top of page

Mustafa Bostan- Yaratıcı Öykü Okumaları 12- Sibel Oğuz'un “Sivrisinek” Öyküsü

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 9 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Sibel Oğuz, Annem Zeytin ve Çay ile çıktığı öykü yolculuğunu Bu Hikâye Tutar Canan ile devam ettiriyor. Yeni kitabında öykü sayısı ilk kitabına göre daha az. Bu tercih daha yerinde olmuş çünkü ilk kitabı bir öykü kitabına göre fazla hacimliydi.

Bu Hikâye Tutar Canan’da öyle bir öykü var ki derin okumaya oldukça müsait: “Sivrisinek” Öykü bir sivrisineğin ağzından anlatılan alegorik yoğunluğu yüksek bir öykü. Sibel Oğuz’un öykünün merkezine yerleştirdiği sivrisinek ile derviş/ressam ya da ressam/derviş yoğun semboller içeren karakterler. Bundan dolayı de bu öykü özellikle tasavvufi bir gözle yeniden okunmaya oldukça uygun.

“Sivrisinek” öyküsünün, yüzeyde minik bir canlının bir dervişle karşılaşmasını anlatıyor gibi görünse de derin okuma yapıldığında tasavvufi düşüncenin temel meselelerini tartışan sembolik anlatı olduğu anlaşılır. Öykü küçük bir sivrisineğin anlatımıyla ilerler ancak anlatıcı yalnızca biyolojik bir varlık, sade bir hayvan değildir. Burada sivrisinek nefsin, arzunun, şeytani dürtünün ve her şeyden önemlisi insanın içindeki karanlık çekimin sesidir. Öykünün merkezindeki diğer karakter derviş ise sabır, hoşgörü ve manevi arınma iddiasında bulunan insanlığı temsil eder. Bu iki figür arasındaki gerilim aslında tasavvufun en temel çatışması olan nefis ile hakikat arayışının çatışmasının görünmez halleridir.  Öykünün daha ilk cümlesi bu çatışmanın çerçevesini çizer: “Zafer, tarafını güçlüden yana seçer.” Bu ifade, dünyevi düzen yasasına işaret eder. Güçlü olan kazanır; zayıf olan ezilir. Oysa tasavvuf, gücün değil teslimiyetin ve sabrın üstünlüğünü savunur. Sivrisinek, dünyanın yasalarını kabul ettiğini söylerken aslında güç düzenine teslim olmuş bir bilinci temsil eder. Derviş ise görünürde bu düzene karşı alternatif bir manevi alan kurmaya çalışır.

Öyküde sivrisineğin kendini konumlandırma biçimi son derece dikkat çekicidir. “Bütün savaşlar gürültüsüz başlar, öyle değil mi?” ifadesi, onun varlığını bir savaş metaforu içinde tanımladığını gösterir. Tasavvufta “cihad-ı ekber” olarak bilinen büyük mücadele, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaştır. Bu öyküde savaş, dışsal bir meydan muharebesi değildir. Asıl savaş bir alnın ortasına konma anında yaşanan içsel bir sınavdır. Sivrisinek, dervişin alnına konduğunda aslında onun sabrını, tahammülünü ve manevi derecesini sınar.

Sibel Oğuz öyküye derin semboller de yerleştirmiştir. Bu sembollerden en önemli de şüphesiz “vav” harfidir. Dervişin elinden düşen boyanın vav harfine dönüştüğü belirtilir. “Fırçadan yere bir damla boya aktı. Vav harfine dönüştü. Dervişin başı yere eğildi.” Tasavvuf geleneğinde vav harfi tevazunun, kulluğun ve insanın Allah karşısındaki eğilmişliğinin sembolüdür. Vav, şekil itibarıyla da eğilmiş bir bedeni andırır. Bu sahnede dervişin başının yere eğilmesi, zahirî bir hareket olmanın ötesinde, sembolik bir hatırlatmadır. Hakikate ulaşmanın yolu kibirden değil, boyun eğmekten geçer. Sivrisinek, istemeden de olsa dervişe bu sembolü gösterir. Böylece küçük ve “pis” görülen bir varlık, manevi bir işaretin vesilesi olur.

Öyküdeki en dikkat çekici cümlelerden biri şudur: “Bir sinekten ahlak kurallarına uyması beklenir mi?” Bu soru aslında dervişe yöneltilmiş bir sorudur. Çünkü ahlak iddiası olan odur. Sivrisinek, doğası gereği kan emmek ister, bu onun fıtratıdır. Nefis de böyledir, arzu eder, ister, yönelir. Tasavvuf, nefsin varlığını inkâr etmez; onu terbiye etmeyi amaçlar. Bu bağlamda sivrisinek, nefs-i emareyi, derviş ise nefsini terbiye etmeye çalışan insanı temsil eder. Ancak öykü ilerledikçe dervişin bu terbiyeyi henüz tamamlamadığı anlaşılır. Sivrisinek alnına konduğunda, “elini alnına çarptı, öfkelendi.” Sabır makamında olması beklenen biri için bu tepki bir eksikliktir. Öyküde geçen “şeyh” göndermesi de bu bağlamda önemlidir: “Şeyhi bu makama ulaşmanın yolunun hoşgörü ve sabırdan geçtiğini defalarca söylemişti.” Tasavvuf yolculuğunda mürşid-mürid ilişkisi merkezi bir yere sahiptir. Şeyh, müridine nefsini nasıl terbiye edeceğini öğretir. Ancak bilgi, her zaman hâle dönüşmez. Derviş, şeyhinden sabrı duymuştur fakat sinekle imtihan edildiğinde bunu pratiğe dökemez. İşte bu noktada öykü, tasavvufî söylemin romantik bir ideal olarak kalıp kalmadığını sorgular.

Sivrisineğin arzusu öyküde açıkça dile getirilir: “Bir sivrisineği ölüme arzuları çağırır.” Bu cümle nefsin trajedisini özetler. Nefis, sonunun ölüm olduğunu bilse de arzusundan vazgeçmez. Tasavvuf düşüncesinde nefsin en temel özelliği budur; doyumsuzluk. Sivrisinek, öleceğini bilir; fakat “günahlardan arınmış bir kan” arzusu onu geri döndürmez. Buradaki “arınmış kan” ifadesi ironiktir. Derviş, zahiren arınmış bir figürdür ancak içindeki huzursuzluk ve öfke, onun henüz tam arınmadığını gösterir. Sivrisinek temiz kan ararken aslında insanın içindeki çelişkiyi açığa çıkarır.

Sibel Oğuz’un öyküye yerleştirdiği bir diğer sembol atlardır. At sembolü de tasavvufî bir bağlamda değerlendirilebilir. Derviş, atları beyazdan kırmızıya, kırmızıdan beyaza boyar. Beyaz saflığın, kırmızı ise kanın ve tutkunun rengidir. Dervişin atlar üzerinde yaptığı bu değişim, iç dünyasındaki dalgalanmayı yansıtır. Gerçek dünyada değiştiremediği düzeni resimde dönüştürmeye çalışır. Ancak bu dönüşüm yüzeyseldir. Nefisle yüzleşmeden yapılan her değişim, sadece renk değiştirmeye benzer. Bu nedenle dervişin sanatı bir arınma değil, bir kaçış alanı gibi görünür.

Öyküdeki bir diğer sembol ise zamandır. “Derviş duvardaki saati indirdi ve pilini çıkardı.” Saatin pilinin kanepenin altına yuvarlanması ve “bir toz yumağının onu sarmalaması” zamanın dünyevî akışının kesintiye uğraması anlamına gelebilir. Tasavvufta hakikate ulaşma anı, kronolojik zamanın dışına taşar. Ancak burada zamanın durdurulması bilinçli bir tefekkür hâli değil, rahatsızlıktan kaçış gibi sunulur. Derviş, sineğin vızıltısına tahammül edemediği için zamanı susturur. Bu, içsel sükûnetten ziyade dışsal kontrol çabasıdır.

Öykünün sonuna doğru yaşanan ölüm sahnesi tasavvufî açıdan çarpıcıdır. Sivrisinek, “Arzuladığım anın beni ölüme götüreceği gerçeğiyle karşı karşıyaydım” der. Bu, nefsin son sınırıdır. Derviş ise sineği öldürdüğünde “elini kana bulamış” olur. Burada kan yalnızca fiziksel bir iz değildir, manevi bir lekedir. Bir Allah dostunun makamını tehlikeye atması, sabır imtihanını kaybetmesidir. Sivrisineğin ölümü, dervişin zaferi değildir aksine onun eksikliğinin ifşasıdır.

Öykünün en ironik cümlelerinden biri şudur: “Dünyayı değiştirmenin yolunun bir sivrisinekten geçtiğini anlamanın derin huzuru yayıldı alnına.” 

Bu ifade iki şekilde okunabilir. Birincisi, küçük görülen şeylerin insanı dönüştürme gücüne sahip olduğu gerçeğidir. Tasavvufta her varlık, Allah’ın bir tecellisidir. En küçük mahlûk bile bir ders taşıyabilir. İkincisi ise dervişin bu olaydan yanlış bir sonuç çıkarmasıdır: Sanki dünyayı değiştirmek için önce sineği öldürmek gerekiyormuş gibi bir yanılsama. Bu ikinci okuma, dervişin hâlâ nefsini tanımadığını gösterir.

Son sahnede “heykelcik donuk elleriyle tanrısına dua ediyordu” ifadesi, cansız olanın bile bir bilinç kazanmış gibi tasvir edilmesiyle, manevî atmosferi yoğunlaştırır. Ancak bu dua, bir kurtuluş getirmez. Sivrisinek ölür, derviş ise huzurla değil, tiksintiyle bakar cesede. İçindeki şeytan “sinek küçük ama mide bulandırır” derken aslında kendi içindeki rahatsızlığı dışsallaştırır. Tasavvufî anlamda gerçek arınma, kötülüğü dışarıda değil, içeride aramakla mümkündür.

Sonuç olarak sivrisinek nefsin sesi olarak ölür; fakat ölmeden önce dervişin sabrını sınar ve onun manevi eksikliğini görünür kılar. Derviş ise zahiren galip gelir; ancak tasavvufî ölçütle bakıldığında bu galibiyet tartışmalıdır. Çünkü hakiki zafer, nefsini öldürebilmekte; küçük bir sineğe karşı bile merhamet ve sabır gösterebilmektedir.


Mustafa Bostan

Yorumlar


bottom of page