top of page

Emine Kelismail Yazdı- "Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı" Hakkında

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 5 dakika önce
  • 5 dakikada okunur

Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Hüseyin Safa Ak’ın 2024 yılında Metinlerarası Kitap’tan çıkan ikinci öykü kitabı. İlk kitabı ise Ölülerin Uğrak Mahallesi. Yazarı biraz tanımak için öncelikle ilk öykü kitabında dikkatimizi çeken unsurlarla başlamak istiyoruz.

Ölülerin Uğrak Mahallesi’nde yazar; okur yorumlarına yer veriyor. Elbette bu kurgunun bir parçası. Benzer bir yöntem kullanan bir öykü okumadığımız için bundan bahsetmek istedik.   Öyküler bir blog üzerinde yazılıyormuş gibi tasarlanmış ve her öyküden sonra aslında bir iç öykünün kahramanı olan insanlar yorumlarını yazmış. Bu bütün öykülerden sonra birkaç isim eklenerek ve çıkartılarak devam ediyor. Kitap bitince aslında elinizde bir de fazladan yorumlar üzerinden ilerlemiş bir öykü oluyor. Her şeyin planlanmış olduğunu kitabın sonunda fark etmeniz okuduğunuz öykülerin zeminini kuvvetlendiriyor. O yüzden itirazlarınızla okumaya devam etmenizi öneririm.  Sonunda yazarın sizi varmak istediği yere güvenle ulaştırdığını göreceksiniz. Uçup gitmiyorsunuz, kaybolmuyorsunuz da.  Ayaklarınız yerden kesiliyor, yön duygunuzu kaybediyorsunuz çünkü öyküler biraz uçuk. Bunu ikinci öykü kitabı için de söyleyebilirim.

Yazarın seçtiği konular ve kurduğu dünya kadar öykünün anlatım tekniklerine getirdiği yenilik de dikkat çekici. İkinci öykü kitabında bir diyalog türü olarak “WhatsApp” mesajları seçilmiş. Ve bütün öykü bu mesajlaşmadan oluşuyor. Yazarın gündelik iletişim teknoloji kullanımımızı çok doğal bir şekilde sanki yıllardır öyküler böyle yazılıyormuşçasına yapabilmiş olması kıymetli. Elif Şafak Aşk’ta maillerle kurduğu bir romanı sunmuştu bize. Belki bizim okumadığımız örnekler vardır. Biz kendi okuma tecrübemiz içinde bir değerlendirme yaptığımızı da belirtelim.  Okurken öyküde diyaloğun yerini artık WhatsApp mesajları alabilir mi diye düşündüm. Bu şimdilik olası değil belki; ama yazar bunu denemiş ve bize bu ihtimali düşündürdü. Klasik öykünün anlatım teknikleri zorlanmalara alışık nasıl olsa.  Yazarın yapay zekâ ile konuşmalarından oluşan yeni bir öykü yazması da öngörülebilir. Bunu başka bir yazarın denemesini de bekleyebiliriz. Hali hazırda biliyoruz ki yapay zekâ kurgusal metinler yazıyor, kısa filmler yapıyor.

Teknik olarak bu kadar günümüzden seslenen yazar üslubunu ve konularını da bir o kadar gelenekten alıyor. Öyküleri kâh masalsı, mitolojik bir kahramanı çağrıştırırken kâh tasavvufi mistik bir dünyadan göz kırpıyor.

Sözü fazla dolandırdık asıl meselemiz olan kitabımıza biraz yakından bakalım.

 Kitabın adının Farsça tamlama kalıbıyla kurulmuş olması ve biraz da uzun olması en başta bir ön yargı oluşturabilir.  Öncelikle iddialı ve okuyucuyu sanki eski kelimelerle kurduğu bir yolculukta bir de tercüman mı gerek bize şimdi diye endişelendiriyor olabilir. Okumaya başladığınız anda bu kaygınızın yok olacağını garanti edebiliriz. Yazar bir taraftan bir mesajlaşma dili yani gündelik bir dil kurarken bir taraftan da kelime hazinesinin verdiği bütün nimetleri kullanıyor; lakin sözlüğe bakmadan da meramını çok rahat anlayabileceğiniz bir bağlam içinde kelimelerini yerleştirmiş oluyor. O yüzden adına bakıp da gider “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” okurum daha iyi demeyin. Bu arada o da çok keyifli bir okuma deneyimidir. Yazar en azından kitabın adını başka bir öyküden alabilirdi diye de düşündük biz de. Kitap bitince bu fikrimizden vazgeçtik. En güçlü öykü kitabın adını kapar.

Yukarıda da değindiğimiz gibi kitap “WhatsApp” mesajıyla başlıyor ve bu öyküsün çerçevesini oluşturuyor.  Bu çerçeve öykünün içinde kurulan kurgu ile biz yazarın diğer öykülerini okuyabiliyoruz. Ve bu çerçeve öykünün de sürpriz bir sonu olduğunu burada söyleyebiliriz sanırım. Yazının devamında kitapla ilgili kurgusal merakınızı zedeleyebilecek şeyler söyleyeceğimiz konusunda da sizi tam bu anda uyarmak isteriz. Hiçbir öykünün sürprizi kaçsın istemeyiz. Belki yazıyı kitabı okuduktan sonra okumalısınız. Umarım çoktan okuyanlar için de farklı düşünme, anlama, tartışma önerileri getiririz. Çünkü bence kitap bu katmanlı okumaya anlamaya çok uygun. Bu konuda yazarını bile şaşırtabileceğini düşünüyoruz.

Kitap ağır adına rağmen çok sürükleyici. Bunu cebimize koyup ilerleyelim. Birçok okuyucunun söylediği gibi de çok eğlenceli. Biz yazarı kimi zaman Murat Menteş’e kimi zamanda Bektaşi fıkralarındaki o muzip Bektaşi’ye benzetiyoruz. Çok sert konuları rahatlıkla işleyebilmesi ve kafasının zehir gibi çalışıyor olması sanırım bu benzetmeleri yapmamızın sebebi. Yazar ilk kitabında ana tema olarak ölümü işlemiş. Ölümü içselleştirmiş olduğunu, üzerine çok düşünmüş ve yaslarını sağlam tutmuş biri olduğunu varsayıyoruz. Ölümü hafife almıyor, onunla dalga geçmiyor onunla keyifle sohbet ederek yol arkadaşlığı yapıyor. İşte bu kitabındaki ana teması da bence insan olmanın sınırları. İnanç, şehvet, iktidar gibi bizi insan eden aynı zamanda insanlıktan çıkaran hallerimiz üzerine gitmiş yazar.

Kitaba adını veren öykü Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nda kendini mesleği üzerinden tanımlamış Albay Rahmi Bey’le karşılaşıyoruz. Albayımızın Oğuz Atay’a selam verip vermediğini ya da deniz subayı olup olmadığını sadece yazarımız biliyor. Benim fark ettiğim şeylere gelince mesleğini ve dünya görüşünü mayalayıp bir mizaç hamuru tutan Albay Bahri Bey işte tam da buradan vuruluyor. Hayattaki en büyük iddiasından. Biz burada elbette büyük bir saygı ile İsmet Özel’e selam duruyoruz. Albay Bahri Bey hayatın düzeninden kendini sorumlu tutan biri. Bir problem görür onu çözmeye çalışırken kimliğinin bütün ipliği pazara çıkar ve kendini bir papağanın ezberden söylediği “Ben Osmanlı torunuyum aga !” cümlesindeki tehlikeyi bertaraf etmek için kendini bir “laik Atatürkçü bir Türk subayı” olarak kurban eder. Elbette savaşarak çekilir perdeden. Burada perde dememin sebebi aslında yazarın bize biraz orta oyunu havası da yaratıyor olması. Albayımız sahneden çekilince mağdur ve mağrur papağanın sahibi ortaya çıkar. Ezberden yaşadığı “milliyetçi muhafazakâr” kimliği üzerinden bütün o mağduriyetin önce yemişlerini toplar ve sonra da menfaat çarkının kurbanı olur. Papağanı mistik bir karaktere dönüştüren halkın bütün inançlarını sömüren, bunu yaparken de halkımızın mistik bir işaret bekleyen eski “kut” inancına duyduğu özlemi kullanan Güvenlik Coşkun sonunda başka menfaatlere ihtiyaç duyan Şef tarafından katli vacip görülür. Artık sahnede iktidar vardır. İktidar da kendi içindeki iktidar mücadeleleri içinde birbirlerini sadeleştirirler ve denklemde papağan tek başına kalır. Ezberlerini unutan papağanımız içgüdüleriyle hareket eder, hayatta kalır ve herkese bir ders vermiş olur. Belki de halkımız haklıydı papağan seçilmişti ama dersi bambaşka bir şeydi. Her sakallı dedemiz değilse de kerameti o sanrıdadır belki de.  Sayın okuyucu yazdığım şeyleri karışık buluyorsanız bu hala öyküyü sizin için koruduğumu gösterir. Gerçekten okuyunca daha iyi anlayacaksınız.

Yazarın yine insanın en karanlık hallerine inmeye cesaret gösterdiği başka bir öyküye taşımak istiyorum sizi. Burada belki en başından olanları söyleyip yazacaklarımda kendime alan bırakmayı denemeliyim. “Babaanne İşte Aşk Gemisi” adlı öyküde yazar bir pedofili vakası işliyor. İnsan bu kavramı yazarken bile tiksiniyor ama işte yazarımız bir şekilde bunlar üzerine düşünmeyi başarmış biri.  Bir erkek bir kız iki kardeşin meraklarına yenik düşüp sonra da kötü adamların ağına düştükleri bir öykü okuyoruz burada. Bir gemi kamarasında kötü olmasının dışında çirkin ve zengin olan aynı zamanda ne hikmetse odasında bir samuray kılıcı bulunduran bir adamdı. Samuray kılıcı bir kez görüldü mü mutlaka bir yere girmeli diye bir kural var mı biliyoruz; ama öyküdeki işlevi açısından kendisine minnettarız. Açıkçası bize o kılıcın kesmesi hiç de sürpriz olmadı.

Banyodaki erkek kardeşi Tahir’i kötü adamı hadım ederek kurtaran Fehime’nin biraz değiştirilmiş macerasıyla birlikte umre ziyareti sırasında ölen iş adamının haberini de aynı gazetede buluruz. Bu masalsı öyküde bizim dikkatimizi asıl çeken şey bütün o karanlık anların yazar tarafından sakince anlatılmasıdır. Siz de inanırsınız ki çocuklar hiç travmatize olmadı, siz okurken hiç travmatize olmadınız. Sanki bir şifalanma öyküsü. Bütün pedofililer hadım edilmiş gibi rahatlayabileceğiniz de aydınlık bir öykü okumuş olursunuz. Yazarın belki de bu kadar karanlık bir şeyi böyle aydınlık bir şekilde anlatması da biraz Bektaşi tavrı taşımasındandır.

Bu iki öykü özelinde kitabın genel temasını ve yazarın duruşunu belirlemiş olduk sanıyorum. Bunların yanında anlatmak istediğim birkaç şey daha var.

Kendisine “Modern Meddah” yakıştırması yapan yazar bizleri o kozmik dünyanın içinde uçarken ara ara yere çarpmaktan da kendini almıyor. Sert eleştirileri bazen çok kolay kullanılan manevi bir değere dikkat çekerken, bazen din kisvesi altında görülmediğinden emin kötülüğü içselleştirmiş olanlardan haber veriyor bazen dini vecibelerin katı kuralları içinde sıkışan zihinleri buluyorsunuz. Şöyle cümleler kurabiliyor mesela öyküde kahraman: “Gittin o suyla gusül aldın ama gusülün kabul olmadı ve türlü musibetlerden sonra hemen inancın sarsıldı. Siz gusüllüler işte bu kadar kırılgan bir ideolojiye sahipsiniz. Oysa biz cünüpler öyle değiliz.”  O kadar absürt şeyin içinde bir şefkat tokadı gibi iniyor cümleler.  Yine meddahlık iddiasından hareketle diyebiliriz ki kitapta gülerek okuyacağınız da çok cümle olacak biz mesela şunu unutmamaya çalışıyoruz ki ortamlarda satabilelim: “yöresel bir zincir yani halay”. Siz de kendinizce komik bulacağınız böyle birçok örneğe rastlayacaksınız.

Ezcümle. Bu kadar modern bir teknikle bu kadar geleneksel şeylerden aslında yine de geleneksel bir şekilde bahsetmek ve bunları planlı bir şekilde hiçbir sesi ötekine karıştırmadan, bir yapıyı öbürünün ayağına dolandırmadan kurmak bence kitabın en etkileyici yanıydı. Keyifle okuyacaksınız.


Emine Kelismail

Yorumlar


bottom of page