top of page

Öykü- Mustafa Sarp Paker- Çimlerin Kaldırma Kuvveti

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Filler, yaramın kabuğunda çimdeymiş gibi tepindikçe her şey daha yerli yerine oturuyor. O oturuyor ben kalkıyorum kendimi savunmak üzere. Yanımda ne Sokrat ne de cübbesi yırtık avukatım beliriyor. Suçluyum kabul ediyorum. Suçumu bastırması için yaramı fillerin ayaklarına seriyorum. Ruhumun bedenimle bağı her geçen saniye incelirken kahrolsun diyorum. Kahrolsun yaşamak dedikleri sözcük, kahrolsun seni sevip çekilmek ve kahrolsun karanlıkta düşen omuzlarım. Kahroluyorum...

SON

Yönetmen: Hulusi Dereçiçeği

Yapımcı: Leyli Bilge Atıcı

Senarist: Mu. Sa. Pektaş

Oyuncular

Ferit: Atalay Salur

Suzi: Selma Ekerinci

Kapanış jeneriği akarsu edasıyla kuzeye doğru durmadan akarken zorla da olsa J18 numaralı koltuğundan kalktı. Kendine gelip oradan hızla uzaklaşmak için montunu omzuna attığında hâlâ kahroluyordu. Salonda ışıklar yanar yanmaz üzerindeki karanlık perdesi aralandı ve onunla birlikte izleyenlerin yüzünde de son tiradın etkileri okunuyordu. Çıkış kapısına yönelirken gözlerine inen yaşları gizlemeye çalıştı. Parmaklarıyla gözlerini o kadar sert şekilde ovdu ki yaşları kaynağında kurutmayı başardı.

Salondan çıktığında ünlü hamburgerciler, pizzacılar, tavukçular ya da kahvecilerden hiçbiri yoktu. Kafasını kaldırıp cama baktı. Yıldız Sineması. Şehrin en eskisi olan ve en ucuz biletini satan sinema şehir merkezinde sayılacak bir yerde de olsa onun evine uzaktı.  Sürekli ondan bahsediyorum, ahmak kafam sizi tanıştırmayı nasıl da unuttum. İşte karşınızda Kenan. Namı diğer ıslık koleksiyoneri. Kenan ile ilk kez Rüstem’in kahvesinde karşılaştık. Yağız ve bıçkın bir delikanlı edasıyla her masada bulunan birer ikişer arkadaşına şaka ile karışık sataşarak benim bulunduğum masaya doğru yaklaştı. Benim masamda da elbet bir tanıdığı vardı. Hatta o masanın tek yabancısı bendim desem yanlış olmaz.

Kenan bizim masaya da geldi, havadan sudan konu açıldı, gülünüp eğlenildi fakat kimse beni onunla tanıştırmayı akıl etmedi. Kenan’ın da benimle tanışmaya çok gönlü olmadığı ise zaten her halinden belliydi. Biraz lafladıktan sonra müsaade isteyip yanımızdan süzülerek gitti. Giderken kafasını kaldırdı ve cama baktı. Rüstem’in Kıraathanesi. Yıldız Sinemasına çok da uzak olmayan bu kıraathanede her pazartesi âşık meclislerine ve orta oyun gecelerine şahitlik etmek isteyenlerin başını Kenan çekerdi. Bu da o pazartesilerden biriydi ki Kenan hiç yapmadığı bir şey yapıp âşık meclisini ekerek o gün sinemaya gitmişti. Sinema gibi kıraathane de evine uzaktı. Zaten Kenanların evleri her yere ve herkese hep çok uzaktır.

Kenan bulunduğu kaldırımdan karşı kaldırıma geçmek için yengeç gibi yan yan yürürken onun hangi filmi bu kadar değerli bulup izlemeye gittiğini düşünmeye başladım. Beş dakika oldu olmadı, “Evrekaaa!” diye bağırdım. Kahvehanedeki herkes sohbetine devam ederken git gide karınca gibi gözüken Kenan’dan başka kimse beni duymadı. Aklında filmin son tiradındaki sözler uçuşuyordu. Elini havaya kaldırıp içlerinden birer ikişer yakalamaya başladı. Yakaladı, yakaladı, yakaladı ve her birini ceplerine doldurdu. Cebinden çıkan son parasının yerini onlarla doldurmak niyetindeydi. Değersiz dediği her bir sözcüğü cebinde taşıyordu. Olsun olsun değersiz de olsa para kadar ağır ve kirli değil en azından dedi. Tüm bu avcılık maharetini sergilemesinin akabinde yere mıhlanmış gibi durdu. Kahroluyorum sözcüğü hâlâ havada asılıydı. Tam yakalayacaktı ki aklına birden Ferit geldi ve kahroluyorum diyerek elini savurdu. Kenan sözcüğü kartal gibi pençesinde boğarak cebine koydu. Nefes nefese kalan sözcük cebindeki yırtıktan faydalanıp paçalara doğru akmaya başladı. Kenan’ın içi gıdıklanmasa o sözcüğün kaçmaya çalıştığını anlamayacaktı. Bereket ki hemen harekete geçip çömelerek paçasından geçmeye çalışan sözcüğü tuttu ve montunun iç cebine attı.

Bir kez daha ancak bu kez daha yüksek kahroluyorum diye avazını yükseltti. Ferit bu kez aklında değil yanında belirdi. Seni bulmalıyım, dedi. Koleksiyoneri olduğu ve mezatta satarak geçimini sağladığı ıslıklara yenisini eklemeyi tam da o an kararlaştırdı. Kahrolduğu saatlerde… hâlâ yengeç gibi yan yan karşı kaldırıma geçmeye çalışıyordu. Sokak lambasının yeni yeni canlanan sarı ışığı birkaç adım sonra omzunu sıvazlayıp topuklarına inmeyi başardı. Bu ay evin kirasını da bu ıslıktan gelecek parayla ödedim mi deme keyfime, dedi. Ferit gülmekle yetindi. Gül bakalım gül ıslığın gidince ne yapacaksın. Kelimelerin o kadar çok para etmez sen de bunun farkındasın. Ama ıslığın öyle mi? Mezada kimler kimler geliyor. Herkes, başkasındakine sahip olma hırsıyla peyler veriyor. Bu peyler de dolayısı ile bana yarıyor.

Böylece bir ay daha kimseye eyvallahım olmuyor. O meydan benim bu çarşı senin gezip yeni bir ıslık arıyorum. Bir oyuncu filmde, bir kahveci demde ve bir şair şiirde nasıl mahirse ben de maharetimi bu işte sergiliyorum. Önce deniz kenarındaki bankta oturup gazete okuyan ve her habere öfkelendiği için tansiyonu yükselen yaşlı bir amcaya yaklaşıyorum. Öfkesinden nasibime düşünleri topluyorum. Hemen oradan uzaklaşıp dağarcığında üç beş yabancı kelime bulunan ve turistlere bu kelimelerle yol tarifi yaptıkça dil cambazı olduğunu düşünüp mutlu olan genç mısırcının tezgâhına varıyorum. Merhaba, ben buranın yerlisiyim diyorum. Onu bu mutluluktan mahrum etmekten zevk alıyorum. Mezat sahibi aksi yönde inat etse de ben mutsuzların ıslığını daha değerli buluyorum. Bu ıslıkları işlenmemiş bir cevher olarak görüyorum. Mısırcı bu niyetimi sezmiş olacak ki pek pas vermiyor.

Ben de bu kez rotamı deniz kenarından tarihi meydana doğru çiziyorum. Çok geçmeden berber dükkanının önüne tabure atıp satranç oynayan terzi ile berberi görüyorum. Normal günlerde bu kadar keskin ve net göremem hiçbir şeyi ancak mevzu iş ise gözlerimi kartaldan alıyorum. Yaklaştıkça satranç tahtasındaki taşlara -berber beyaz, terzi siyah- bakıp sayıyorum. Hepsi yerli yerinde duruyor hem berber hem de terzi hamle yapmak için uzun uzun düşünüyor. Oyun başlasın diyorum. Berberin ilk hamlesi ile onları izleyen gözlerin sayısı ikişer ikişer artıyor. Ben de aralarına katılıyorum. Bana verdikleri tabureyi yanlarına koyup oturuyorum. Terzinin şahı ip, berberin şahı makas, benim şahım ıslık… Üçümüz de birbirimize hamle yapıyoruz. Aynı atı aynı kareye bir ileri bir geri hareket ettiriyoruz. Oyuna ve ortama sonra katılmamdan olacak ki satranç tahtasında bana yetecek kadar ne taş ne de kare var. Tam sırası deyip onların düşünce dehlizindeki sessizliği bozuyorum. Üstünlük kurma hazlarından faydalanmak üzere birkaç dakika boyunca yapacakları her bir hamleyi kulaklarına fısıldıyorum. Ancak bana mısın demeden oyuna devam ediyorlar. Terzi tüm sökükleri ve yamaları, berber tüm saçları ve sakalları bırakıp kazanmaya kendini adamışçasına hamle hızlarını daha da yavaşlatıyor.

Bu sırada dünyanın durma noktasına ilk kez bu kadar çok yaklaştığını hissediyorum. Maksadım kazananın ıslığını çalmak, düzeltiyorum koleksiyonuma dahil etmek değildi. Ben asıl kaybedenin peşindeydim. O kaybetsin ki ben yeni bir ıslık kazanayım. Kazananları manşete ve mezada taşımak kolay olur.  Adları kalın puntolarla yazılıp baş köşede ağırlanır.  Kaybedenin hikayesi ve iradesi ise hep es geçilir. Yok sayılıp emeği ıskalanır. Bereket ki ben kör nişancılardan değilim. Müsabaka mı? Son gördüğüm beraberliği ikisinin de kabul edip el sıkışması oldu.

Bana müsaade deyip tabureden kalktım. Beni meydanın tam ortasına çıkaracak ara sokakların her birini geçtim. Bugün işler kesat dediğim anda sinemanın camına yapıştırılmış film afişini gördüm. Çimlerin Kaldırma Kuvveti. Moralimin omzuma binen ağırlığını hafifletecekse bu hafifletir diyerek sinemanın cam kapısından geçip bilet aldım. Filmin başlamasına çok az bir zaman kalmıştı. Bugün müdavimi olduğum kahvehanede âşık meclisi yapılacak, çok sevdiğim iki âşığın aralarında lebdeğmez yapacak olmalarını bildiğim halde bekleme salonunda filmin başlamasını bekledim. Bu sürede birçok kişiyi koleksiyonuma dahil etmek üzere gözüme kestirsem de içimi tam manasıyla bu işe konsantre kılacak bir duygu yükünü kimsenin yüzünde okuyamadım. Okusaydım gidip ruhunu ensesinden alır gibi ıslığını alırdım.

Anons ile iki numaralı salona gidip koltuğuma oturdum. Ekranda çeşitli reklamlar döndü. Filmin başlamasına beş dakika kala gözümü kapattım. Rüstem’in kahvesinde atışmaları sunuyor, bıyıkları yeni terlemiş genç âşıkların adlarını okuyordum. Onların ses telleri ısınıp açıldıkça tiz bir gürültü olan ıslıklarını kapmak üzereydim ki filmin başlangıç jeneriği ile gözümü açtım. Benim bu sahnede ne işim var demeye kalmadan Kenan’ı öldürüp Ferit silüetinde yeniden doğdum. Hayat akışımın sıradanlığından bir kere çıkınca geri dönüşü olmayan şeylerle karşılaşıyormuşum. İlk kez başıma böyle bir durum geliyor. Ruhumun Kenan’ı bırakıp Ferit’e göçmesine nasıl rıza göstereyim ki. Yazılı olan ve beni bir metne bağlayan her şeyi zihnimden silip attım. Senaryoya da senariste de karşı doğaçlama bayrağını çektim.

Hücum… birinin beni yenmesini ya da üzerime atlayıp durdurmasını bekledim. Yönetmen, yapımcı ve seyircilerden hiçbirinin bundan rahatsız olmadığını hatta pür dikkat izlediğini fark ettim. Suzi’yi karşıma çıkardıklarında ise bu dağınık zihnimin toparlandığını Ferit olmanın aslında o kadar da kötü olmadığını anladım. Suzi’nin ellerindeki akik, gözlerindeki ışık ve sesindeki ipek, ciğerinden yükselen astım ıslığının varlığını bana tamamen unutturdu. Bir ıslığı unutmak, ilk kez bu kadar çok hoşuma gitmişti. Suzi ile kırları, ormanları ve ovaları gezdikçe gezdim. Suzi benimle bu yerlerde uzanmak istiyor sanıyordum ancak o astım ıslığından kurtulmak için sere serpe uzanıp kendinden geçiyormuş. Ferit olmak en az Kenan olmak kadar zor. Sevdiğin insanın nefes almaya çalışırken öksürük nöbetleri geçirip kendini kaybetmesine tanık olmak çok zor.

Hastanede uzun mavi tüplerden oksijen takviyeleri ile geçen günler, Suzi’nin ciğerlerindeki enfeksiyonu sadece kontrol altına alıyor. Ciğerleri sağlıklı şekilde nefes alıp verirken yine yırtılıyor. Suzi hayatın doğal akışından uzaklaşarak yalnızlaşmasına, etrafı tarafından veremli gibi davranılmasına çok içerliyordu. Onun gibi sevecen, sosyal ve yardımsever bir kadını bu halde görmek beni de üzüyor. Ona yeterince yardımcı olamamak beni kahrediyor ve suçlu hissettiriyordu. Ferit olarak tüm film boyunca bu acı ve suçluluk duygusu ile gezdim. Ta ki Suzi’nin kaza geçirip öldüğü güne kadar. Yerini ve yurdunu kestiremediği astım nöbetlerinden birine bu kez kız arkadaşının bağ evlerinde tutuluyor. İlacını belirli aralıklar ile birkaç kez ağzına sıksa da fayda etmiyor ve apar topar taksiye bindirip hastaneye götürmek için yola çıkıyorlar. Canhıraş haldeki Suzi’yi gören taksici kuralları hiçe sayarak sokakları ve caddeleri son sürat geçiyor. Hastanenin üç sokak ötesindeki dönel kavşağa geldiği esnada ehliyetsiz bir genç, babasından kaçırdığı arabayı yaydan fırlamış ok gibi taksinin ortasına saplıyor. Çarpmanın etkisiyle Suzi’nin kırılan kaburgası nefessizlikten iyice daralan ciğerine batıyor ve ağzında biriken kanlar dağılmış cam parçalarının üzerine ılık ılık akıyor.

İlk müdahale olay yerine gelen diğer insanlar tarafından yapılıp hastaneye yetiştirilse de göğüs kafesine pusu kurmuş Azrail ciğerindeki son ıslık sesini ve can kuşunu acımadan çalıyor. İşte bu anda unutmak için kilitli yedi sandıkta muhafaza ettiğim tüm ıslıklar bana kendini yeniden hatırlatıyor. O günden beri filler yaramın üzerinde çimdeymiş gibi tepiniyor, bense her ıslık çalışımdan daha da kahroluyorum.

Mustafa Sarp Paker

 
 
 
bottom of page