Öykü- Can Aşır- Kerpiç Ev
- İshakEdebiyat

- 12 dakika önce
- 6 dakikada okunur
Kimi insanlar vardır; kuş tüyü hafifliğinde yaşarken an gelir gözünü bile kırpmadan bir tufan koparır.
Güneş dağların ardından güne veda etmeye hazırlanırken, köyde kalan son kerpiç evlerden birinde oturan Üzeyir, karısının hazırladığı sofrada bağdaş kurmuş, ona baldan tatlı gelen bulgur pilavını iştahla yiyordu. Gülizar evi ikiye bölen perdenin arkasında; yatak odasındaydı. Bir yandan yüklükten döşekleri indirip yer yatağını hazırlıyor, bir yandan da perdenin diğer tarafında kalan salondaki kocasıyla laflıyordu.
Üzeyir, “Gülizar, bir hafta boyunca koynuma girme gık demem ama şu yemeği haftada bir kez olsun yapmayıver kıyameti koparırım,” diyerek karısına takılıyordu.
Gülizar, “Bugün oradan oraya koşturmaktan, iş tutmaktan canım çıktı. Evde bulgur vardı, çabucak onu yapıverdim. Zaten sen de yemek ayırt etmez, taştan yumuşak ne varsa yersin. Yoksa, ben de isterdim kursağından iki tike et geçsin,” dedi.
Üzeyir, “Yok yok… Boş ver eti falan. Her gün bunu yapsan kebap niyetine yerim. Yeter ki senin elin değsin,” dedi, gülüştüler. Üzeyir, ağzını sofra bezine silip, “Eline sağlık,” dedikten sonra somyaya sırtını yasladı. Gömleğinin yaka cebinden çıkardığı sigarasını yakıp içmeye başladı.
Bu kerpiç evde doğup büyümüştü Üzeyir. Rahmetli anne ve babasının, elli beş senelik evlilikleri boyunca oturduğu evdi burası hem de. Köyden ilk kez Bornova’da askerlik yapacağı zaman çıkmıştı. Çarşı izinlerinde gördüğü şehir hayatı öylesine büyülü gelmişti ki köye döndüğünde her önüne gelene, “Göçüp gidecem bu anasını avradını bellediğimin yerinden. Burada onun bunun kapısında marabalık yapmaktan başka bir bok bildiğimiz yok. Şehirde canın mı sıkıldı, git çarşı pazar gez. Hastalandın mı, hastane ayağının ucunda. İşten eve geldin, yorgun argınsın; aç çeşmeyi, yaz kış demeden sıcak su aksın. İnsana kıymet var oralarda,” gibi laflar ediyordu. Birkaç sene sonra komşu köyden kaçırdığı karısının ailesiyle kanlı bıçaklı olunca bunu da bahane ederek daha fazla hır gür çıkmasın diye şehre göçmüştü. Fakat şehir hayatı ne hayalindeki gibi ışıltılıydı ne de geçinmek onun için kolaydı. Köydekinden hallice bir ev kiralamıştı, ne çeşmesinden sıcak su akıyordu ne de kirasını yetiştirebiliyordu. Gıkını çıkarsa kapı dışarı edileceklerini de biliyordu. Elde avuçta yoktu. Aynı sene annesi hayatını kaybetti. Daha kırkı bile çıkmamıştı ki babası da felç geçirip yataklara düştü. Hal böyle olunca babasına bakmak için bir gecede karar vererek, tası tarağı toplayıp, karısıyla birlikte, doğup büyüdüğü eve göçtüler. Böylelikle şehir hayatı da bitmiş oldu.
Gece gündüz kasketini başından eksik etmediğinden, köydeki herkes babasına “Şapkalı” derdi. Civar köylerdeyse “Şapkalı Hüseyin” olarak bilinirdi. Babasının altını temizleyen, ona banyo yaptıran Üzeyir oluyordu. Gülizar ise ev işlerini yapıyor, Üzeyir olmadığı zamanlarda kayınbabasına ilaçlarını veriyor, yemeğini yediriyordu. Şapkalı Hüseyin gelininin bu vefalı davranışına her seferinde ağır aksak, “Allah razı olsun kızım, işin gücün rast gitsin,” diye dualarla karşılık veriyordu. Gülizar, “Sen de benim bir atamsın, büyüğümsün baba,” diyerek kayınbabasının mahcubiyetini gidermeye çalışıyordu. Bu bakım süreci bir sene sürdü sürmedi, Şapkalı Hüseyin rahmetli oldu. Geriye bir an olsun başından çıkarmadığı kasketi kaldı sadece.
İnce sesli bir çocuk, “Üzeyir abiii, Üzeyir abiii,” diye bağırarak avlu kapısına vuruyordu. Gülizar kapının eşiğine çıkıp, avlunun lambasını yaktı. Işık, avlu kapısını tam aydınlatmadığından çocuğun yüzünü net bir şekilde göremedi. Sesinden tahminde bulunup “Kemal sen misin?” dedi.
“He yenge benim. Üzeyir abi evde mi?”
“Hayırdır ne yapacan Üzeyir abini?”
“Alamancı Yılmaz emmi git, dedi, Üzeyir abini çağır, dedi.”
“Tamam gülüm, ben söylerim.”
Çocuk, haberi verdikten sonra koşarak karanlığın içinde kayboldu.
Gülizar içeri girdi. “Duydun mu? Yılmaz emmi gelmiş, seni çağırıyormuş.”
Üzeyir, “Duydum,” anlamında kafasını salladı. Birkaç sigara daha içtikten sonra Alamancı Yılmaz’ın evine doğru yola koyuldu.
Alamancı Yılmaz’ın evinde uzun yoldan yeni gelmiş ailenin telaşı vardı; valizler yerleştiriliyor, temizlik yapılıyordu. Bu curcunanın yanında Yılmaz da terasta oturmuş, geç getirdiği için karısına demediğini bırakmadığı meyve tabağındaki üzümleri hapır hupur yiyordu.
“Yılmaz Emmi, Yılmaz Emmi…”
Yılmaz “Kimsin?” diye cevap verdi.
“Benim ben, Üzeyir.”
“Yukarı gel.”
Üzeyir terasa çıktı, gözlerinin içi gülerek “Hoş geldin emmi,” dedi. Yılmaz oturduğu yerden hiç istifini bozmadan yarım ağızla “Sağ ol, sağ ol, geç şöyle otur,” dedi. Üzeyir’in yüzü soldu. Yılmaz’ın işaret ettiği yere diken üstünde, tedirginlikle oturdu.
“Bak Üzeyir, rahmetli babanla çok zaman geçirdik. Babamın da en sadık adamlarındandı. O yüzden ananla evlendiklerinde başlarını sokacakları bir yer olsun diye şu an oturduğunuz yerde yaşamalarına müsaade etti. Şimdi de karınla oturuyormuşsunuz. Ben yakında Türkiye’ye temelli dönecem, burada hayvancılıkla uğraşacam. Ya oturduğunuz eve kira verin ya da tez zamanda boşaltın. Küçükbaş ahırı yapacam orayı.”
Üzeyir’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Babasının yeni öldüğünü, işlerini doğru düzgün toparlayamadığını, darda olduğunu söylese de Yılmaz hiç oralı olmadı. Üzerindeki beyaz atleti koca göbeğine kadar sıyırmış, kıllarını yolmakla meşguldü. Daha fazla kendisini ezdirmek istemeyen Üzeyir “Tamam emmi, bugün yarın haber ederim sana,” diyerek oradan ayrıldı.
Ay ışığının aydınlattığı karanlık yolda yürüyen Üzeyir, can sıkıntısını dindirmek için art arda sigara yaktı. Böylesi nafile bir çabanın ardından bir nebze olsun dinmeyen sıkıntısını karısına yansıtmamak için eve vardığında hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Gülizar’ın “Ne olmuş, niye çağırmış?” gibi sorularını da bu yüzden cevapsız bıraktı. Tüm kıyafetlerini çıkarıp, dertleriyle birlikte bir köşeye attı. Anadan üryan vaziyette karısının yanına sokuldu. Sigara kokan nefesiyle karısını öpmeye başladı. Bir yandan da nasırlı elleriyle karısının beyaz göğüslerini avuçluyordu. Gözleri baygınlaştı. Nefes alıp verişleri değişti. İnlemeleri evin içini kapladı. Sevişmenin ardından yorgun düşen çift, derin bir uykuya daldı. Gülizar sabahın erken saatinde kalksa da Üzeyir öğlene doğru uyandı. Ağzına bir lokma bir şey koymadan direkt kahvenin yolunu tuttu.
Güneş tam tepedeydi. Öğle sıcağından nasibini alan herkes dili dışarıda geziyor, ufacık da olsa serinleyeceği bir gölge arıyordu. Kahveye vardığında gömleği sırtına yapışmış, alnında boncuk boncuk ter birikmişti Üzeyir’in. Serinlemek için kahvenin ortasındaki tavan vantilatörünün altına oturdu. Keyifsiz halini gören çocukluk arkadaşı Mustafa yanına gelip “Hayırdır Üzeyir? Yüzünden düşen bin parça,” deyince Alamancı Yılmaz’ın kendisine söylediklerini tüm dinginliğiyle anlattı.
Mustafa “Ulan bu ne şerefsizlik! Sizi çıkardığı yere küçükbaş hayvan sokmak da neymiş! Hiç mi hatır gönül bilmez bu adam?” dedi.
İşaret parmağını dudağına götürüp “Şşşşt. Dallandırma, kimse duymasın,” dedi Üzeyir.
“Duyan varsa duysun. O, bunu yapmaya utanmıyor da biz konuşmaya mı utanacaz?”
“…”
“Sen tut, Şapkalı emminin sayesinde Alamanyalara git, bir de dön çoluğunu çocuğunu yıllarca oturduğu evden çıkar. Yok ya!”
“…”
“Alınmaca gücenmece yok Üzeyir. Şapkalı emmi hatayı en başta yaptı. Öz mü öz babası siktiri çektiğinde buna elinde avucunda ne varsa verip Alamanya’ya gitmesine yardım etmeyecekti. ‘Uçkurundan düştüğü babası sahip çıkmamış bu ite ben ne diye sahip çıkayım’ diyecekti.”
“Biliyorum Mustafa biliyorum. Zamanında, ‘Yapma etme, bu Yılmaz’ın ciğeri beş para etmez’ diye çok uyarmışlar da hiçbirine kulak asmamış bizimki. Hacı baba tekkesi ya! Elinde avucunda ne varsa vermiş. Uyaranlara da ‘Karışmayın siz, babasının hatırına veriyom. O olmasaydı avradımla tarlada, bahçede yatacaktık. Sayesinde kötü de olsa bir evimiz oldu’ dermiş. Al sana ev! Tövbe tövbe kızamıyorum da rahmetliye.”
“Yanlış anlama da Üzeyir, o eve it bağlasan durmaz. Ananla babanın öyle bir evde yaşamasına müsaade ettiyse hayrına etmedi. Şapkalı emmi, eli ayağıydı o adamın. Bağa bahçeye hep baban koştururdu. O adam da biliyordu, baban olmasaydı işlerinin aksayacağını.”
Mustafa’nın söylediği bu sözler Üzeyir’in kasvetini daha da artırmıştı.
“Ah ulan ah… Musibetin daha kaç türlüsü gelecek başıma. Elin beş kuruş etmez adamına ağız eğer olduk. Kıyıda köşede biraz birikmişim olsaydı, o hınzıra o lafları ettirir miydim? ‘Başlarım lan sana da boktan evine de’ deyip esip gürlerdim. Ama şu olmaz olasıca yokluk insanın elini kolunu bağlıyor işte,” der demez masaya bir yumruk vurarak hıncını çıkardı.
“Ben ayak yoluna gidiyorum,” deyip masadan kalktı Üzeyir. Kahvenin kokudan girilmesi zor olan derme çatma tuvaletinde işemeye başladı. Dışarıda kim var kim yok cümle âlemin sesi tuvaletin içerisine doluyordu.
“Yahu bu Alamancı Yılmaz ne alçak herifmiş.”
“Yeni mi öğrendin?”
“Biliyordum da kirvem bu kadarını da beklemiyordum.”
Tuvalette işi biten Üzeyir, kötü kokuya rağmen içeride kalıp, Alamancı Yılmaz’la ilgili konuşmalara kulak kabarttı.
“Hayırdır kirve, nerden geldi aklına bu Yılmaz?”
“Bu kanı bozuk, dün gece haber salmış bir sabiyle. Varsa taze süt istiyormuş.”
“Zaten köylünün içine çıkmaz, hep elin çocuklarıyla haber salar.”
“Neyse kirvem, ben de akşam sağdığım sütü götürdüm. Hem ‘hoş geldin’ derim hem de sütü veririm diye düşündüm. Kapısına vardım ki bunun kart sesi, teee dışarıya kadar geliyordu ‘Oğlunun kaçırdığı kıza ara sıra kendisi de yanaşaydı, Şapkalı şimdi dipdiri olurdu’ diyordu. Ben de kendi kendime ‘Bu namussuza değil süt, kesip attığım tırnağımı vermem’ deyip geri döndüm.”
Konuşulanları duyan Üzeyir öfkeden deliye döndü. Tuvaletin kapısını hışımla açtı. Önüne ne çıktıysa yıktı geçti. Naralar atarak evine doğru koştu. Kahvedekiler hayretler içerisinde arkasından bakakaldı.
Üzeyir, evin kapısını kırarcasına açtı. Gülizar’ın yüreği ağzına geldi. Döşeklerin altında saklı tabancasını aldı. Mermilerini kontrol etti. Gülizar bir şeylerin ters gittiğini, Üzeyir’in başına bir bela alacağını anladı. Telaşlandı. Ağlamaklı oldu. “Ne oldu Üzeyir, kim ne etti sana da böyle deliye döndün?”
Üzeyir’in kulağı hiçbir şeyi duymuyor, gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Evden, geldiği gibi hışımla çıktı. Gülizar, arkasından koşup, kocasını durdurmaya çalıştı. Ağlayarak “Kurban olayım yakma kendini, kim ne etti sana?” dedi. Üzeyir “Çekil kız önümden,” diyerek kolundan tuttuğu gibi Gülizar’ı yere çaldı.
Kızgın bir boğa gibi Alamancı Yılmaz’ın evine gitti. Evde yoktu Yılmaz. Orada bağırdı çağırdı, dışarıya çıkan olmadı. Küçük bir çocuk olayın nereye varacağını bilmeden, Yılmaz’ın biraz önce kahveye gittiğini ağzından kaçırdı.
Alamancı Yılmaz, dut ağacının gölgesinde tek başına oturmuş, fötr şapkasıyla kendisini yelliyor, bir yandan da buzlu ayranını yudumluyordu. Gösteriş olsun diye taktığı altın yüzükler, kolyeler üzerinde parıldıyordu. Üzeyir’in naraları uzaklardan duyulmaya başladı. Kahvedekiler ayaklandı. Hiç istifini bozmayan Yılmaz, naraların kendisine değdiğini anlayınca paniğe kapıldı. Oturduğu sandalyeyle birlikte titremeye başladı.
Üzeyir, kahvenin önüne geldi. Kan çanağına dönmüş gözleriyle Yılmaz’ı arıyordu. Öfkeden göğsü bir inip bir şişiyordu. Dut ağacının altındaki Yılmaz’ı gördü. Engellemeye çalışanları kollarıyla itti. Küfürler savurdu. Sonra beş el silah sesi duyuldu. Ağaçlara tünemiş kuşlar havalandı. Kahvedekiler kaçıştı. Sandalyeler devrildi. Alamancı Yılmaz, kanlar içinde yere yığıldı. Kan yerde yatağını bulup akmaya başladı. Üzeyir’in ayaklarına kadar geldi. Yılmaz’ın kanıyla kirlenen ayakkabısını çıkaran Üzeyir, evine; karısına doğru yalın ayak yola koyuldu.
Can Aşır




Yorumlar