Öykü- Cindi Yıldırım- Necla’nın Huzursuzluğu
- İshakEdebiyat

- 6 dakika önce
- 4 dakikada okunur
Necla, bir sabah uyandığında içine bir sakinliğin yerleşmiş olduğunu hissetti. Kırışmış elleri ile yavaşça pencereyi açtı. Bir an ekşi bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturdu, ardından yüzü tekrar eski haline döndü, hatta gülümsemeye yakın bir yüzle gökyüzüne uzandı bakışları. Dünyadaki tüm maviliği giyinen gökyüzü, mavi mavi gülümsüyordu. Baharın ılık havasını kana kana içine çekti. Bahçedeki kavak ağacından ayrılan yaprağı yere ulaşana kadar takip etti. Rüzgâr incecik sesi ile kulaklarını yaladı, tüyleri diken diken oldu. Eşinin ardından bıraktığı boşluğun vermiş olduğu acı, ince bir sızı olarak yüreğinin her köşesinde hep tazeliğini koruyacaktı. Hayata bir şekilde tutunacaktı, eşi ile bu evdeki her köşeye sinmiş anılarına, duvarlarına sinen sesine, fotoğraf karelerinde dondurdukları sevgilerine, gözlerinin önünden hiç gitmeyen bakışına, gülüşüne tutunacaktı. O sabah eve gelen kızı Canan, annesindeki bu farklılığı gördüğünde sevinçten havalara uçtu, sıkı sıkı sarıldı annesine, derin bir oh çekti.
Necla`nın hep ‘Münir Bey’ diye seslendiği rahmetli eşi, bir sonbahar mevsiminin ilk yaprakları sokakları baştanbaşa boyarken, evde televizyon izlediği koltukta, hiçbir hastalığı yokken, elini kalbine götürdükten birkaç saniye sonra ruhunu teslim etmişti. O saniyeden sonra ev denilen çatı, soğuk bir betondan başka bir şey değildi Necla için. Ruhunun derinliklerine doğru giden bir kış mevsiminin ömür boyu süreceği hissi içini ürpertmişti. Eşini kaybettikten sonra kızı ve damadının tüm ısrarlarına rağmen yerinden kalkmadığı gibi, sıkı sıkı yumduğu ağzını dahi açmamış, evinden ayrılmak istememişti. Kızı Canan, haftanın birkaç günü annesine uğrar, bir ihtiyacı varsa karşılar, bazı günler de yatıya kalırdı. Necla, ilk zamanlarda akşama kadar duvarda bulunan tablolara ve güzelce çerçevelenmiş fotoğraflara bakar, gece olduğunda da oturduğu kanepeye uzanıp uyurdu. Kızının yatıya kaldığı zamanlarda tüm gün ev işi yapar, evde başka ses seda olmazdı. Kızı Canan, tüm gün dilinde tüy kalmayıncaya kadar annesini iki kelime etmesi için ikna etmeye çalışır, ancak günün sonunda elinde kalan can sıkıcı koca bir boşluktan başka bir şey olmazdı. Annesinin bu halinden korkan Canan, kaç defa doktora götürmeye çalışmışsa da keçi inadını kıramamıştı. Necla, söylenen her şeyi duymazdan gelir, konuşma yetisini kaybetmiş birinin mahzun sessizliğine bürünür, evin içinde silik bir hayalet gibi dolaşırdı.
Çatıdaki kırık dökük kiremitlerin üzerinde dolaşan kedilerin gece yürüyüşünü dinlemeden uykuya dalmıyordu artık Necla. Gözlerini uzun uzun tavana diker, kedilerin ayak seslerinin tavandan süzülüp üzerine damlamasını sabırla beklerdi. Tıkırtıları duyduktan kısa bir zaman sonra da deliksiz bir uykuya dalardı. Sabahları bahçedeki incir ağacına tüneyen bet sesli saksağanın aralıklarla duyulan ötüşü ile de uyanırdı. Necla, uyandığında her gece rüyasına giren eşini uzun uzun düşünür, gördüğü rüyanın her karesini gözlerinin önüne getirmeye çalışırdı. Günlük ev işlerini hallettikten sonra bazen dışarı çıkıp dolaşır, bazen de evde oturup kitap okur ya da örgü örerdi. Zamanının çoğunu da bahçe işleri ile uğraşarak harcardı. Bu döngünün ömrünün sonuna kadar süreceğini ümit ediyordu Necla.
Soğuk bir sonbahar gününde sert bir rüzgâr bahçedeki yapraksız ağaçları sallayarak tembellik ediyordu. Havlayan köpeklerin ve sertçe esen rüzgârın sesi akıp giden zamanın ardından sürüklenip siliniyordu. Zaman aktıkça her şey bir parça eksilecek, silinecek, yaşlanacak ve ağır ağır yok olacaktı. Pencere önünde dışarıda akan zamanı seyrederken her şey gibi bir parça daha yaşlandığını hissetti. Sessiz ve sakince evin kuytu bir köşesinde hep beklemişti yalnızlık, geleceğini biliyordu, adı gibi emindi. Yalnızlık, habis bir ur gibi halka halka genişliyor, her boşluğu doldurmaya, her yere ulaşmaya çalışıyordu. Necla, uzun zamandır içine yerleşmiş olan sakinliğin yerle bir olduğunu, koca bir boşluğun içinde silik bir gölge gibi yaşayıp gideceğini hissetti. Daha etrafı karanlık basmadan içi kararmaya ve bunalmaya başladı, gecenin bitmesi için dua edecekti.
Canan eşi ile birlikte, bahçedeki taşlı küçük yoldan geçip kapıyı çaldığında, isteksiz birkaç bulut, ağır hareketlerle gökyüzüne doluşuyordu. Birazdan ince, bulanık ve yorgun bir yağmurun şehrin kocamış ve kirli yüzüne ineceği hissi veriyordu insana. Çaldığı kapının açılmadığını gören Canan, endişeli bir yüzle kocasına döndü. Bir korkunun dolandığı elleri titreyerek çantasındaki anahtarı kavradı, kapının deliğini birkaç denemeden sonra bulup açtı. Temkinli adımlarla içeri geçtiler, evdeki her eşyanın yere saçılmış bir halde görünce donakaldılar. İçerisi küçük bir savaş alanı gibiydi, tüm çekmeceler açılmış, her şey birbirine girmişti. Anlaşılan hırsız umduğunu hemen bulamamış, bulabilmek için de büyük bir çaba vermişti. Annem nasıl oluyor da uyanmamış, diye düşünürken pencerenin önünde öylece uzaklara dalan annesini fark etti Canan. Hemen annesine koştu, iyi olup olmadığına baktıktan sonra sarıldı annesine ağlayarak. Canan annesi ile uğraşırken eşi hemen polisi aradı, kısa bir süre sonra bir ekip eve gelip gerekli incelemeleri yaptı. Polis, hırsızın eşkâli konusunda bir bilgiye ulaşamadı, çünkü Necla, gece boyunca hiç uyanmamış, evdeki onca hengâmeye karşın bir ses de duymamıştı. Polisler evden ayrıldıktan sonra Canan, salona bakıp derin bir iç geçirdi. Annesine dönüp ağlayarak, “Seni bu evde bırakamam artık,” dedi. Necla, hiçbir şey demeden odasına gidip toparlanmaya başladı.
Rüzgârın perdesini araladığı pencereden davetsizce içeri süzüldü ay aşığı. Uykusundan uyandıracağı çiçekli bir kilim yoktu salonda. Kolilenen onlarca anı dilsiz bir şekilde yatıyordu ortalıkta. Bir huzursuzluk içini kemirirken, oturduğu eski püskü koltukta gözleri dolu doluydu. Fermuarı zorla kapatılan, yerde boylu boyunca yatan bir cesede benzeyen bavula bakıyordu. Birazdan patlayacakmış gibi her yanı şişmişti bavulun. Bavulu da kendisi gibi yaşlanmış, yüzüne bakılmayacak duruma gelmişti artık. Eşarbını düzeltip çenesinin altında toplayan Necla, ılık bir yağmurun yağmak üzere olduğu kara gözleriyle gelin geldiği, acısıyla tatlısıyla eşi ile her köşesinde hatıralarının olduğu, azgın bir sel felaketinin yaşandığı bir gecede kızı Canan`ı doğurduğu, büyüttüğü, ansızın kocasını kaybettiği ve kocasının gidişinden sonra iyice yaşlanan evine bakıyordu. Mutluluğu ve huzuru olabildiğince tattığı bu evden ayrılmak, en önemlisi de eşi ile olan anılarını bırakmak bedeninden bir parça alınıyormuş gibi hissettiriyordu.
Necla, oturduğu koltuktan dışarı bakmaktaydı, akşamın karanlık damlaları da gecenin yüzüne düşüyordu bir bir. Gözlerini kapatmış, ya gün boyu ağlamaktan bitap düşen gözlerini dinlendiriyordu, ya da unutmaktan korktuğu binlerce hatırasını gözlerinin önünden geçirmekle meşguldü. Gözlerini açtığında kan çanağıydı, tek bir damla akmıyordu, uzaklara dalıp giden gözleri kupkuruydu. Omzunda hissettiği el ile titredi, kocaman açılmış gözlerle kızına baktı. “Hadi anne, gidiyoruz,” dedi kızı. Söylenenleri işitmemiş gibi derinlere baktı gene. Biraz daha yerleşti koltuğa, elleri ve kolları ile sarıldı, tüm benliği ile tutundu, hatta kuruyup tükenen gözyaşları ile sarıldı koltuğa. Kafasını kaldırdığında başını yana devirmiş mahzun bakışlı kızını görünce toparlandı. Eli istemsizce eşarbına gitti, kurumuş göz pınarlarını elinin tersi ile sildi. Ayaklarını sürüyerek kapıya doğru yürüdü, o yürüyünce irili ufaklı yüzlerce hatıra da ayaklandı, kıyıda köşede eskimiş, çok içten gülüşler, bakışlar, sesler de yola koyuldu, onlara ait ne varsa yüklerini sırtlayıp göçe başlamışlardı sanki. Arkasına bakmadan yüreğindeki korkuyla dışarı çıktı. Kapının önünde bekleyen taksiye bindiler, zangır zangır titreyen elleri ile buğulu camı silen Necla, belki de bir daha hiç gelmeyeceği evine baktı son kez.
Cindi Yıldırım




Yorumlar