top of page

Öykü- Mustafa Sarp Paker- Alfabesi Kumdur Kişinin Saate Bakılmaz

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 20 saat önce
  • 8 dakikada okunur

Zamanın içine akıp çürüttüğü, büyüdüğü, büyüttüğü ve elinden tutup yürüttüğü o çocuk olan ben nihayet büyümüş, ustamdan aldığım el ile dükkânın sahibi olmuştum. Eli, saat tamir ederek insanları varacakları yerlere vaktinde varmaları için değil, vardıklarında yapacakları işlerin hayır mı şer mi olacağına dair ipuçları vermek için aldım. Çarşıda bana saatçi, hayalci ve hatta falcı diyenler olsa da siz onlara pek itimat etmeyin. Takdimi her zaman beli hafif bükük, saçı epey kırçıl, gözü biraz bulanık ve bilhassa remil ilmine sahip bir insan olarak yaparım. İşte aldığım el de tam olarak bu ilim üzredir. Bundan ötürü benim iki ustam vardır.

İlki mektepten arda kalan zamanlarda etini, kemiğini siftinebilirsin diyen babamın yanına çırak olarak verdiği saatçi Nuri Efendi, ikincisi ise saatçinin bulunduğu avlunun içinde gün boyu oturarak bizim dükkândan çıkanların yanına gelmesini gözleyen remmal Sümbül Efendi’dir. İkisi de bana çok şey kattı. Yirmi koca seneyi beraber devirdik. Çırak olarak dört yıl, kalfa olarak on yıl, usta olarak da hâlâ bu saatçide dirsek çürütmekteyim. Nuri ustamın katı disiplin anlayışı zaman zaman beni bu meslekten uzaklaştırsa da bu ocak sayesinde evlenip çoluk çocuğa karıştım. Nuri ustam her zaman, “Saatler ölçünü kaçırırsa insanlar aklını kaçırır,” derdi ve her hatamda enseme okkalı bir şaplak atardı. İlk günden itibaren bu düstur ile yetiştirmeye dikkat etti. Ben, o her vurduğunda içimden galiz sözler söyler, gözlerim hafif yaşarmış bir şekilde yaptığım hatayı düzeltmeye koyulurdum. O kolay kolay benim elimdeki işe bakmaz, baktığı zamanda yaptığım hatayı cımbız ile çekip çıkarırdı. Sonra da “Gördün mü bak, senin yüzünden bir talebe mektebe, bir işçi işe, bir imam vakte geç kaldı. Şimdi nasıl vereceksin bu insanların yaşadığı mahcubiyetin hesabını? Gözünü dört aç evladım. Bu dişliler, çarklar ve yaylar göründüklerinden daha fazlasını ifade ediyor. Haydi şimdi tekrar gözden geçir yaptıklarını,” diye nutuklarına devam ederdi. Türü ne olursa olsun elindeki işe her zaman titiz davranırdı. Herkes onun ustalığına güvendiği için dükkânın müdavimi çok olurdu.

Büyük duvar saatleri, köstekli ve kol saatleri her gün bu dükkâna girer. Ancak hiçbir zaman girdiği gibi çıkamazdı. Kiminin pandülüne ince ayarlar, kiminin yayını kastırıp gevşetmeler, kiminin de sarkaçlarını değiştirmelerle ömürleri uzatılırdı. Nuri ustamın çok önem verdiği bir başka saat ise kum saatleriydi. Onlara özel camlar yaptırırdı. Çarşının en eski esnaflarından olan Nuri Efendi’ye saygı duydukları kadar gazabından da korunmak isteyen camcılar işine fazla ihtimam gösterse de elleri ayaklarına dolanırdı. İş, saatin içine koyacağı kumlara geldiğinde ise ustam bizzat beni görevlendirirdi. Yalıköy sahilinden çok kum toplattı. Bu kumları önce dükkânın üst katındaki depoda yere serer, neminin kırılması için birkaç gün orada bekletirdim. Ustam ise kumdaki nemin kırılmasına müteakip eleme işlemini yaparak telislere koyar, büyük dedesinden kalma eleği kutsal bir eşya gibi duvara asar ve çok övündüğü muvakkitlik mesleğinin dördüncü kuşağı olmakla hep iftihar ederdi. Gençliğin verdiği merakla sürekli bu kumların türünü sorar, hiç cevap alamazdım.

Ustalık payesine eriştiğim günün sabahında ise ustam kendiliğinden söyleyivermişti. Bunlar kuvarstı. Yaptığımız kum saatleriyle denizlerin ve göllerin gizli güzellikleri olan kuvars kumları, artık dalgalara değil zamanın akışına kapılırdı. Bu yüzden mi bilemem ama Nuri Usta’m vitrindeki tüm kum saatlerini birer ikişer ama hızla çevirerek onların akışta yarattığı büyüye hayran bir şekilde bakakalırdı. Buna maruz kala kala ben de diğer saatlerden çok bu saatlerin müdavimi olmaya başladım. Evvela el ile, sonra göz ile en sonunda kulak ile akışa dahil oldum. Kumdaki zamanın hortumuna kapıldım. Beni savurup önce günlere, sonra aylara ve yıllara attı. Girdabın gücü karşısında saçlarım kırlaştı. Bereket ki Sümbül ustam burada devreye girdi.

Saat ustalığımın henüz ikinci yılında Nuri ustam vakıfta beraber oldukları çocukluk arkadaşının cenazesine katılmak üzere birkaç günlüğüne şehir dışına gitmişti. Her gün avluda bir put gibi oturan Sümbül Efendi yerinden kalkarak dükkâna geldi.

“Evladım, bu kumlar ruhunu kaybetti. Artık eskisi gibi kendini okutmuyor. Gelene gidene rezil oluyorum. Hayrı şer, şerri hayır görüyorlar. Bana sizin dükkândaki şu kum saatlerinden dört tane verebilir misin? Yalnız peşinen söyleyeyim ki benim param şu an hepsini almaya yetmez. Paranın yarısını şimdi, yarısını da remil attıkça sana versem olur mu?” dedi.

“Olur Sümbül Efendi, yalnız buraya kadar geldin bir çay içmeden katiyen bırakmam seni,” dedim.

“Memnuniyetle,” diyerek müşterileri buyur ettiğimiz koltuklardan birine oturdu. Zile basarak, “Muvakkitte iki çay,” dedim ve Sümbül Efendi ile mülahazaya başladık. Uzak diyarlardan gelerek buraya yerleştiğinden bahsetti. Hiç evlenemediğinden ancak zamanında bir kızı çok sevdiğinden ve uğruna kızın abisinden dayak yediğinden bahsetti. Kısacık zamanda ne kadar anlatmak isterse o kadar dinleyecektim ki gözü birden tezgâhına doğru yaklaşan adama kaydı. Konuşmaktan içemediği çayını bardakta bırakarak verdiğim kum saatlerini alıp dükkândan çıktı. Adama doğru yaklaştı. Ayaküstü sohbet ettiler. Ardından benden aldığı dört kum saatini tam boyun kısmından bir sopa yardımıyla kırarak kum sofrasına sepeledi. Remil esnasında başına üşüşen kalabalık arasından konuştuğu adamı seçerek akıbetiyle alakalı bilgiler verdi. Sonunda ne dediyse adam gülerek parasını uzatıp tezgâhın yanından ayrıldı.

Daha sonra iki üç kişi daha remil attırdı. Kalabalık dağılınca Sümbül Efendi doğrulup etrafı şöyle bir süzdü. Kimse yoktu. Dükkâna bir kez daha geldi. Bu kez benden on iki tane kum saati aldı ve yine bir önceki anlaşmaya uygun şekilde önce kalan ikisinin borcunu, sonra da aldıklarından altısının parasını vererek tezgâhına geri döndü. Aldığı kum saatlerini de aynı yerlerinden kırarak gelen birkaç kişiye daha remil attıktan sonra havanın kararmasıyla birlikte her şeyini toplayarak avludan uzaklaştı. Ertesi sabah dükkânın bulunduğu avluya girdiğimde Sümbül Efendi’nin yerini çoktan aldığını ve sakin hareketlerle hazırlık yaptığını gördüm. Dün dükkâna geldiği için iadeyi ziyaret yapmasam olmaz diye düşündüm.

“Sabah şeriflerin hayır olsun Sümbül Amca,” diyerek yanına sokuldum. Ahşap bir kasaya sağ eliyle kumları serip içinden okuduğu duayı bitirdikten sonra, “Sağ ol evladım,” diye cevap verdi. Yıllardır içimde sakladığım merak kıvılcımlarına daha fazla dayanamadım. Bu kez konuşma sırası bendeydi. Bunca yıl zihnimi bulandıran hangi soru varsa onları sordum. Uzun uzun cevapladı. Sesinde afyon etkisi yaratan bir teskin edicilik vardı. Benim kasa olarak adlandırdığım ahşap sandığın gül ağacından yapılan kum sofrası olduğunu, boyutunun kırka kırk olduğunu, kuvars kumlarının bu ilim için ne kadar önemli olduğunu ve son olarak da rika harflerle yazılmış “En iyisini Çalap bilir,” sözü ile remilcinin kibre kapılmaması gerektiğini anlattı. “Zamanı yaşadığımız gibi okumalıyız da evladım,” sözünü de sohbet esnasında birkaç kez tekrar etti. Sümbül Amcadan müsaade isteyerek dükkânı açmak üzere yanından ayrıldım.

O an içimdeki bezginliğin erimeye başladığını anladım. Sümbül Efendi o yüzden benim sadece ikinci ustam değil aynı anda kaşifimdir. Hiçbir şey yapmadan çok şey yapmış, yeni ufukların yılmaz yelkencisi olmama vesile olmuştur. O günden başlamak üzere her gün sabah erkenden Sümbül Efendi’nin yanına gittim. Sorularıma yenilerini eklerken yüzünde herhangi bir usanç belirtisine rastlamadım. Tarihi bilmeden geleceğin okunmayacağını söyleyerek remil tarihiyle alakalı bilgiler verdi. Mısırlı bir köylü olan ustasının Danyal peygamberin soyundan geldiğini anlatıyor ben de ağzı açık şekilde dinliyordum ki ensemde bir şaplak hissettim. Kaşlarımı çatıp hızla arkama döndüğümde karşımda Nuri amcayı buldum.

“Şu falcının safsatalarını bırak. Dükkânı açacağın yerde burada oturmuş sohbet ediyorsun. Hele günlerdir sende bir hal vardı. Meğer sebebi zır cahilin anlattıklarıymış. Seni nasıl efsunladıysa? Bu meczubun doğru düzgün okuması yazması mı var ki anlattıklarının ilmi bir dayanağı olsun. Danyal peygamberi de saçmalıklarına alet ediyor utanmadan,” dedi. Sümbül Efendi, itiraz etmeden dinledi. Ben ise içimde kabaran öfkeye engel olmaya çalışıyordum. Koca adam olmuştum. Karım ya da kızım şamar oğlanı gibi tokatlandığımı görse ne yapardım. Nuri Efendi’nin gözünün yaşına bakmayıp derdest ederdim. Ama yapmadım, yapamadım. Gözlerim dolu bir şekilde kalkıp dükkânı açtım. Dükkân açıldı açılmasına ama ben kapandım. Keşifleri yarım kalmış bir denizci gibiydim. Sümbül Efendi, Nuri Usta’mın olmadığı bir günde kapı eşiğinden el ederek beni yanına çağırdı. Kum saatlerinden kalan borcunu sayıp avucuma bırakarak kum sofrasıyla ilgilenmeye devam etti. Sanki tokadı o atmış gibi bir mahcubiyet duyuyor, benimle selam alıp verme dışında hiç konuşmuyordu. Bu durum geçen yıla kadar devam etti.

Nuri Usta’m son zamanlarda çok hastaydı. Dükkâna haftada bir ya da iki gün geliyor, güneş tepeye çıkmadan da evine gidiyordu. Bunu fırsat bilip remmale iki çay diye bağırarak Sümbül Efendi’nin yanına gittim. Aynı avlu içinde birbirinden uzak geçen yıllardan konuştuk. Daha fazlasına remil için kuyruk oluşturan insanlar müsaade etmedi. Kuma noktalar, şekiller ve çizgiler çekip duruyordu. Haftalar birbirini takip ederken Sümbül Efendi’ye bu ilmi ben de öğrenmek istiyorum diyerek açıldım. Çok uzun zamandır ham olduğumu önce pişmem gerektiğini söyleyerek Yalıköy’deki deniz kenarından kuvars toplamaya gönderdi. Kuvars kumlarını mesaiye başlamadan topluyor, Nuri Usta’mdan öğrendiğim gibi kurutuyordum. Kum alfabesini öğrenmek için ise Sümbül Efendi’nin başının etini yiyordum. Pişmeye başladın diyerek haftada bir ilmi bilgi veriyor, fazlasına şu an hazır olmadığımı söylüyordu. On altı haftada remilin on altı şeklini öğretmekle işe başladı.

Bu sıralarda Nuri Usta’mın durumu daha da kötüleşiyordu. Dükkâna uğrayamaz oldu. Bursa’da doktorluk yapan oğlu bir gün dükkâna gelip kardeşleri ile anlaştıklarını, dükkânın yeni sahipleri olarak ne kendisinin ne de diğer iki kız kardeşinin burayla uğraşmak istemediğini, baba yadigarı olduğu için de burayı satmayıp cüzi bir miktar karşılığında kiracı olarak bu işi yapmak isteyip istemediğimi sordu. Ne kadar bu işe olan aidiyetim zayıflamış olsa da “Emek kapım, ekmek kapım,” diyerek kabul ettim. O günden sonra her gün Nuri ustamın evine gittim.  Eşi Zeynep Ana’nın bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormaya başladım. Yirmi bir gün sonra Nuri Usta’mın vefat ettiği haberini alana kadar bu böyle devam etti. Nuri Usta’m, iftiharla bahsettiği muvakkit ailenin son kuşağı olarak aile şeceresindeki yerini almıştı.

Ustamın kırkı çıkar çıkmaz oğlu sanki bir hatıradan koşar adım kaçarcasına anasını da alıp Bursa’ya gitti. Zeynep Ana Bursa’ya gitmeden bana evdeki ahşap oymalı gramofonu ve guguklu saati verdi. Bunu çarşının öte yüzünde bulunan antikacı Cengiz amcaya götürmemi sıkı sıkıya tembihledi. Emrini baş üstüne edip götüreceğimi söyledim fakat uzunca bir müddet bu iki emanet dükkânın baş köşesinde götüreceğim günü bekledi. Günler haftaların sırtında oraya buraya koştururken Sümbül Efendi’den remil ilmini öğrenmeye devam ediyordum. Bir gün Sümbül Usta’m kum sofrasını alıp dükkâna girdi. Kendisinin bir imtihanda görevli olduğunu, gelenleri buraya yönlendirecek şekilde kâğıt yazarak her zaman oturduğu yere koyduğunu söyledi. Çıkmadan da bu kumların ruhunu kaybettiğini, raftaki kum saatlerinden yeni bir sofra oluşturmam gerektiğini de belirtti. Ustamın ceviz ağacından yaptırdığı küçük sopa ile kum saatlerini boyun kısmından kırarak sofraya tek tek serdim. Yarım saat sonra dükkâna şapka ve gözlük takmış, Fransız modeli bir takım elbise giymiş, matruş bir beyefendi geldi. Remil attırmak istediğini söyledi. Sümbül ustamdan öğrendiğim ne varsa şimdi gösterme zamanı diye düşünerek kötü bir taklidi gibi aynı sırayla tüm akışı uyguladım.

Niyetini sorduğumda, “Yarın ölecek miyim?” diye cevap verdi. Şansıma bak. İlk elde yandık iyi mi? İnsan ölümüne remil attırır mı? Ne bileyim ben. Daha güzel niyetlerin yok mu da en can alıcı olanı burada söylüyorsun. Üstelik bu benim ilk remilim. Neyse, biraz bakarım. Ölmeyeceksin derim. Nasıl olsa remil okumayı bilmiyor. Ya ustam remilde duyulacağı değil de duymak istenileni söylediğimi öğrenirse. Defe koyar beni. Gerçi bu diğeri gibi huysuz değil, anlayış göstereceğini umuyorum. Bu adamı ustam göndermediyse nasıl öğrenecek ona ne söylediğimi. Öğrenemez tabii ki. Nuri ustam ne derdi ‘Bir saati doğrulayan ikinci saattir,’ şimdi benim doğru ya da yanlış olduğumu ben biliyorum. Şu karşımdaki yaşını başını almış, bu tarz yerlere ilk kez giriyor gibi giyinmiş adam değil, diye düşünerek şekilleri vurmaya başladım.

Hanelerin çoğunda hamra ve terkis yani sizin anlayacağınız dilde olumsuz şekiller hakimdi. Yalan söyleyecek gibi olduğumda aklım kör, dilim lal oldu. Doğruları söylerken ise hepsi bülbül gibi şakıdı. Bir neticeye bağlamadan olmayacağı için üzülerek de olsa karşımdaki adama ölme ihtimalinin yüksekliğinden dem vurdum. Adam güldü, söylediklerimden ötürü huşu içindeydi. Beni tebrik etmek üzere elini uzattı. Tokalaşırken bir yandan da gözümün içine bakıyordu. O baktıkça kum saatlerindeki tüm kuvarslar içime aktı. Yüreğim ağzımdan taşacak gibi hızlı atmaya başladı ve “Bu dünyada ilk tokalaştığım kişi kim? İnan, hatırlamıyorum ama son tokalaştığım kişi olarak seni hep hatırlayacağım,” dedi.

Adamın kapıdan çıkışıyla derin bir nefes verdim. Avlunun her köşesinde Sümbül Efendi’yi aradım fakat hiçbir yerde yoktu. Ustama olan biteni anlatma isteği ile akşamı zor ettim. Dükkânı kapatıp çıkarken Zeynep Ana’nın emaneti olan ahşap oymalı gramofonu ve guguklu saati yanıma aldım. Cengiz amcanın birkaç mahalle ötedeki antikacı dükkanına bıraktım. Çırağını da, “Nuri ustanın emanetidir,” diyerek sıkı sıkı tembihledim.

Deliksiz bir uykudan sonra her sabah olduğu gibi uyanıp karımı ve kızımı öperek işe gitmek üzere evden çıktım. Muvakkithanenin yanındaki camiye doğru akın eden ahaliyi gördüm. Onlara katılıp cami avlusuna girdiğimde musalla taşına uzanmış tabutla karşı karşıyaydım. Önünde bulunan yazıları sırayla okudum “Danyal Sümbül” “En iyisini Çalap bilir” Kâşifi ufka yelken açmış kıta gibi olduğum yerde kaldım. Dün ustam için remil attığımı nasıl da anlamadım. O her zaman tek tip kıyafet giyinir ve kıvırcık sakalları göğsüne kadar uzanırdı. Gelen o adam ile uzaktan yakından bir bağ kuramadım. Ustam bu dünyadan göçerken ondan el aldım.


Mustafa Sarp Paker

 
 
 

Yorumlar


bottom of page