top of page

Öykü- Hava Kantar Yıldırım- Çostik Boklu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 19 Oca
  • 3 dakikada okunur

“Alo, efendim, ne, ne zaman? İnnâ lillâhi…”

Telefonu yemek masasının üzerine bırakıp konsolun çekmecesini açıyorum. İçimde derin bir boşluk oluşuyor. Otuz yıldır görmediğin çocukluk arkadaşın ölünce oluşacak bir boşluk. Tanıdık değil. Her kayıp bir boşluk bırakıyor insanın zihninde. Tahmin edilebilir, anlaşılabilir bir boşluktur çoğu. Ancak bazılarının gidişi çocukluğunu da götürür beraberinde. Kendi gidebilirliğini de çarpar yüzüne. Gidenin kendin olmamasının verdiği acımasız bir rahatlama ile karışıktır üstelik. Azrail beni değil onu seçti. Hayır, bunu kimse söylemez, hisseder sadece, ancak benim gediğim çok daha derinlerde.

Çekmecenin içi karmakarışık. Ön tarafta çatal kaşık takımının arasına karışmış faturalar, garanti belgeleri, ilaç prospektüslerinin ve ne olduğunu anlamadığım not kartlarının üzerinden dertsiz masa örtüsünü çekiyorum. O karışıklıkta böyle durabilmek için gerçekten dertsiz olmak lazım diye espri yaparım normalde. Ama şimdi sırası değil. Çekmece tam açılmıyor. Arka taraf gözükmüyor. Elimi atıp karıştırıyorum. Telefon ve adresleri yazdığım, bazı sayfalarında gelişigüzel notların olduğu küçük ajanda elime geliyor. İtekliyorum. Bir kutuya değiyorum. İçi efemera dolu. Elimi iyice sokuşturup anahtarları sağa sola çekiyorum. Nihayet elim yumuşacık kadife kapağa değiyor. İşte aradığımı buldum. Hızla çekip çıkarıyorum onu sıkıştığı karanlık köşeden.

Bu kırmızı kadife albümü annem koymuştu buraya.  Çocukluk fotoğraflarımı toplamış içine. Öyle çok değiller. Otuz altılık film pozundan payıma düşen ne kadarsa o kadar işte.

İlk üç dört sayfayı hızlıca çeviriyorum. İşte buradasın Nalan. Siyah saçların atkuyruğu gene. Annen kâkülünü kaşlarının iki üç santim üzerinden, neredeyse alnının bitiş noktasından kesmiş. Yine de çok güzelsin. Siyah boncuk gözlerinle bana bakıyorsun. Kemerli ince burnun yüzündeki sevimliliğe ciddiyet katıyor. İncecik, bir çizgiyi andıran dudaklarınla bağırıyorsun

“Çostik boklu!”

Çostik oynuyoruz birlikte. Ortaya patates büyüklüğünde, sivri bir taş koymuşuz. Taşları Çoruh Nehrinin kenarlarından toplamışız. Adına çostik diyoruz. Nedenini hâlâ bilmiyorum. Her birimiz beş on metreden taşlar atıyoruz. Çostiğe değmeden ona en yakın olmaya çalışıyoruz. Değmeden yakın olmak… Zarar vermeden, devirmeden yaklaşmak mümkün mü Nalan? Çostiğe değen ebe oluyor, cezasını çekiyor. Şimdi diğerlerini avlamaya çalışıyor. Taşını kapıp geri kaçmak maharet. Geri geri gitmek, çekilmeyi bilmek… Ben bu oyunu bir türlü beceremiyorum. Sen “Çostik boklu” dedin ya, şimdi ben oradan nasıl uzaklaşırım Nalan? Taşımı almaya geliyorum, ama sen tarafından vurulup yanıyorum, kaçamıyorum.

Mahallenin hocası minareden “Haydi namaza!” diye sesleniyor. Ses bize, “Haydi çocuklar eve!” diye ulaşıyor. Tılsımlı bir ses duymuş gibi taşını kapan evine doğru koşuyor. Sen de gidiyorsun. Cesaretimi toplayıp peşinden koşuyorum ben de. Evinizin köşesine gelince cesaretim sönüyor. Yavaş adımlarla dönüyorum.

Oyunda hep ilk sen ebe oluyorsun. “Çok konuşup beni şaşırtma, bir sus,” deyip beni suçluyorsun. Elinle omzuma vurup uyarıyorsun güya ama yan yan da gülümsüyorsun. Kızıyorsun ama bensiz de başlamıyorsun oyuna. Benim sokağa çıkmamı bekliyorsun.

O yaz defalarca çostik oynuyor, defalarca ezan duyuyor, defalarca peşine koşuyor ve defalarca geri dönüyorum. Bir gün, ne olacaksa olsun artık diyorum, dikiliyorum karşına, gözlerinin içine dikiyorum gözlerimi. Kalbimin sesinden zar zor duyuyorum sesini. Tam ağzımı açacakken, diyeceklerimi tahmin etmiş gibi, “İstediğim okulu kazanmışım, taşınıyoruz.” diyorsun. Ben öylece kalakalıyorum. Gitme demek istiyorum ama ağzımdan tek kelime çıkmıyor. Sessizliğimle gidiyorsun. Birkaç gün sonra seni son kez görüyorum. Eşyalarınız kamyona yükleniyor, hatıralarımı da içine sıkıştırıyorum. Mahallenin çocuklarıyla arkandan el sallıyoruz. Onlar dönüp çostik oynuyor, ben artık oynamıyorum. Elbette büyüyorum, evleniyorum, unutuyorum ya da öyle sanıyorum.

Mahallenin girişinde okul vardı ya hani. Orada öğretmenlik yapıyorum şimdi. Bahçesindeki çınar ağacı hâlâ duruyor ama kavakları kestiler uzun zaman önce. Sivrisinek oluyormuş. Derslerim yoğun, tahmin edersin ki matematik öğretmeniyim. Yazılılar öncesinde seni çalıştırırdım da gene de yapamazdın hatırlıyor musun? Mecburen kâğıt değiştirir tüm problemlerini çözerdim silikçe. Sen üzerinden geçerdin sonra kendi el yazınla. Öğretmen fark etmişti birinde, seni bir uca beni bir uca oturtmuştu. Bir daha da sınıfta arka arkaya gelemedik.

Hatırlarsın, yan sınıfta Elif vardı. O artık hep yanımda. İki tane de oğlumuz var. Büyüdüler, neredeyse o yaz ki yaşlarımıza geldiler. Büyüğü annesinin tarafı hep; kara, cılız, sessiz. Küçüğü ise aynı ben.  Çilli ve şakacı. Tabii biraz da şişman.

Aynı evde oturuyoruz gene. Tadilat yaptırdık. “Eskiler onarılmadan olmaz öyle,” dedi Elif.  Eşyaları da o seçti. Bir konsolu kullanıyoruz antika niyetine. Beyaza da boyadık. İçi genişçe, her şeyi alıyor ya kıyamadık atmaya. Ha annem de göçtü gitti babam gibi. Ablam evlendi. Fikriye teyze vardı ya, onun oğlu Halil’le. Mutlu sayılır. Bir de çocukları olsaydı. Çenem düştü gene Nalan gördün mü?

Ne zamandır oturduğumu bilmediğim berjerden kalkıyorum. Kara gözlerine son bir kez daha bakıyor, hatıraları da içine tıkıştırıp kadife kapağı kapatıyorum.

Yıllar sonra sanki aynı hoca minareden salâ okuyor. Tılsımlı bir ses duymuş gibi herkes evlerine değil cenazenle birlikte bu defa camiye gidiyor. Ben de içlerindeyim.  Sen de yeşillerin içinde gidiyorsun. Nalan, gene ilk sen değdin çostiğe gördün mü? Musallayı da Çoruh’tan mı getirdiler acaba? O gün söyleyemediklerimi şimdi söylesem işe yarar mı?

Nalan gitme.  


Hava Kantar Yıldırım

 
 
 

1 Yorum


Ayşe Turkay Yiğit
Ayşe Turkay Yiğit
19 Oca

İçimi sızlattı yahu...

Beğen
bottom of page