Ayşegül Özdemir Yazdı- Anlaşılmayan Üzerine- Görülmeyen Öznenin İzinde
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
“Kişi, adlandırılmadığında yok olur.”
Bir ad, çoğu zaman hayatın en sağlam referans noktasıdır. İnsan, adıyla çağrıldığında var olur; çağrılmadığında ise yavaş yavaş silinir. Jacques Lacan’ın sözünü ettiği bu yok oluş, yalnızca kimliğin değil, benliğin de dağılmasıdır. Atakan Boran’ın Anlaşılmayan adlı öykü kitabı, tam da bu dağılma anlarının, hatırlanmayanların ve görünmezleşenlerin etrafında örülür. Bu kitap, bir şey anlatmaktan çok, anlatılamayanı işaret eder; bir hikâye sunmak yerine bilinçli boşluklar açar ve o boşlukları okurun zihnine bırakır.
Atakan Boran’ın ikinci öykü kitabı Kasım 2025’te Vacilando Kitap’tan yayımlandı. Yazarın 2021’de İthaki Yayınları’ndan yayımlanan ilk kitabı Şey veya Şeyler’in ardından gelen Anlaşılmayan, Boran’ın öykü dünyasındaki ikinci durağı olarak okunabilir.

Anlaşılmayan, adından da anlaşılacağı üzere, “anlaşılamama” hâlini merkezine alır. Bu anlaşılamama, bilgi eksikliğinden değil; bireyin kendisiyle, çevresiyle ve gerçeklikle kurduğu bağın kopmasından kaynaklanan varoluşsal bir durumdur. Kitaptaki karakterlerin asıl meselesi, başlarına ne geldiğinden çok, gerçekten var olup olmadıklarının bile belirsizleşmiş olmasıdır. Bir odanın içindedirler ama oraya ait değillerdir. Bir toplumun parçasıdırlar ama toplum tarafından tanınmazlar. Sesleri vardır, fakat duyulmaz; yüzleri vardır, fakat hatırlanmaz. Bu görünmezlik ve silinme hâli, kitabın hem tematik hem de duygusal omurgasını oluşturur.
Boran, büyük olaylardan ziyade küçük kırılma anlarının izini sürer. Gündelik gibi görünen ayrıntılar — bir bakış, bir suskunluk, bir hayvan hareketi, bedensel bir his — karakterlerin iç dünyasında derin çatlaklara dönüşür. Okur, açık ve net çizilmiş bir olay akışından çok, parçalı bir zihinsel haritanın içinde dolaşır. Zaman çoğu zaman belirsiz, mekân bulanık, neden-sonuç ilişkileri ise parçalıdır. Bu parçalanma, bilinç ile bilinçdışı, gerçek ile sanrı arasında salınan bir anlatı alanı yaratır. Anlaşılmayan, bu yönüyle yalnızca bir öykü kitabı değil, aynı zamanda bir bilinç deneyimidir.
Bu deneyimin en yoğun ve en çarpıcı duraklarından biri Vrak adlı öyküdür. Öyküde Yakup’la karşılaşırız. Bu isim, doğrudan Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup” şiirinden alınmıştır. Babası tarafından kendisine verilen bir adı vardır; fakat bu ad, onun varlığını güvence altına almaya yetmez. Yakup, ismi olduğu hâlde çağrılmayan, orada bulunduğu hâlde görülmeyen bir figürdür. Zehra, Esin ve Bülent’in arasında bir gölge gibi dolaşır; fiziksel olarak vardır ama sosyal ve duygusal bağların dışındadır; tıpkı Cansever’in Yakup’u gibi, kendi adı içinde bile yankılanamayan, başka bir yalnızlıkla yeniden karşımıza çıkar. Bu görünmezlik, basit bir dışlanmadan öte, varlığın reddedilmesine işaret eder.

Yakup’un sesinin zamanla “Vrak”a dönüşmesi, insanın diliyle kurduğu bağın koptuğu anı simgeler. Bu, bir kelime değildir; anlam taşımaz ve iletişim kurmaz. Ancak tam da bu anlamsızlık, karakterin içsel çöküşünü ve çözülüşünü açığa çıkarır. Dil, insanı dünyaya bağlayan temel araçlardan biriyken, Yakup’un elinde bozuk bir titreşime dönüşür. Bu noktada Vrak, bir isim olmaktan çıkar, bir duruma, bir kırılma anına dönüşür: insanlığın eşiğinde asılı kalan bir varoluşu temsil eder. Yakup’un Zehra’ya duyduğu karşılıksız ve belirsiz yakınlık da aynı var olma arzusunun başka bir yüzüdür. Bu yakınlık, yalnızca romantik bir çekim değil; bir başkasının gözünde görünür olma, onaylanma ve gerçeklik kazanma isteğidir. Ancak Yakup, o bakışta kendine yer bulamaz. Hep biraz geç kalır, hep biraz eksik kalır, hep biraz dışarıda durur. Böylece gerçek ile hayal arasındaki sınır giderek silinir ve Yakup, net bir özne olmaktan uzaklaşır.
Lacan’ın “Bilinçdışı, başkasının söylemidir” düşüncesi burada yeniden anlam kazanır. Yakup, başkasının söyleminde yer almadığı, adlandırılmadığı ve tanınmadığı için çözülmeye başlar. İsmi vardır, ama o isim başka birinin ağzında yankılanmaz. Bu nedenle Vrak, yalnızca bireysel bir hikâye değil; toplumsal olarak silinen ve görünmez kılınan bütün öznelerin metaforuna dönüşür.
Vrak’ta açılan bu varoluşsal çatlak, kitabın diğer öykülerinde de farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Sinek, Kedi ve Ben öyküsünde anlatıcı, çevresindeki hayvanlara ve nesnelere sıradan anlamlarının ötesinde, neredeyse zihinsel bir yük yükler. Kedi ve sinek, yalnızca canlı varlıklar olmaktan çıkar; anlatıcının iç dünyasının yansımalarına dönüşür. Gerçeklik yavaş yavaş çözülürken, iç dünya genişler ve karanlıklaşır. Ben, Bir Şey öyküsünde ise kimlik tamamen muğlaklaşır. Anlatıcı, kendini bir isimle ya da net bir benlikle tanımlayamaz; o yalnızca “bir şey”dir. Bu belirsizlik, kitabın geneline yayılan bir izlek gibidir. Karakterler kim olduklarını söyleyemez, oldukları şeye tutunamazlar. Hepsi yarım bırakılmış cümleler gibi, tamamlanmayı bekler fakat hiçbir zaman tamamlanmaz. Düşman ve Kuyu öykülerinde ise korku ve ölüm teması öne çıkar. Ancak bu korku, dış dünyadan çok iç dünyadan beslenir. Kuyu, fiziksel bir boşluk olmaktan ziyade zihnin derinliklerine açılan karanlık bir geçittir. Düşman ise dışarıda bir figür olmaktan çok, kişinin kendi içindeki bölünmenin, parçalanmanın ve bastırılmış korkuların adıdır. Bu anlamda Boran’ın öyküleri, dışsal bir tehdidi değil, içsel bir çatışmayı anlatır.
Anlaşılmayan, böylece belirli bir olay örgüsünün değil, süreklilik kazanan bir ruh hâlinin, bir iç gerilimin ve varoluşsal bir sarsıntının kitabına dönüşür. Öyküler arasında kesin bir bağ kurulmasa da hepsi aynı zihinsel iklimi paylaşır. Okur için asıl deneyim, hikâyeleri “anlamaya çalışmak” değil, onların yarattığı atmosferin içinde bir süre kalabilmektir. Bu atmosfer hem rahatsız edici hem de tanıdıktır; çünkü taşıdığı boşluk, okurun kendi içinde de bir yankı bulur.
Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” düşüncesini tersinden okursak, bu öykülerde cehennem, başkalarının yokluğudur. Görülmemek, adlandırılmamak ve hatırlanmamak, varoluşun en sert biçiminde sorgulandığı bir boşlukta insan, yalnız başkalarından değil, kendisinden de uzaklaşır.
Anlaşılmayan, belirli bir zamanın, mekânın ya da insan tipinin kitabı değil; bir eşik hâlinin, bir çözülme anının ve bir belirsizliğin kitabıdır. Öyküler, okuru kesin anlamlara değil, çatlaklara, boşluklara ve suskunluklara götürür. Her metin, yarım bırakılmış bir cümle gibi davranır; fakat bu yarım kalmışlık bir eksiklikten değil, bilinçli bir edebi tercihten beslenir. Boran, anlatıyı tamamlamaktansa onu dağıtmayı, bozmayı ve yeniden kurmayı seçer. Bu yüzden Anlaşılmayan, okurun elinde tüketilen bir kitap olmaktan çıkar; zihninde büyüyen, çoğalan ve uzun süre yankılanan bir düşünceye dönüşür.
Ayşegül Özdemir




Hastanede geçen 24 saatlik çok ağır bir nöbetin ardından beynim resmen uğulduyordu. Kimseyle konuşacak, hatta televizyondaki o karmaşık olayları takip edecek halim bile kalmamıştı. Sadece gözlerimi meşgul edecek ama zihnimi yormayacak bir şeyler ararken betgaranti sitesine girdim. Sitenin o sakinleştirici ve her şeyin yerli yerinde olduğu düzeni bana çok iyi geldi. Kulaklıklarımı taktım, loş ışıkta biraz vakit geçirdim ve o yoğun stresin yavaş yavaş dağıldığını hissettim. Günün sonunda aradığım o "zihinsel şalteri indirme" anını tam olarak burada buldum.