Armağan Can Yazdı- Bir Nefeslik Yazgı: Karahindiba
- İshakEdebiyat

- 18 saat önce
- 4 dakikada okunur
Gökyüzü gibi bir bitkidir karahindiba. Sarı çiçekli hâli güneştir; griye dönmüş hâli ay. Bir nefeste uçuşturduğumuz tohumlarıysa yıldızlardır. Yıldızlara dokunmak zaman ister. Güneşi ve ayı yeterince gördükten sonra sıra onlara gelir. Her bir yıldıza içimizden geçen dilekler yüklenir ve uğurlanır. Sonrası karanlıkta beliren, göz kırpan izlerdir bizi bekleyen.
Antik Yunan düşüncesinde karahindiba doğrudan bir tanrıya atfedilmese de rüzgârla ilişkilendirilir. Kızılderili anlatılarında ise kardeşlerine göre daha nazik ve hayatın tadını çıkarmak için tatlı tatlı esen güney rüzgârının bu çiçeğe aşkı anlatılır: İlk görüşte âşık olan ama açılamayan, bekledikçe sevdiğinin dönüşümünü gören ve ancak çiçek kaybolduğunda bir karahinbaya sevdalandığını anlayan rüzgâr.

Karahindiba tohumlarına üflenerek dilek tutulması, kaderin rüzgârla taşındığı düşüncesine dayanır. Bu yönüyle yazgının hafifliğini, insan iradesinin kırılganlığını ve dileğin kontrolsüz yolculuğunu sembolize eder. Tam da Sinan Sülün’ün kitaba adını veren “Karahindiba” öyküsünde olduğu gibi… Zamanın geçişini, çocukluktan gençliğe uzanan eşiği ve yeniden başlamayı imgeleyen bu sessiz direniş bitkisi, niyetin aynasına dönüşür.
2011 yılında yayımlanan Karahindiba, Sinan Sülün’ün ilk kitabı. Yazar, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu; ardından Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Anabilim Dalı’nda eğitim gördü. Zipİstanbul ve Hayvan Kültür Sanat dergisinde editör olarak çalıştı. Pek çok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları ve öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Karahindiba’da yer alan ve kitaba adını veren öykü, 2014 yılında Mask-Kara Tiyatrosu tarafından oyunlaştırılarak sahneye taşındı. İkinci kitabı ve ilk romanı Kırlangıç Dönümü 2015’te, Fazlalıklar ise 2020’de İletişim Yayınları’ndan çıktı. Sinan Sülün, hikâye anlatıcılığı üzerine eğitim ve danışmanlık hizmetleri veren şirketinde çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor.
Karahindiba üç öyküden oluşuyor. Üçü de okuru derinden etkiliyor. Günlük hayatta çok sık duyduğumuz ya da tanıklık ettiğimiz için sıradanlaşmış olayların, o olayları yaşayan insanlar üzerindeki etkisi, güçlü bir empatiyle okura geçiyor. Bir aile toplantısında ya da arkadaş ortamında birkaç cümleyle geçiştirilen hayatlar, bu öykülerde derin izler bırakan birer hikâyeye dönüşüyor.
Her öykü, önce konusuyla okuru içine alıyor. Yazarın dili akıcı ve sakin; en dramatik sahneler bile yumuşak bir anlatımla sarsarak geçiyor. Postmodern yapıda kurgulanan bu öyküler, “olabilirliği okur tarafından kabul edilecek” absürtlüklerle örülmüş. Ancak bir noktadan sonra, işsizlik, imkânsız aşk, aldatma gibi olaylar sahneyi terk ediyor ve geriye sorular kalıyor. Okuduğum pek çok cümleden sonra kendimi, o konudaki düşüncemi ve tutumumu sorgularken buldum. Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ta sözünü ettiği biçimiyle, metin okurunu düşünmeye davet ettiği ölçüde çoğalır. Karahindiba’daki üç öykü de bu anlamda çoğalan metinler. Her ne kadar hacimli öyküler olsalar da, sanki kelimelere hâlâ yer varmış hissi öykülerin sonunda da devam ediyor.

Anlatımın sahiciliği ve sahnelerin görünürlüğü okuru metnin içinde tutuyor. Öyle ki “Mavi Pelikan” öyküsünde Numan, sahneye yerleri paspaslayarak çıkıyor:
“Paspası çamur gibi olmuş suya batırıyor, gri ipliklerinden kirli suları akıta akıta mermer zemine vuruyor, sanki dükkânı değil tüm hayatını temizlemek ister gibi paspası sertçe öne, geriye, sağa, sola sürüklüyordu.”
Devamında paspasın tozu zemine nasıl yapıştırdığı, kovadaki suyun rengi, paspaslanan zeminin görüntüsü gözünüzün önünde beliriveriyor. Bu noktadan sonra Numan’la birlikte sayfalarda dolaşıyor, âşık oluyor, düşünüyor, sıkılıyor, kabulleniyor, ağlıyorsunuz. Bu gerçekçilik, imkânsıza duyulan aşkı bile kabul edilebilir kılacak kadar güçlü.
(Burada küçük bir parantez açıp satır aralarından süzülen aşk tanımını paylaşmak isterim: “Kendilerine benzemeyenlere âşık olmaktan korkuyorlar. Oysa aşk, kendine benzemeyeni sevmek değil midir?”)
Aşçıbaşının sırtında taşınan Mavi’nin bize duyurduğu son söz ise okuru da alaşağı ediyor:
“Dünya tersten çok güzel görünüyordu.”
Sinan Sülün, kitabın sonuna eklediği teşekkür sayfasında üç öyküsünün kahramanlarının da adını anıyor. Yazarın bu denli sahiplendiği karakterler zaten biziz. Bu yakınlık, öykülerin içinde kendimize bir yer açmamıza neden oluyor. Karakterlerin koluna giriyor ve onlarla yürüyoruz.
“Aralık” öyküsünde Rıfat’la aynı masaya oturuyor, “Yemek boyunca asıl konu hariç her şeyden biraz konuşuyoruz.” Biz de Rıfat’la aynı çıkarımı yapıyor, “Galiba insan bu hayatta en çok benzemek istemediklerine benziyor,” diye düşünüyoruz. “Sessizliğin bütün seslerden iyi,” olduğunu söyleyen Rıfat’a, öykü ilerledikçe hak veriyoruz. Aralanan bu hayat, öykünün geçtiği aralık ayıyla aynı zaman diliminde okurun karşısına çıktığı için, gerçeklikle daha da örtüşüyor. Sanki bir konuşmaya kulak misafiri olmuşuz gibi; yarım kalan cümleleri, suskunlukları ve bakışlarıyla.
İsmini aldığı karahindiba gibi, zamanla dönüşen ve her dönüşümünde biraz daha güzelleşen bir öykü “Karahindiba.” Bir nefeste okunan, nefesi bıraktığımızda ise kelimeleri etrafa dağılan bir anlatı. Bu kez birlikte işsiz kaldığımız, hastalandığımız, yazıya ve edebiyata sığındığımız, annemize üzüldüğümüz, babamıza kızdığımız Adnan Çolak’ın koluna giriyoruz.
Adnan’ın çocukken evlerinin karşısındaki arsada karahindibalara nasıl üflediğini ve ne dilediğini öğrendiğimizde, aslında bu hayali hayatının bir döneminde pek çok insanın kurduğunu fark ediyoruz. Buradan sonra hayal gücümüz genişliyor: Çocukluk düşlerimiz gerçek olsaydı ne olurdu? Hayatımızın bir kırılma anında kararımızı farklı verseydik, bizi nereye sürüklerdi?
Kelimeler akarken bilinçaltımız da devreye giriyor; kendi hayallerimizi, yarım kalmış dileklerimizi gün yüzüne çıkarıyor. Bu fark ediş, kitabı bitirdikten sonra bile sürüyor. Yazar gibi biz okurları da öykü kahramanlarına biraz daha yaklaştırıyor, onlardan kolay kolay kopmamıza izin vermiyor.
Sinan Sülün’ün kalemi, yüksek sesle konuşmayan ama söylediklerini uzun süre zihinde tutan bir anlatı kuruyor. Gösterişli cümlelerden, büyük dramatik hamlelerden özellikle kaçınıyor, bunun yerine gündelik olanın içindeki kırılmaları görünür kılıyor. Anlatımındaki sadelik, öykülerin yükünü hafifletmiyor, tam tersine, okurun metnin içine daha derinden sızmasını sağlıyor. Sülün, okurunu yönlendirmiyor, yargılamıyor; boşluklar bırakıyor. O boşluklar da okurun kendi hayatıyla doluyor. Bu nedenle Karahindiba’daki öyküler, okundukları anda değil, okunduktan sonra büyümeye devam ediyor.
Armağan Can




Karahindiba, özellikle de söz konusu öykü olunca Wolfgang Borchert'in Karahindiba öyküsünü okumanızı tavsiye ederim.