top of page

Öykü- Elif Asma Kurt- Kul Ömer

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Seyit Lütfullah Efendime,

Doğduğum gün büyük İstanbul depreminin ardından başlayan yangının on ikinci günüymüş. Kıvılcımlar bir evden diğerine fukara çocuğu yılışıklığıyla sıçrarken, sancılar içindeki annem beni zor bela dünyaya getirmiş. O sırada, yanı başımızdaki evin külleri toprağa karışıyormuş. Oğlu olmasının gururuyla tüm semtte lokmalar döktüren babamın sevinci, aylar geçtikçe önce korkuya, sonra kedere dönüşmüş. Gelişmeyen uzuvlarımın sıkıntısı yetmezmiş gibi, sırtıma peydahlanan kamburla birlikte babamın utancı da büyüdükçe büyümüş.

Annem, “Dumanların etkisinden böyle oldun oğlum,” derken, babam, “Gâvur eniği olduğundan,” diye kestirip atardı konuyu. Hangisinin doğru olduğunu bilmem ama cüceliğime ek olarak sırtımdaki koca kambur ve kısa gövdemin üzerinde karpuz gibi başımla, insan içine çıkamayacak bir mahlûkattım. Babam eve geldiğinde, uyuyor olsam bile uyandırılıp yanına çağrılırdım. “Dön bakalım,” derdi. Etrafımda defalarca dönmekten sarhoş olurdum, o ise bunu kahkahalarla izlerdi. En sonunda aciz bedenim yere yığılır, babamın kahkahalarını gözyaşlarım bastırırdı.“Koskoca Seyitler soyundan çıkana bak! Gâvurlara gönül verirsen olacağı buydu,” derdi anneme bakarak. Ben annemin beni kurtaracağını beklerken o endişeli gözlerle babama bakardı.

Eczacı Aristidi Efendi’nin yanına çırak olarak götürüldüğümde on dört yaşındaydım. Aristidi Efendi beni baştan aşağı süzdükten sonra, “Ne işime yarayacak bu?” dedi. Annem, “Sana yalvarıyorum, evliliğim bozulacak, yoksa kötü yollara mı düşeyim istersin?” diye yalvarırken ben kapı önüne çıkıp kalabalık caddede gelen geçeni izlemeye başladım. İlk kez bu kadar çok insanı bir arada görmenin şaşkınlığı içindeydim. İçlerinden bazıları beni işaret ederek yanındakini dürtüyor, bir mahlukat görmüş gibi korkuyla birbirlerine bakıyorlardı. Ne yapacağımı şaşırmış halde dikilirken annem elimden tutup hızla içeri soktu beni.

“Bu senin Aristidi amcan, oğlum. Onun yanında kalacaksın, sana meslek öğretecek. Sen de geceleri burada kalıp dükkânına sahip çıkacaksın. Ben her hafta gelip seni göreceğim,” dedikten sonra dükkândan ayrıldı. Bana tuhaf tuhaf bakan bir adamın çırağı olmuştum bir anda. Yüzüne bakmaya bile çekiniyordum.

“Al bakalım şu süpürgeyi, dükkânın önünü süpür,” diyerek elime tutuşturduğu boyum kadar süpürgeye bakakaldım. “Ne duruyorsun, sağır mısın yoksa?” Ağır hareketlerle dışarı çıktım ve alaycı bakışlar eşliğinde yeri süpürmeye başladım. Saatlerce durmadan süpürdüm, bir tek bizim dükkânın önünü değil, yandaki kumaşçının da kapısını süpürdüm. Aristidi Efendi’nin, “Oğlum akıl fukarası mısın sen?” diyerek şaşkınlıkla bana baktığını görünce durdum ancak. Şaşkın bakışları şimdi acımayla tiksinti karışımı bir hâl almıştı. “Kapatıyoruz artık. Gel sana yatacağın yeri göstereyim.” Dükkânın içinden arkaya açılan bir kapıyı açıp, “Burada yatar kalkarsın. Geceleri gelip çalışıyorum, sen köşende sesini çıkarmadan uyursun,” dedi. İçerisi imbikler, kazanlar, adını bilmediğim türlü eşyalar ve rengarenk tozlarla doluydu. “Ben gidiyorum, birkaç saate gelirim,” dedikten sonra çıktı ustam. O çıkar çıkmaz kendimi köşedeki şilteye bıraktım. Yorgunlukla gözlerimi kapadığım an ustamın aslında iyi biri olduğunu düşündüm. En azından babam gibi benimle sürekli dalga geçmiyordu.

Aristidi Efendi geceleri ön tarafı kapatıp arka tarafa geliyor, tuhaf sıvıları birbirine karıştırarak deneyler yapıyordu. Gizlice onu izliyor, varlığıma dair en ufak bir belirti göstermiyordum.  Gündüzleri de tek istediği, işlerimi bitirir bitirmez ayak altından çekilmemdi. Vaktimin çoğunu laboratuvarda aletlere dokunarak, ustamın yaptıklarını tekrarlayarak geçiriyordum. 

Bir gece ustam yine laboratuvarda çalışırken uzun cübbeniz, aksayan bacağınız ve akmış gözünüzle siz girdiniz içeri. Ne yalan söyleyeyim, görünüşünüz bende korku uyandırmıştı ilk başta. Bana mahlukat gibi bakan bakışların aynıyla, yatağımda sizi izledim. Ustamın sürekli etrafı kolaçan etmesinden, seğiren gözlerinden okunan huzursuzluğundan bunun gizli bir buluşma olduğunu anlamıştım. Nefesimi tutmuş, korku içinde her hareketinizi, her sözünüzü pür dikkat takip ediyordum. Elinizde salladığınız yazmalarla, sağlam gözünüzü kocaman açmış bağırmaya başladınız birden.

“Sen gaip alemle mücadeleler veren Seyit Lütfullah’ın sözünden çıkıp kendi başına iş mi yapıyorsun?”

Ustam panikle, “İftira efendim iftira!” diye bağırdı.

“Kayser Andronikos’un hazinelerini kazma kürek aradığın, bana öte âlemden söylendi; sen buna yalan mı diyorsun? Ben sana formülleri verdim, becerip yapamıyorsun da hazıra konma peşinde dolanıyorsun öyle mi? Bir daha sözümden çıkarsan alırım elinden tüm formüllerimi!”

Heybetli sözleriniz, kendine güvenli tavırlarınız karşısında dış görünüşünüzden azade kusurları silinmiş yüce bir kişilik görmüştüm. Hele Aristidi Efendi’nin büyümüş göz bebekleri ve kıpkırmızı suratını görünce, ne denli mühim bir şahsiyet olduğunuzu anladım. İşte o zaman karar verdim. Ben de sizin gibi olacaktım.

Babamın neden, “Seyitler soyundan böyle adam çıkmaz,” diye kahırlandığını da o zaman anladım. Demek asıl seyitler böyle oluyordu.

Görünüşünüzün ardına saklanmadan bu denli kudretli olmanız, insanları böyle dize getirebilmeniz beni büyülemişti. Yıllarca gizlendiğim kamburumun gölgesinden çıkma cesaretini siz verdiniz bana.

Ruhumda bir ateş yaktınız, yüce insan. Bu ateş, önce suretimde, nihayetinde ise elimde vuku buldu. Sonraları sizi her yerde gizlice izlemeye başladım. Hayri İrdal ile yaptığınız Etyemez, Eyüpsultan ve Vaniköy gezilerinde, aksayan bacağınızla ilerlerken, ben gölgeniz olarak ardınızdaydım.

Abdülselam Bey, Naşit Bey ve Aristidi Usta ile olan sohbetlerinizi ve dostluğunuzu hoş görmekle beraber, neredeyse yaşıt sayıldığımız Hayri İrdal ile muhabbetinizi hiç anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Onun sünepe, manasız ve silik kişiliğiyle, kâinatın sırrını elinde tutan yüce bir insan olan sizinle nasıl dostluk kurabildiğini kavrayamıyordum. Onunla geçirdiğiniz saatleri ölesiye kıskandığımı belirtmek isterim.

Nereye gitseniz peşinizden gider, konuşmalarınızdan sizi daha iyi tanımaya çalışırdım. Öte âleme gidip döndükten sonra orada neler gördüğünüzü anlatırken, gözlerimden istemsizce yaşlar süzülürdü. Geçmişinize yönelik merakım beni on yıl kadar önce vaizlik yaptığınız Arap Camii’ne kadar götürdü günün birinde. Fakat orada, adınızı sorduğum herkes cin çarpmışçasına benden uzaklaştı. Zor bela konuşabildiğim yaşlı bir adama, “Yanık sesiyle okuduğu Kur’an her yerde dillerde, nasıl tanımazsın bey amca?” diye neredeyse yalvarırcasına sordum. “O ecinninin oğlu musun yoksa sen?” dedi. Gözyaşlarıyla eline sarıldım. Bu ne büyük bir lütuf, yüce Rabbim! Görünenin ötesini gören büyük insana benzetilmek! Adam, elini koparırcasına çekip aldı ellerimin arasından. Kaçar gibi uzaklaştı yanımdan.

Fırıncı Ahmet Efendi ile girdiğiniz bir münakaşada oradaydım seyidim. Ettiğiniz bedduaların tutması zaman alacak, siz de bu dertle meşgul olup öte âlemden geri kalacaksınız diye endişelenmiştim. Bütün gece uzandığım çuvalların üzerinde dönüp durdum. Adamın hakkınızda söyledikleri hâlâ kulaklarımda. “Pis düzenbaz.” “Esrarkeş.” “Yalancı.” Saatlerce düşündüm. Size yapılan o aşağılık iftiraların karşılığını nasıl verebilirdim? O gece bana da gaybın kapıları açıldı. Allah, o lanetleri ve bedduaları benim elimle gerçekleştirme emri verdi. Ustamdan gizlice aldığım yanıcıları gecenin karanlığında, Fırıncı Ahmet’in evinin, dükkânının etrafına usulca döktüm. Ardından, beddualarınızın tutması için bir kibrit yakmam yeterli oldu. Ertesi gün tüm İstanbul, sizin lanetinizin ve kudretinizin korkusuyla titriyordu.

Geceleri, sırtımda koca kamburumun üzerine attığım çuvalla sarayınıza gelir, uykunuzda sizi dinlerdim. Yıkık duvarlardan gelen hırıltılarınızda, yanınızda güzeller güzeli sevgiliniz Aselban’ın olacağı korkusuyla mahreminizden uzak durur, yıldızların altında sabahı ederdim. Rüzgârda dalgalanan cübbenizle, hışımla sarayınızdan çıktığınız vakit, sizden kalan eşyalara dokunur, gözyaşları içinde karşınıza çıkacağım ânı hayal ederdim.

Kendini ölümün ve hayatın efendisi addeden yüce insan... İhtiyaçlarını gaipten tedarik ederek yaşamını sürdüren size, maddî dünyadan lazım geleceğini düşündüğüm bazı malzemeleri zaman zaman odanızdaki küplere bırakırdım. Evet, o bendim. Beni tek gören kaplumbağanız Çeşminigar olurdu.

Ve işte o müthiş an! O güzelim camide, kalabalığın arasında ben de vardım. Herkes sizi heyecanla dinliyordu. En ön safta yerimi almış, ağzınızdan dökülecek her harfi, her kelimeyi duymak için size adım adım yaklaşıyordum. Verdiğiniz o muhteşem vaaz… Sözleriniz hâlâ bir bir aklımda.

“İslam âlemi, maddi ve manevi tehdit altında… Bu böyle sürüp gidemez. Mehdi’nin zuhuru yakındır!”

Sözleriniz camide yankılanırken, cemaatten yükselen uğultular gittikçe büyüyordu.

“Delirdin mi Lütfullah Efendi? Allah’ın evinde şirk koşuyorsun!”

Fısıltılar, öfkeyle karışık dualar arasında siz hiç sarsılmadınız. Sakin ama sarsıcı bir sükûnetle döndünüz kürsüye. Ve o müjdeyi verdiniz:

“O mehdi… benim.”

Aman Yarabbi!

Neredeyse düşüp bayılacaktım. Titreyen bedenimle, gözyaşlarım içinde, ayaklarınızın dibine kapanan bendim. Hatırladınız mı beni? Ama sonra… Bir anda üzerinize çullandılar, sizi derdest edip götürdüler. Bazen kendi kendime soruyorum: Keşke gerçeği bu denli yalın söylemeseydiniz… Belki de hakikat, bu dünyaya fazla parlaktı. Ne zaman bir yüce insan gerçeği dile getirdi de dışlanmadı, hırpalanmadı ki? Elbette sizi de…

“Deli,” dediler.

“Meczup,” diye yaftaladılar.

Ve sonunda, Sinop’a sürdüler sizi.

Ustam Aristidi Efendi, simya peşinde koştuğu gece laboratuvarda imbiği patlatıp ateşler içinde kaldığında, ben sizin izinizde sokak sokak dolaşıyordum.

Siz olmasaydınız ben de o alevlerde kül olacaktım. Neyse ki Aristidi Efendi’den gizli kopyaladığım formüllerinizi üzerimde taşıyordum. Onları kurtarabilmiştim.

Sizi Sinop’a gönderdiklerinde, ardınızda kalan cübbenizi ve sarığınızı alıp sarayınıza yerleştim yerleşmesine de… O günden sonra, hayatımın anlamı da sizinle birlikte yitip gitmişti. Emanetiniz Çeşminigar, bir gün sarayınıza geldiğinde, ben günlerden beri yataktan çıkmamıştım. Üstüm başım perişan, bedenim açlıktan tükenmişti. Ve evet… bunu bilerek yapıyordum. Çünkü siz yoktunuz. Çünkü siz olmadan, bu dünyada hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı benim için. Varlık, sizinle anlamlıydı; yokluğunuzdaysa ölüm bile bir teselli gibi geliyordu.

Fakat Çeşminigar’ı görünce, efendimin benden bir isteği olduğunu fark ettim ve silkelenip kendime geldim. Aristidi Efendi’nin yapamadığını ben yapacaktım ve sizin en sevgili kulunuz olacaktım. Formüllerinizi deneyerek aylar boyunca çalıştım, her denememde amacıma biraz daha yaklaştım ve sonunda nihayet başardım. Kâinat var olalı beri insanların peşinde koştuğu şey avucumun içindeydi. Işığıyla gözlerimi kamaştıran altına bakarken aklımda tek bir şey vardı: bu müjdeli haberi size vermek.

Yanıma Çeşminigar’ı da alarak Sinop’a geldim. Evet, sizinle aynı şehirdeyim efendim. Fakat yanınıza gelmeme müsaade etmiyorlar. Bu mektubu iletmesini Çeşminigar’dan istedim.

Siz bu şehirde olduğunuz sürece, ben de burada kalacağım. Beni görmek isterseniz, Çeşminigar mektubunuzu bana ulaştıracaktır.

Kulunuz Ömer.


Elif Asma Kurt

Yorumlar


bottom of page