Öykü- Şenay Şentürk- Sular Çekildiğinde
- İshakEdebiyat

- 13 saat önce
- 5 dakikada okunur
Ne zamandır yağmur yağdığını hiçbirimiz bilmiyoruz. Belki birkaç ay belki birkaç yıl. Bedenlerimiz bize sonsuzca gelen bu ıslanmaya uyum sağladığından beri zamanı eskisi kadar önemsemez olduk. Evlerin çatıları durmaksızın sırtlarına inen dik darbelerden esneyip, gevşedikçe misafir ettik suyu evlerimize. Her evde kovalar, leğenlerle bu davetsiz misafire alanlar açıldı. Doldukça dışarıya taşıdık. Aktıkça berraklaştı sular. İçimizde biriken ne kadar tortu varsa, yatağımıza kadar ulaşan bu saflıkla ıslana ıslana fişi çekilmiş buzluk gibi çözülmeye başladı.
Aslına bakılırsa, eriyen şekerler gibi evlerde, caddelerde, kimimiz bilinmedik kuytularda dağıldık.
***
Her sabah olduğu gibi telefonun alarmı yedi otuzda çalmaya başladı. Ayaklarımı sürüyerek, çay suyunu koymakla, içimde biriken sarı tortuyu klozete bırakmak arasında seçim yapmaya çalışırken, aydınlanmamış sabahın içinden kopup, camlara vuran sert damlaların sesiyle balkona yöneldim. O kadar şiddetli yağıyordu ki gözlerim dehşetle içine düştüğü görüntüde takılmışken, beli genişlemiş pijamama geçirdiğim elimi aniden bırakınca lastiğin karnımda patlamasıyla daha da irkildim. Canımın yanması, demir leblebileri andıran iri damlaların camlara verdiği acının yanında şefkatli bir elin karnımda gezinmesi kadar naif kalırdı.
Önce ne yapacağımı bilemedim. Birbirine girmiş araçların sahipleri bağırmaktan, kornalar durmaksızın basılmaktan sonuç alamayınca, şoförler araçlardan inip bellerine varan suda amaçlarını belli etmeyen devinimlerle sağa sola hareket etmeye çalışıyorlardı. Çaresizliklerinin bana da bulaşmaması için, salgın bir hastalıktan korunmaya çalışırcasına perdeleri sıkıca örttüm. Korku, yalnızlığımla birlikte çalkalanıp köpürdü göğsümde. Nefesim kesildi. Ellerimi saçlarıma geçirip, ne yapacağımı bilemez halde, alamadığım nefesimi ararcasına evi turladım bir süre. Sonra ciğerlerimdeki hayali tıpa basınca daha fazla dayanamayıp atınca, derin iç çekişlerin katıştığı ağlamayla yeni bir tıkanmanın eşiğine geldim.
Güvenli alanımda, ne kadar süreceğini bilmediğim bu korku sabahında tüm kanalları tarayarak, erken davranıp dışarıda olmadığım için ne kadar şanslı olduğuma beni ikna edebilecek haberler aradım. Tüm haber kaynakları evden çıkmamayı öneriyordu. Bulunduğumuz yerde kalmalı, hareketlerimizi mümkün olduğunca kısıtlamalıydık. Yeniden balkona yöneldim. Sonra salonun, mutfağın pencerelerine. Evde ne kadar cam varsa ardına yaklaşıp, emin olmak için her açıdan durumu değerlendirmeye çalışıyordum. Sular giderek yükseliyordu. Adımların anlamı olmadığını kavrayanlar, suya kulaçlarıyla karşı koyma gayretindeydiler. Herhangi bir evin kapısına ulaşabilenler, kahve telveleri sertliğindeki çamurlu suda debelenmeye devam ettikçe, talihin açılmayacağını çabucak kavrıyorlardı.
Kapı zili çalınca, onlardan biri içeri girmeyi başardı sanarak irkildim. Ürküntümün yersizliğine şaşırıp kapıyı açtığımda, her zaman ensede sımsıkı topuz yaptığı sarı saçlarını ilk kez dağınık gördüğüm karşı komşumu o an çıkaramadım. Zihnime, tutamacından çektiği, her zaman tertemiz görünen kırmızı valizinin önünde göreve hazır, sıkıca ütülenmiş eteğinin içinde muntazam adımlarına uygun tekrar eden topuklarının tıkırtısına eklenen görüntüler doluşunca, soran bakışlarımı toparlayarak, buyurun gibi birkaç laf ettiğimi hatırlıyorum.
Dehşetle açılmış gözlerini perdelemeye yetmeyen kısa, soluk kirpikleri onu elinden tutup, kurtarmamı istercesine küçük bir çocuk gibi çaresizlikle titreşiyordu. Kimseyi kurtaracağımı ummazdım ama kapıda geçebileceği kadar boşluk bırakıp, kenara çekildim. İçeriye girerek, hızlı bir koşudan gelmiş gibi nefes nefese konuşmaya başladı. “İlknur Hanım’ın evi su almaya başlamış. Apartmanda ne kadar kova varsa taşıdık, yettiği kadar koyduk akan yerlere. Sizde de varsa diye…” durumun aciliyetini vurgularcasına elleriyle çizgiler çiziyordu boşluğa. Bir taraftan da kendisininkiyle aynı olan dairenin eşyalarının dizilimini kontrol edercesine, bakışları süratle salonumda geziniyordu.
İlknur Hanım’ın kim olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Çatı katındaki dairelerden birinde oturuyor olmalıydı. Gözlerimin ağlama kızarıklığını, telaşını fazla bulup, toparlanmaya çalışırken fark etti. Anlayışlı, yarım bir gülümseme belirdi dudaklarında. Banyodan, sahip olduğum tek kovayı aceleyle getirip, aramıza koydum. Öngöremediğimiz gelecek günleri dolduracak yufka bir boşluğun bizi birbirimize istemeden bağlayacağını bilmediğimiz günlerin ilk sabahındaydık.
***
Sular katlar arası sızmaya devam ederken, hepimiz günü geldiğinde ıslanacağımızı biliyorduk. Bodrum katına taşınmaya karar verdiğimizde, neredeyse her dairenin zemini şişip, kabarmıştı. Bodrum kata inen son apartman sakinlerinden biriydim. Mutfağımda, ne zaman gerekli olacağını bilmeden istiflediğim gıdaların poşetleriyle alçak, nemli zeminden sıvılaşarak süzülmüştüm ben de. İsmini hala bilmediğim hostes olan karşı komşum, ikiletmeden elimden aldı erzakları, daha önce birikenlerin yanına yerleştirdi.
Toplanan türlü renkten kadınların bakışları, tüpte patates kavuran geçkin bir kadının elindeki tahta kaşıkta toplanmıştı. Onu daha önce gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Çaresizliğin hızla kaynaştırdığı bu kadınların doldurduğu bir yapıda yaşadığımı bilmediğim gibi.
Girdiğim anda salyalarını akıtan canavar gibi saldıran rutubetin kemiklere işleyen sızısı bedenime yayılmaya başladı. Kara beton zeminde daha da aklaşan kollarımı karnıma sarıp, en uzak köşeye çökerek sığındım. Bodrumun alçak tavanında ince bir şerit şeklinde uzanan pencerelerde sulara kapılanları görüyordum ara sıra. Kalkan bir elin, suların içinden çıkmayı başararak, durmadan dökülen gökyüzünü işaret edercesine kısa bir süre havada kalıp, yeniden sulara gömülüşünü seyrediyordum.
İçlerinden biri süratle giden araca çarpan sinekler gibi cama yapıştığında, diğerleri de kısa bir süre sese döndü. Yalvaran bakışlarına çarpan sular onu olduğundan fazla acizleştiriyordu. Pencereye indirebildiği birkaç vuruştan sonra hızla sulara çekildi adam. Tüpten kızaran yanaklarını iki yana toplayan gülümsemesiyle, patates kavuran kadın yemeğin suyunu koydu. Tahta kaşığı ağzına götürdüğünde yağlanan dudaklarını art arda şapırdattı.
Tavanda sular tomurcuklanmaya başlamıştı. Memelerimi tuttum. Geçmişte bir yerlerde, sızlayan etimin anlamlandıramadığım kabarması göğüs kafesimi kamburlaştırdı. İlk damla durmadan karıştırılan yemeğimizin içine karıştı. Sonra art arda seyreltmeye koyuldu yağlı bulamacı. Şeffaflaştıkça hafifledik. Tatlı bir uyuşukluk çökmeye başladı, bedenleşti. Söyleşmelerimiz ıslandıkça genişleyip, pelteleşti. Bilmediğimiz birkaç hayat üstüne fikir bile yürüttük.
Elinde durmaksızın ilmekleri çoğaltan örgüsüyle en yakınımdaki kıvırcık saçlı kardeşimin –biz aynı kara tavanın altında ortak yazgının göbeğini kestiği evlatlardık- suyla şişen ilmeklerinde ortak bir düşmanın birleştirdiği çoğalabilen canlılar, cama hızla çarpıp, çekilen tüylüleri olağan dışı bir kayıtsızlıkla, ağırlaşan örgülerden önce söktük. Bugün hala yaşıyorsak o suların anlamı büyüktü.
Uzandığım yer döşeği yükselen sularla birlikte yüzmeye her zaman hazır olduğu halde, kırık cesaretini yenemeyen dişil enerjisiyle beni çaresiz bir kayık gibi içine aldığında, daha önce defalarca seyrettiğim ıslak düşlerimin birbirine eklendiği film şeritleri defalarca birleşip, derin uykulara saldı beni. Bütün bunlar için çok da gerekli olmayan camda bir görünüp, bir kaybolan öbür cinsin tiksindirici hülyalarını bir çırpıda boğdu. Ben sadece ben olduğum için ya da biz hep birlikte biz olabildiğimiz sürece görmezden gelinebilen yeni hülyalara meyletti düşler.
Ağzıma kaygan bir tabakanın yerleştiğini hissederek yutkundum. Belki de öğürmem gerekirdi. Yapamadım. Sadece ihtiyaç halinde göz göze geldiğimiz, saçları gün ışığı yamalı genç kız sigaran var mı diye soru? Hiçbir canlı hücrenin daha önce dokunamadığı iki nokta arası çizilmiş çizgi biçimindeki dudaklarda yamalanan ıslak tütünün çıkardığı buharın kaynayışını daha önce görmemiştim. Sigaradan tane tane damlayan suların kesemediği dumanı yüzüme doğru üflediğinde, daha önce hiç hissetmediğim hafiflikte gri bir bulut kümesinin içeri girmeyi başararak saflarımızı sıklaştırdığını hayal meyal hatırlıyorum.
Dertlerimizi temize çeken bu saf kayganlığın içine gömüldükçe, bilmediğimiz sularda yıllarca çırpındığımız zamanları biriktirdiğimiz kovalar da anlamını yitirmeye başladı. Biz içerde rakiplerimiz dışarıdayken sağlam bir rövanşın son setinde gelen beklenmedik galibiyetimizin sarhoşlarıydık. Dışarıdan içeriye bir damla suya geçit yoktu artık. Sonun başlangıcı dışarıya savurduğumuz son birikintinin içinde eriyip, aktifleşivermişti. Artık özgürce bir yüzden başka yüze bilincin kıvrımlarını açabilirdik. Açtık da.
Sonra…
Yalnızlık birçoğumuzun upuzun saçlarında beliklerce çözüldü. Kıvamı tutmayan pilavlar lapa lapa dağıldı. Kimin umurunda. Bir sabah uyanıp, gökyüzünün gazabından korkası gelen türün dışına çıkmıştık bir kere. Sular çekildiğinde dışarıda zamansızca çırpınan öbürlerini Tanrı bile unutmuştu.
Şenay Şentürk




Yorumlar