Hava Kantar Yıldırım Yazdı- İnsanın İçinden Sızanlar ve Birbirine Tamlanan Günahlar
- İshakEdebiyat

- 10 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Elmas Tunç'un ilk öykü kitabı "Zincirleme Günah Tamlaması" geçtiğimiz ay Metinlerarası Kitap etiketiyle yayımlandı ve okuruyla buluştu.106 sayfalık kitapta on iki öykü bulunuyor. Eserin ismi ve kapağı, birbirine uyumuyla dikkat çekerken öykülerin teması da okuru günah işlemeye değil, işlenen günahları gözler önüne sererek tanık olmaya davet ediyor.
Girişteki iki epigraf da benzer biçimde eserin bütünüyle uyum içinde. Kapaktaki günahkârların cinsiyetleri, mesnetsiz bir feminist öfkenin tezahüründen çok ötede. Hırsların vahşice yarıştırıldığı tüm savaşlarda, canice yapılan etnik temizliklerden en büyük payın kadınlara ve çocuklara dağıtıldığını düşünürsek görselin bu bağlamda isabetli bir seçim olduğunu söylemek mümkün.

Tunç, öykülerinde günlük meselelerden ziyade büyük travmalara, bireyselden çok toplumsal çürümüşlüğe işaret ediyor. Kirli düzenin ardındakine dikkat çekmek için sımsıkı tutturulmuş paslı cıvatayı yerinden oynatarak okurun alt metne bakıp geçmesini değil, görmesini ve sorgulamasını istiyor.
Özetle, yazarın üslubu, uysal bir gülden ziyade ayrıksı bir dikeni andırıyor. Tunç'un kullandığı dil; sert, sarsıcı, ama aynı zamanda şiirsel. Bu açıdan bakıldığında Mine Söğüt'ü hatırlatıyor. Bununla birlikte bilinçli bir nesnellikle ele alınmış söz oyunları, işlevsel, imgesel karakter isimleri, birbirinden farklı anlatıcılar dikkat çekiyor. Karakterlerin sesleri, okurken birbirine karışmıyor. Yazar, kendini geri çekerek okuyucusuna alan açıyor. Böylece okuma süreci sekteye uğramıyor.
Elmas Tunç, dili istediği gibi eviriyor, çeviriyor. Bastırılmış yaraları cesurca kanatarak okuruna yüzleşme imkanı sunuyor. Metafor, imge, alegori konusunda da oldukça cömert bir yaklaşımı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum, her ne kadar metinde yoğunluğa neden olsa da okuyanı yoracak düzeyde değil tabii ki. Merak unsuru da ustaca tetiklendiği için sayfalar akıp gidiyor böylece.
Sırası gelmişken şunu da ifade etmekte yarar görüyorum. Yer yer deneysele yaklaşan kolajlar, fazlaca boca edilmiş alıntılar, cüretkâr anlatıcı hareketlilikleri ve yazarın otobiyografik unsurlardan kaçınmış olması da ilk kitapta pek beklenmeyen hususlar olduğu için dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır.

Öykü türü çoğunlukla "belli bir âna odaklanma" ve "anahtar deliğinden bakma" biçiminde tanımlanır. Zincirleme Günah Tamlaması'nda bu tanıma uyan örnekler bulunsa da Tunç, zaman geçişlerini bölümlere ayırarak, yıldızlarla işaretleyerek ve bilinçler arası sıçramalar kurarak daha katmanlı bir yapı deniyor. Bir karakterin geçmişteki travmatik ânından başka bir karakterin şimdiki nörolojik kırılmasına uzanan kurgusal geçişler metne metafizik çağrışımlar içeren bir derinlik kazandırıyor. Yazar, bir anlamda, anahtar deliğinden baktırmak yerine matkapla açtığı yeni bir oyuktan içeriyi gösteriyor. Bu yanıyla eser, postmodern anlatının sunduğu imkânları, kişisel bir deneyim alanında sınamayı tercih ediyor.
Kitabın ana izleği, tek cümleyle şöyle özetlenebilir: Günahların birbirine eklemlendiği yerde insanın içinden sızan karanlık.
Dilerseniz gelin, öykülerin sızdırdıklarını, birkaçına fener tutarak aydınlatalım.
İlk öykü olan "Çürüyen Diriler Ve Yaşayan Ölüler Sahnesi" yalnızca bir oyuncunun intiharını anlatmıyor. Yazar, âdeta o oyuncunun zihninin karanlık odalarında dolaşırken onu ölüme sürükleyen nedenleri çarpıcı bir üslupla okura ifşa ediyor. Değersizlik hissini, tacizi, akran şiddetini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Öyle ki yere düşen bir elmanın içi nasıl ezilirse öyle eziliyor içiniz.
"Savana'da üç şey öldürücüdür: Aslanlar, kara mambalar ve akranlar." Syf:13
"Kadavra" öyküsü ismiyle dahi ortama anatomi salonunun soğukluğunu bırakmaya yetiyor. Sınırları aşarak Kâbil'den Amerika'ya uzanan yüzleşme ve intikam öyküsü. Anlatıcı bir ölü. Sonu beklenmedik şekilde noktalanan bu öyküde suç karşısında suskun kalmanın bedeli, öykü boyunca kadavra masasına yatırılıyor. Olayın sosyolojik boyutuna indiğimizde ise hikâye bize şu üç çarpıcı olayı hatırlatıyor. Performans sanatçısı Marina Abramoviç'in "Rhythm 0" isimli gösterisinde başına gelenler ve Kitty Genovese cinayeti. Ülkemizde Mattia Ahmet Minguzzi... Bu üç vaka bile bize toplumsal duyarsızlık ve çürümüşlük konusunda ne kadar vahim durumda olduğumuzu gösteriyor. İşte tam da bu yüzden öyküdeki rektörün işlediği cürüm karşısında Bay Johnson'ın suskunluğunu, sanırım hiç kimse abartılı bulmayacaktır.
"Kambur Tepelerdeki Sır" toplumsal eleştiri barındıran toplumcu gerçekçi bir öykü. Omelas'ı Terk edenler'i öykünün epigrafı olarak alan yazar, görünen o ki bununla yetinmemiş ve epigrafı mesele edinip öykünün bütününe yaymış. Nitekim öykünün sonunda asıl terk edilenin deve sunulan kurbanlar değil, devin bizzat kendisi olduğunu, dönüşümünden anlıyoruz. Cemiyet, bir kadını tecavüzcülerden koruyamayıp kaderine terk ediyor. Kaderine terk edilen o kadın ormanda doğum yapıyor. Sistemin çarkı işlerken öykünün katmanı da burada ortaya çıkıyor. Kurban, zamanla canavara dönüşüyor. Ya deve kurban sunanlar? Onlar da erklerini yitirince sunulan kurbanlara evriliyorlar. Velhasıl tıpkı atasözündeki gibi keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Öyküdeki fark, hesap dönse bile bu acımasız döngünün devam etmesi. Tıpkı içinde bulunduğumuz toplumun çürümüşlüğü gibi. Suçlular değişse de sistem değişmiyor; suçluyu değil mağduru cezalandırıyor. Sanki tüm ülkenin kaderi ve mutluluğu o terk edilene bağlıymış gibi. "Omelas'ı Terk Edenler" incelemesini okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Yazarın döngüyü sevdiğini birkaç öyküsünün ouroborosa benzerliğinden anlıyoruz. "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" monomitini ortaya koyan Josef Campbell'a karşılık Tunç da metinlerarasılık bağlamında ele aldığı kahramanın "Onsuz Yolculuğu"nu kendi içinde tutarlı bölümlere ayırarak direkt öyküsüne uyarlamış.
"Kundalini Uyanışı" da bir önceki öykü gibi döngüselliğiyle kendini yutan bir yılan âdeta. Vaktinde savaş suçuna karşı tavır almamış, sessiz kalmış Belçikalı bir barış gücü subayı elbette bir bedel ödeyecektir. Bu bedelin ne olduğunu okur, sayfalar arasında bulacaktır. Suskunluk ve ödenen bedel açısından bu öyküyü de çember öykü kategorisine dahil edebiliriz.
"Gözümü açtığımda ne balığın karnındaydım ne mağarada ne de bir kuyuda. Bedenimi arıyordum ouroborosun tuttuğu zamanda." Syf:51
"Kapıları Açmadılar" Ahıska Türkleri'nin sürgününü on beş yaşındaki Almas'ın gözünden anlatıyor. Okurken soğuğu iliklerinize kadar hissediyor ve ölümün kokusunu duyuyorsunuz. Söz konusu soykırım olunca yazar tek bir pencereden bakmamış. Farklı coğrafyaların acılarını farklı kurgularla harmanlamış. Nitekim Ruanda'daki katliamı da Filistin'in işgalini de bu kitapta gözler önüne sermiş.
"Gaslighting ve Nekbe" öyküsü, bireysel bir psikolojik şiddet biçimi olan gaslighting ile toplumsal bir trajedi olan Nekbe arasında kurduğu köprüyle sarsıcı bir derinliğe sahip. Öykünün en güçlü yanı, "işgal" ve "kayıp" kavramlarını iki farklı düzlemde işlemesi. Sayha(anne), vatanını ve ailesini fiziksel bir işgalle kaybederken; kızı Sevgi, kendi benliğini, özsaygısını ve gerçeklik algısını duygusal bir işgalle (gaslighting) kaybediyor. Yazar, bir kadının ruhsal dünyasındaki sömürgeleştirilmeyi, bir halkın topraklarındaki sömürgeleştirilmeyle paralel yürüterek bireysel bir acıyı evrensel bir düzleme taşımış.
"Beyaz bayrak uzatıyorum her tartışmada. Yüreğim işgal altında. Sınırları ihlal edilmiş. Duygularım kuşatılmış. Sömürgeleştiriliyor muyum dersiniz yavaş yavaş?" Syf:68
Mitolojik, gotik, tarihsel unsurlar derken bizim insanımızın meselesini de elbette es geçmemiş yazar. Yaşlılığın en yalnız hâlini, pandemideki terk edilmişliği usulca ele alırken Kafka'ya selam çakmayı ihmal etmemiş.
Kitabın ilk öyküleri gibi son iki öyküsü de oldukça ilgi çekici. Hatta "Karaman'ın İfriti Sonra Çıkar Nefreti" tür olarak masaldır diyebiliriz. Dili, yazarın şahsına münhasır, şiirsel ve hareketli. Aynı zamanda eski zamanlarda geçse de günümüzle bağlantı kurabildiğimiz bir dünya tasarlamış yazar.
"Sâhir, sihirde pek mahir imiş. Bu haseple Ali Cengiz oyunu ederek bir hamlede yuttuğu İfrit'i midesine hapsedivermiş. Hal böyle olunca uzağı yakın, imkânsızı mümkün etmiş. Padişaha damat olup ömrünün sonuna dek zevk-i sefa içinde gününü gün etmiş." Syf:91
Son öykü, bunca acının, kaosun üstüne yine de umut var dercesine mizah barındıran, aslında trajikomik, ironik büyülü gerçekçi, aynı zamanda absürt bir öykü. Elektrik süpürgesi ve koca desem, kim bilir zihninizde neler canlanır. Elmas Tunç, kıvrak diliyle ve son öyküsüyle yüzünüzde hoş bir tebessüm bırakıyor. Farklı kurgu ve dil lezzeti arayan okur, zincirleme günahlarla tamlanan bu sofrada hiç şüphesiz kendine yer bulacak ve buradan aç kalkmayacaktır.
Hava Kantar Yıldırım




Yorumlar