top of page

Zekeriya Şimşek Yazdı-Kırmızı Başlı Öykü Bahçesi: Zeynep Aliye

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 saat önce
  • 6 dakikada okunur

Pen Yazarlar Derneği’nde tanıştık, 1 Şubat 2025 yani onu keşfettiğim tarih. Üç kitabı var ben de. Birincisini (Raydaki İzler) İzmir’de, ikincisini (Diş İzleri) İstanbul/Şişli’de, üçüncüsünü (Vahşi Kelebek) Erzurum’da bir “sahaf”ta buldum ve elden aldım. Bizzat! Bir yazarın yetkinliğini ve yeterliğini sorgulayabilmek adına aynı türde en az üç eser vermiş olmasını (ya da hakkında söz edebilmek için aynı türdeki en az üç eserini okumayı) önemserim. 2000’li yıllar arifesi ve sonrası öykücülüğümüzde ağır basan kadın yazarlarımız arasında önemli bir figürdür Zeynep Aliye.

Hayatın, cümlesi kaç cümleden ibarettir ki!

1952, 1 Eylül’ünde Nazire Hanım ile Ahmet Yavuz’un kızı olarak Samsun’da dünyaya gelir. İlk-orta-lise öğrenimini Çorum ve Samsun’da tamamlar. Asıl adı Aliye Yavuz olmakla birlikte, edebiyat dünyasında Zeynep Aliye mahlasıyla var olmayı seçer.  

1968, ilk yazısı Samsun’da çıkan “Demokrat Canik” gazetesinde yayımlanır.

1971, evlenir.

1975, oğlu Kerem dünyaya gelir.

1976, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden mezun olacaktır.

1979, İstanbul ve Almanya’da Türkçe öğretmenidir, 1983’e kadar. Sonrasından bugüne muhtelif işler ve aktif STK katılımcılığı…

1990, ilk öykü kitabı yayımlanır; Yaşamak Masal Değil.

1994, ikinci evliliğini Süca Dündar ile yapar.

2021’de “Edebiyat Nöbeti” dergisi 34. sayısında hakkında bir dosya yapar, yaşarken takdir inceliktir! Aynı yıl “Zeynep Aliye’nin Öykülerinde Yapı ve İzlek” (Semra Uzun) başlıklı bir yüksek lisans tezi yayımlanır.

Dokuz öykü kitabının sahibidir: Yaşamak Masal Değil (1990, 18 öykü), Aliye’nin Öyküleri (1992, 19 öykü), Dolunay Vardı (1995, 22 öykü), Diş İzleri (1998, 11 öykü), Raylardaki Merdivenler (1998, 12 öykü), Vahşi Kelebek (2002, 11 öykü), Çıplak Güvercinler (2005, 8 öykü), Bekaret Boncuğu (2012, 25 öykü) ve Prinkipo Fırtına Burcunda (2015, 41 öykü). Ayrıca; iki şiir, iki çocuk, üç söyleşi-deneme kitabı ile bir romanı vardır.

Zeynep Aliye Öykücülüğü; odağına kadının duygusal ve imgesel derinliğini alan karamsar bir kurgusal yapıda ilerler. Kocaman ideallere ya da beylik sloganlara prim vermez, hayatın olağan akışı içindeki ayrıntıları ve travmaları cinsel gerçeklikten beslenerek şekillendirir. Oyun oynamayı seven bir dil söz konudur; kâh kendi kendine, kâh okurla. Öykü dili, oyunbaz üslup özelliklerinin yanı sıra basit sözcüklerle kendi içine doğru ama dipten akarak masalımsı ögelerle zengindir. Gündelik hayatın eleştirisi ve günümüz insan ilişkilerine ironik çıkarsamalar/göndermeler dikkat çekicidir. İlk kitabından son kitabına Zeynep Aliye Öykücülüğü; günümüz insanının aşk problematiğini farklı cinsellik düzlemleri (tecavüz, şiddet, bekâret, acı hâlleri, öteki olarak kız çocukları, olmazsa olmazı kadın duyarlılığı…) üzerinden yorumlamayı seçerken tematik bağlamıyla istikrarlı ve inatçıdır. Edebiyatçının, gerçeğin üzerine (bin)bir hayâl katmanı inşa etmek derdinde hiç açığa düşmez.

Öykücü kimliğiyle öne çıkmasına karşılık şair üslubundan vazgeçmez; “Öykülerinde de şairdir o. Öykülerinin gizemli dünyası, sinema tekniğini anımsatan kurgu ustalığı, sizi bir şiirdeki gibi kucaklar.” (1)

Zeynep Aliye, öykücülerimizin çoğunluğunun aksine öykü adlarını seçerken de yaratıcıdır; Yağmurla Geliyor Ağlamak, Bir Düşe Kanat Çırpmak, Gizli Sokak, Yüz ve Giz, Parçalanmış Kırmızı, Yap-Boz Gece…  Bir öyküyü okutan, çekim alanı yaratan ilk unsur öykünün adı değil midir?  

Zeynep Aliye’nin öykülerini okudukça Terry Eagleton (1943-) kulaklarımı çınlatır: “Şeytanla kol kola yürüyüp zehirlenmeden sıvışmak mümkün mü?” (2) Akustik eksantriktir Zeynep Aliye. “Nasıl yani?” sorusu gereksiz ve cevapsızdır!  

Peki, hayatta olmasına karşılık on yılı aşkındır yeni bir kitap yayımlamayan Zeynep Aliye, öykü perisiyle vedalaşmış olabilir mi?

Bir tadımlık deneysel öyküsü, Gecikmeli Öpücük (3):

“BENİ ÖP” DEDİ ADAM, UYKUDAN YENİ UYANIYOR GİBİ BİR SESLE, NE MİNİK MİNİK ŞAH-VEZİR DESENLERİYLE SÜSLÜ BORDO FULARINA NEREDEYSE GÖMÜLÜ ÇENESİNİN DURUŞU, NE DE DİRSEĞİNİN MASAYLA YAPTIĞI AÇI HİÇ DEĞİŞMEDEN!

DERİN KIRIŞIKLIKLARI AÇMAK İSTERMİŞ GİBİ DEĞİL, BELKİ ORADAKİ TEK BİR ÇİZGİYİ DEĞİŞTİRMEK İSTERMİŞ GİBİ ISRARLA ALNINI-ŞAKAK KEMİKLERİNİ OVALAYIP DURAN PARMAKLARININ ARASINDAN ÇEKİP (Yalnızca birkaç soluk alıp vermelik bir süre için) KALDIRDI BAŞINI. NEREDEYSE SAÇLARINA DEĞECEK GİBİ EĞİLMİŞ VE TEK BİR TON KATILIMIYLA SAÇLARININ RENGİNE DÖNÜŞECEK GÜMÜŞİ SÖĞÜT DALLARININ UCUNDAKİ SÜRGÜNLERİ GÖRMEDEN, YA DA ONLARIN KENDİ İÇ DÜNYASINDA GÜLÜCÜKLER YARATMASINA İZİN VERMEDEN BAKTI; GÖZAKLARI BİRAZ DAHA SARARARAK, SAĞ GÖZÜNDEKİ KILCAL, BİR MİNİK PATLAMA DAHA YAPARAK BELKİ, TAM OLARAK KESTİRİLEMEYEN BİR NOKTAYA. NE KADININ GÖZLERİ NE DE YAPRAKLARIN KIPIRDAŞMALARI ARASINDA UZANAN SONSUZ GÖKYÜZÜNÜN GÖLGESİYDİ, GÖZBEBEKLERİNE DÜŞEN…

SESİ DEĞİL AMA DURUŞU, KAŞLARININ ÇATILIP YAYLANIŞI, KÖŞELİ ÇENESİNİ İKİ PARMAĞIYLA HAFİF HAFİF OKŞAR GİBİ OĞUŞTURUŞU, HELE UCUNDA MİNİK BİR ET BENİYLE BİR FÜZE RAMPASINA BENZEYEN SİVRİ BURNUNU YUKARI DİKİŞİ, HEP BİRLİKTE BİR EMİR CÜMLESİNİ ÇAĞRIŞTIRIYORDU.

TAM O AN, MASANIN BİRKAÇ ADIM ÖTESİNDEKİ HAVUZUN FISKIYESİNDEN ŞIKIR ŞIKIR SULAR AKMAYA BAŞLADI… BÜTÜN SERÇELER GİBİ BİR MİNİK SERÇE GELİP KONDU HAVUZUN KENARINA… GAGASINI SUYA UZATTI.

ADAM, ALNINDAKİ VE GÖZ ALTLARINDAKİ ÇİZGİLER BİRAZ DAHA ÇOĞALIP DERİNLEŞEREK, “ÖLDÜR BENİ” DER GİBİ, YİNELEDİ:

“BENİ ÖPP!”

KADIN YAVAŞÇA EĞİLDİ; HAFİF YUVARLAK KARNI, GÖĞÜSLERİ, BOĞAZINDAKİ BİR SIRA İNCİYLE BİRLİKTE ÖNE DOĞRU SARKTI BU EĞİLİŞLE. İLERİ GERİ SALLANDI, SOYLU BİR GÜZELLİĞİ SİMGELEYEN YUVARLAK MAT TAŞLARDAN OLUŞAN DİZİ. KADININ APANSIZ PEMBELEŞEN YÜZÜNDE BİR ANLIK DA OLSA BELLİ BELİRSİZ BİR YALDIZLANMA YARATTI.

SANKİ ÇOK HÜZÜNLÜ BİR ŞEYİ ANIMSAMIŞ GİBİ BİR DURAKSAMADAN SONRA, PUSLANAN BAKIŞLARI HÂLÂ YERDE BİR NOKTAYA, BELKİ DE BEYAZ DERİ PABUÇLARININ SİVRİ UCUNDAN GÖRÜNEN KIRMIZI OJELİ TIRNAKLARINA TAKILI, USULCA, KAÇAMAK BİR ÖPÜCÜKMÜŞCESİNE DEĞİP KAÇAN BİR ÖPÜCÜK KONDURDU ADAMIN YANAĞINA.

O BİR-İKİ SANİYELİK EĞİLİŞ SIRASINDA GERDANI SARKTI, GÖZ ALTLARI TORBALANDI, YÜZÜ ÇÖKTÜ, SIRTINDAKİ CEKETİN LİMON KÜFÜ RENGİNİ ALDI GÖZAKLARI; SANKİ HER SANİYE YENİ BİR RUHSAL ACININ BURGACINA DALIYOR, ONDAN KURTULMADAN BİR BAŞKASININ GİRDABINA GÖMÜLÜYORDU. DAHA BİRAZ ÖNCE BÜYÜK BİR ÇOŞKUYLA;

“A! MERHABA” DİYEN KADININ YERİNDE TEDİRGİN, TUTUK, ERKEĞİN KISILMIŞ GÖZLERİNİN HÂKİMİYETİNİ KESİN KABUL ETMİŞ VE YAŞAMIN BİR YİTİKLER YUMAĞI OLDUĞUNA İLİŞKİN HİÇBİR İTİRAZI KALMAMIŞ BİR YAŞLI KADIN DURUYORDU ARTIK.

GÖZLERİNİ HİÇ KIRPMADAN, BİR ŞEYİ SON KEZ GÖRÜYORMUŞÇASINA BİR ÖZLEMLE, ERKEĞİN, GÖZENEKLERİ İYİCE BELİRGİNLEŞMİŞ MAT TENİNDE KIPKIZIL, KALP GİBİ BİR ÇİFT DUDAK İZİ BIRAKTIKTAN SONRA DOĞRULDU, DERİN BİR İÇ GEÇİRİŞLE DAVETE BENZER BİR İŞARET BEKLEMEKSİZİN, SANKİ ZATEN KENDİSİ İÇİN BOŞ BIRAKILMIŞ BİR SANDALYEYE OTURUR GİBİ OTURDU ADAMIN YANINDAKİ HASIR SANDALYEYE.

ADAM, SALATA TABAĞININ ÖNÜNDEKİ MİNİK İYON VAZODAN, ADININ “MİNE” OLDUĞUNU BİLMEDİĞİ BEYAZ ÇİÇEĞİN BİR KÜÇÜK DALINI KIRIP UZATTI ADETA BÜYÜK BİR HAYRANLIKLA KENDİSİNE BAKAN KADINA. AMA BAKIŞLARINI KADININ YÜZÜNE DEĞDİRMEDEN… BARDAĞINDAKİ RAKININ YARISINI, KADININ ÖNÜNDEKİ BOŞ BARDAĞA DÖKTÜ, KENDİ BARDAĞININ DİBİYLE DOKUNDU KADININ BARDAĞINA:

-“ŞEREFE!” KADINI BEKLEMEDEN, BARDAĞI KAFASINA DİKİP TEK YUDUMDA İÇTİ; BAŞINI YUKARIYA BAKAR GİBİ DİK TUTTUĞU O BİR-İKİ SANİYELİK SÜREDE, KADININ, BAKIŞLARINDAKİ HARELENMELER ARTARAK KENDİSİNİ SEYRETTİĞİNİN TAMAMEN AYIRDINDA AMA BUNU BELLİ ETMEKSİZİN…

BAŞINI YİNE PARMAKLARI AÇIK VAZİYETTE BEKLEYEN KENDİ ELİNE TESLİM EDECEKTİ Kİ VAZGEÇTİ ADAM. DİRSEĞİNİ YAVAŞ, YUMUŞAK BİR DEVİRİŞLE MASAYA, BAŞINI DA ANİ BİR HAREKETLE KADININ DERİN DEKOLTESİNİN ORTAYA ÇIKARDIĞI (biraz önce bir mine çiçeğinin KOKUSUNU VE ÖLÜMÜNÜ solumaya başlayan), GÖĞSÜNE BIRAKTI.

KILCAL DAMARLARIN DAĞILIP YER YER KIZILLAŞTIRDIĞI TENDE DAĞILARAK ADAMIN SEYREK, KIR SAÇLARI, ÖYLECE, İKİSİ DE SOLUK ALMAKTAN BİLE KORKARCASINA DURDULAR. KADIN MI ADAMIN ŞAKAK KEMİĞİNİN ATIŞINI DİNLİYORDU, ADAM MI KADININ DÜZENLİ KALP ATIŞLARININ RİTMİNİ YAKALAMIŞ, BIRAKMAK İSTEMİYORDU; MİNE ÇİÇEĞİ Mİ ÖLÜYORDU, SAPINDA ERKEĞİN PARMAK İZLERİYLE BİRLİKTE, YOKSA HEP BİRLİKTE KADERLERİNİ Mİ BİRLEŞTİRİYORLARDI? YOK… BELKİ DE TÜM BUNLARIN DIŞINDA BİR BAŞKA ŞEY!..

BAŞINI KALDIRDIĞINDA GÖZAKLARI KIZARMIŞ, GÖZBEBEKLERİ BULUTLANMIŞTI ADAMIN. KADININ ÇENESİ SEYİRİYORDU, DUDAKLARINDA TİTREYİŞ; DOLU BAKIŞLARINDA SEVGİDEN, ÖZLEMDEN ÇOK DAHA FAZLA BİR ŞEYLER…

İKİ DİRSEĞİNİ BİRDEN MASAYA DAYADI ADAM. BAŞI ELLERİNİN KORUYUCU ŞEFKATİNE TESLİM.

“BU ÖPÜCÜĞÜ 25 YIL ÖNCE İSTEMİŞTİM” DEDİ; SÖZCÜKLERİN HER BİRİNİ PENALTIDAN KALEYE ŞUTLANAN TOPMUŞ GİBİ, ANLATMAK İSTEĞİNİN BELKEMİĞİYMİŞ GİBİ VURGULAYARAK.

TIRAŞI UZAMIŞ YÜZÜ SANKİ YILLARDAN BERİ ONU BASTIRAN, ENGELLEYEN BİR GİZLİ GÜÇ TAM DA O AN DEVRİNİ TAMAMLAMIŞÇASINA YAŞLANMAYA KOYULDU, HIZLA, HER SANİYE BELİRGİN BİR ŞEKİLDE!.. MASAYA ABANIP KALKTI.

OLAĞANÜSTÜLÜĞÜN AYIRDINDA AMA NE OLDUĞUNU KAVRAYAMAMIŞ GİBİ BAKAKALDI KADIN; KIPIDAYAMADAN, ÖYLECE… FELÇ OLMUŞ GİBİ…

“ALLAHAISMARLADIK!” DEDİ ADAM. DUDAĞINI İÇTEN DİDİKLEMEYİ KESTİ, SARARMIŞ DİŞLERİNİN ARASINA ALDI ETİ ÇEKİLMİŞ DUDAKLARINI… ÇOKTAN SÖNMÜŞ PİPOSUNU ARTİSTİK BİR TUTUŞLA DUDAĞININ KENARINA GÖTÜRDÜ. MONTUNUN FERMUARINI ÇEKTİ GÖĞÜS HİZASINA DEK… MİNE ÇİÇEĞİNİN HIZLA SOLDUĞUNUN AYIRDINDAYMIŞ VE BUNUN ACISINI DUYUYORMUŞ GİBİ BAKTI KADININ GÖĞÜS OYUGUNDAKİ ÇİÇEĞE… KADIN KADEHİNE SIKI SIKI SARILMIŞ, GÖZLERİNİ GEREREK YUTKUNDU O ARA… YUTKUNDU… YUTKUNDU… AÇIP KAPADI GÖZKAPAKLARINI HIZLI HIZLI… SUSKUNLUĞUNU BOZMADI…

O KISA SÜRE İÇERSİNDE PANTOLON CEPLERİNE SOKULU ELLERİ GEVŞEYİP GEVŞEMEMEK, SIKILI BİRER YUMRUĞA DÖNÜŞÜP DÖNÜŞMEMEK, CEPLERDEN ÇIKIP ÇIKMAMAK ARASI KARARSIZLIĞI YAŞAYARAK; BACAKLARI ADIM ATIP ATMAMAK, DUDAKLARI BİR TEK SÖZCÜK SÖYLEYİP SÖYLEMEMEK ARASINDA DİKELDİ ADAM. SONRA ANSIZIN TÜM BUNLARIN ÇAPRAZINDA OLMAKTAN YORULMUŞ GİBİ DEĞİL, HEPSİNE TEK BAŞINA YİĞİTÇE KARŞI KOYAR GİBİ DÖNDÜ ARKASINI… BOYNU KETEN MONTUNUN DİK YAKASI İÇİNDE KAYBOLMUŞ, BAŞI BİR YANA DOĞRU EĞİK, ELLERİ PANTOLON CEPLERİNDE İKİ YUMRUK, HÜZNÜ BİR GİYSİ GİBİ GEÇİRİP ÜSTÜNE, CADDEDE KAVUŞACAĞINDAN EMİN OLDUĞU YALNIZLIĞINA YÜRÜR GİBİ… YÜRÜDÜ…

ARTIK PEK AZ İNSANIN ANIMSADIĞI SEYYAR HANIM’IN BİR TANGOSUYDU DUDAKLARININ ARASINDA ISLIKLAŞAN… AMA ÇEVRESİNDE, ISLIK SESİNİ DUYAN HİÇ KİMSE BUNUN SEYYAR HANIM’IN TANGOSU OLDUĞUNU BİLMEDİ… BU TANGONUN, ADAMA YİRMİ BEŞ YIL ÖNCESİNİ YENİDEN YAŞATTIĞINI TAHMİN EDEMEDİ… ADAMSA, ATTIĞI HER ADIMLA BİRLİKTE ÇEVRESİNİN BİRAZ DAHA TENHALAŞTIĞININ AYIRDINDA… SANKİ HER ADIMDA BİRAZ DAHA FAZLA ACI ÇEKİYOR OLMANIN HÜZÜNLÜ HAZZINI DUYARAK YÜRÜDÜ…

BİR SAKA KUŞU DAHA HAVUZUN KENERİNA KONARKEN, KADIN, GÖĞSÜNE SOKTUĞU MİNE ÇİÇEĞİNİ ÇIKARTMIŞ, UFKUN GERİSİNDEKİ ÇOK ÖZLEDİĞİ BİR ŞEYİ KOKLAMAKTAN ÖTE, RENGİYLE, SESİYLE, HATTA TÜM İKLİMİYLE YENİDEN YAŞAYACAKMIŞÇASINA BURNUNA GÖTÜRÜYORDU!..   

 

  1. Behramoğlu, Ataol (1999), Zeynep Aliye’nin Gizemli Dünyasına Yolculuk, Cumhuriyet Kitap, S.453, s.5.

  2. Eagleton, Terry (2022), Kötülük Üzerine Bir Deneme (Çev. Şenol Bezci), İstanbul: İletişim Yayını, s.65.

  3. Aliye, Zeynep (1998), Raylardaki Merdivenler, Ankara: Bilgi Yayınevi, s.71-76.



Zekeriya Şimşek

Yorumlar


bottom of page