcak sudan soğuk suya değdirmemişti. Kendine saygısı olan, anlayışlı da bir eş olduğu için, onun görüşlerine çok değer vermişti. Yazları plajda kumdan kaleler yapıp kışları sobada kestane kavurmuşlardı. O güzel yüzüne bir fiske vurmamıştı. Elinden tutup onu lunaparka bile götürmüştü. Ne güzel... Gerçekten her şey böyle olmuştu. Selma’nın çığlıkları boğazını yırtarken karşısındaki gölge bir görünüp bir kayboluyordu. “Defol! Seni de istemiyorum artık. Yeni hikâyemde sana da yer yok.” O bağırdıkça kızıl bilyelerle kaplı perde yavaş yavaş döküldü, odaya gün ışığı girmeye başladı.
Yorgun başını yastığa dayadı. Papatya tazeliğinde bir el ıslak saçlarını okşamaya başladı. Beyaz bir güvercinin kanadından atlayıp Selma’nın baş ucuna konuvermişti çocukluğu. Dokunmaya kıyamayacağı kardan yumakları ruhuna doladı. Kökleri küçüklüğünün toprağına uzanan bir aşinalıktı bu. Erik ağacının tepesinden aşağı bakınca yaşadığı korku, “Sen yaparsın kızım” sesi, 23 Nisan kutlama töreni, unutulan bir şiir, kapalı gözler, kendine hatırlattığı dizeler... Belli ki yine kendi sırtını sıvazlamaya gelmişti. Ayağındaki yaraları saran bu süt beyazı merhamet, çorak topraklara sızan can suyu oldu.
Vakit gelmişti, hissedebiliyordu Selma. Doktor, suyun dibinden konuşur gibi boğuk bir sesle son bir kez kuvvetlice ıkınmasını istedi. Selma sedyenin demirlerine inançla asıldı. Son bir gayret, son bir ıkınma. Ve sonra bir mucizenin son hamlesi... Ellerinde minik Selma’nın elleri… Ciğerlerine dolan ilk nefesle, geride kalan son kızıl bilyeler de pencereden usulca çekilip kayboldu.
Semra Üstün




Yorumlar