top of page

Öykü- Nazlı Hilal Atlıhan- Kara Keçi

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 11 Tem
  • 3 dakikada okunur

“Ben ilk kez cenaze evine geliyorum hayatımda, biliyor musun?” dedi Metin anneannemin evine çıkan o can sıkıcı, boğazda düğümlenen yokuşu tırmanırken. Nefes almanın ne büyük nimet olduğunu insana hatırlatan türden bir yokuştu bu. Benim yüzümde ne vardı, nasıl bakıyordum, bilemem ama durduğuna göre ifadem bir şey söylemişti herhalde.

“Yani cenazeye gittim tabii, daha önce... Ama ne bileyim be, şurada beş dakika dursak ya Aysel. Bir sigara içsek, bir su içsek, he, ne dersin?”

O an oraya varmak bana görev gibi geliyordu. Öyle gönülden değil ama yapılması gereken bir işti. Bir “tamamlandı” tiki atılacak kutucuk sanki. Temmuzun on ikisiydi, tarih gibi kazınmış aklıma. Köy yerinde, her an bacaklarının arasından bir çıyan mı çıkar, kafana konan sinek mi büyü bozar, bilemezsin. İçim içimi yiyor. Üzerimize boca ettiğimiz böcek ilacının ağır kokusu genzimi yakıyor, güneş de tepeden vurdukça ölüp ölüp diriliyordum.

Metin’e kızamıyordum. Kendi anneannem öldüğünde ben de öyle ah vah etmemiştim. Yokuş ona nasıl geldiyse bana da öyle gelmişti. Ama benim geliş sebebim ne bir başsağlığı dilemekti ne de bir dilim pide yiyip çıkmak. “Bakın ben de ailedenim, ben de üzülüyorum ama işte vaktim olmuyor,” demeye geldim. Ve dürüst olayım mı? Ne içim acıyordu ne vicdanım sızlıyordu. Zerre.

Bu yokuşu çıkarken çocukluğuma gitmedim. Mangallı yaz günleri, bahçede oynanan oyunlar falan... Yok. Benim dostum yoktu burada. Ne iyi saatte olsunlara denk geldim ne de köyün çok konuşulan o görünür görünmez dedesine. Paranormal bir anım yok. Ama bazı şeyler netti. Babam cezaevine girdiğinde annemin elimden tutup beni buraya sürükleyişi, dedemin kapıyı açmayışı, annemle büyüyebildim diye ablamın bana duyduğu öfke, anneannemin beni saçımdan tutup yerlere sürükleyişi...

Oyun havasından da hiç hazzetmem, hâlâ da etmem. Ritmi bana hep düşman gelmiştir.

Metin’le taş konağın önüne oturduk. Sırtımızı duvara verdik. Gömleğimle pantolonum arasındaki boşluğu kapatmaya çalışırken sinirimi yine kendimden çıkarıyordum. Bluzumu hışımla pantolonumun içine tıkıştırırken çatalıma karınca mı girer, böcek mi çıkar, akrep mi yuva yapar diye titriyordum. Sinek bir şey değil ama karınca kolonisi organize çalışıyor, korkuyorum işte.

“Ben de ilk kez cenaze evine gidiyorum aslında,” dedim, “belki küçükken gitmişimdir ama hiç bu kadar yakından tanıdığım birinin pidesini yemedim.” Gülümsedim. Metin de kıkırdadı. Hatta içinden bir oh çıktı gibi geldi bana.

Taş konağın önünde on beş dakika oturduk. Sonra ben ayağa kalktım, Metin’e elimi uzattım. “Ben önden,” dedim, o da peşimden geldi. Yürürken düşünüyordum. Kafamın içi panayır yeri gibi. Ne duruyor ne susuyordu. Camusculuk falan oynadığım yok ha, hiç havaya girmeyeyim. Ama kendimi de bir türlü “vah vah” ederken bulamıyordum. Gözlerim bile yalandan dolmuyordu.

Evin kapısına geldiğimizde duraksadık. Çalmadık hemen. İçeriden Havva teyzenin Kur’an okuyuşu geliyor, sesi duvardan sekip içime çarpıyor. Tam zamanı, dedim içimden. Belki başımı örtsem daha uygun olurdu ama karar verememiştim. Derken Metin dayanamayıp zili çaldı.

Kapıyı annem açtı. Sarıldık. Kokusu burnuma geldi, insan bazı kokuları hep özler.

Ayakkabılarımızı çıkarıp lastiklerin arasına sıkıştırdık. Salonda Yasin okunuyordu. Koridorun diğer ucundaki odada bizimkileri gördüm. Teyzem, ablam, eniştem, yeğenlerim... Nasıl da büyümüşler, dedim içimden. Metin şaşkın bakıyordu, çünkü ben artık koca koca kızlara teyzelik ediyordum.

Küçükken beni, “Bu çikolatayı biz yemedik, teyze herhalde iyi saattir,” diye kandıran çocuklar büyümüş, serpilmişti. Onlar büyüyordu tabii. Ben mi? Anca yaşlanıyordum.

Gözümden süzülen yaşları fark ettim. Ağlamak değildi niyetim. Ama o yaşlar öylesine hafif, öylesine sessiz aktı ki sanki bedenim, bu sahnede gözyaşı lazım, deyip kendi başına oynamaya başlamıştı. Ölüme değil de zamana ah ediyordum ben. Annemin zamanın hızından yakındığı o günleri hatırlıyordum.

Belki de ilk kez, gerçekten haklıymış annem. Ne çabuk akıp gidiyormuş zaman.

Metin pideyi almış, kenarda bir yere sinmişti. Bense hâlâ elimde su bardağı ama içmeden, dizlerime dikmiş bakıyordum. Salonda kalabalık bir uğultu vardı ama benim içimde tam tersi... öyle bir sessizlik ki yalnızca geçmişin ayak sesleri yankılanıyordu.

Anneannemin koltukta oturduğu o eski fotoğrafı gözümün önüne geldi. Yüzünde tanıdık bir ifade vardı. Neşe değil, keder değil, bir tür soğukluk. Ben o soğukluğun içinde büyümemiştim belki ama o soğuklukla yaşamayı öğrenmiştim. Saçımdan tutup yere çeken elleri, beni evin dışında tutan bakışları hepsi hâlâ içimde bir yerlerde titreşiyordu. Ve yine de o evdeydim işte, yine de bizdenim, diyordum kendime.

Teyzem pide uzattı.

“Al ye biraz,” dedi, “çok güzel olmuş.”

Gülümsedim ama elim gitmedi. Çünkü o pide, ben çocukken hep bir dilim eksik geldiği sofraydı bana. Yine öyleydi işte.

Bir ara salondaki sandalyelere iliştim. Gözüm, pencerenin kenarındaki eski masa örtüsüne takıldı. Üzerindeki çiçek motifleri solmuştu. O an fark ettim. Bu evde ne değişmişti? Hiçbir şey. Hâlâ aynı soğuk taş duvarlar hâlâ aynı eski koku hâlâ aynı insanların bana çok yakın ama bir o kadar uzak oluşu. Her ailenin kara keçisi benim gibi mi hisseder bilmem ama aralarında büyüdüğüm bu dört duvarın içinde pek bir yabancıydım.


Nazlı Hilal Atlıhan

1 Yorum


alsaybuke
11 Tem

Hikayeni gerçekten çok beğendim. Kısa olmasına rağmen içindeki duygu ve anlam o kadar güçlüydü ki, okurken bir an durup düşündüm. Anlattığın detaylar, karakterlerin yaşadıkları ve alt metindeki mesaj çok etkileyiciydi. Böyle derinlikli bir hikayeyi bu kadar sade ve akıcı bir dille anlatman gerçekten takdire şayan. Ellerine sağlık.


Beğen
bottom of page