top of page

Öykü- Şükran Varol Kır- Dünyadaki En Büyük Rakam

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 9 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Yan masada bir çift. Birbirinin ağzına düşüyor. Çocuğun ağzından çıkan her sözcük kızın yanaklarını yalıyor. Kız, çocuğun her cümlesinden sonra göz ucuyla etrafına bakıyor. Tanıdık kimse yok. Çocuğa biraz daha sokuluyor. Onların yapış yapış haline daha fazla dayanamıyorum. Kafamı denize çeviriyorum. Geçmişi hatırlıyorum. İlk karşılaşmamızı.

“Merhaba. Sandalye boş mu?”

Kimin söylediğine bakmıyorum bile.

“Evet. Alabilirsiniz.”

“Yok almayacağım. Aslında başka boş masa yok. Annemi bekliyorum. Rahatsız etmezsem…”

Kafamı kaldıracağım. Benden cevap bekleyen gözlerine bakacağım. Buğuyla karışık bir derinlik göreceğim. Beni yavaş yavaş içine çekecek. Ne kadar derine çekildiğimin farkına varamayacağım.

“Peki. Buyrun.”

Beş dakika hiç konuşmadan öylece oturacağız. Tepedeki hastaneden asfalta akan insanları izleyeceğiz. Söze başlayan, duygularını ilk ele veren olacak. Bunu bildiğimden daha çok susacağım. Uzaktan geçen bir geminin dumanını göreceğim. Sahilde balık tutan adamın kovasındaki balıkları düşüneceğim. Yazık değil mi? Diğer balıklar yüzerken neden onlar? Balıklara, denize ve sahildeki izmaritli kumlara üzüleceğim.

“Sizi rahatsız etmeyecekse sigara içebilir miyim?”

“İzmaritiniz… Şey pardon. Tabii. Buyrun.”

Sesli düşündüğüm için pişman olup susacağım. Ama sen,  bunu fırsata çevireceksin. İsmimi soran elin havada bir süre bekleyecek.

“Selim, ben.”

Parmak uçlarındaki mavimsi morluklar...Adımı bir çırpıda söylemekten alıkoyacak beni.

“Şeyy. Pınar.”

Tokalaşıp memnun olacağız.

“Bir tane.”

“Efendim! Anlamadım.”

Bakışlarımın izini sürdüğünü belli edeceksin.

“Balık. Kovanın içinde bir tane balık var bence. Sizce kaç tane vardır?”

Adamın yanında duran bitmiş su şişesine bakacağım. Taburesinin kumlara bıraktığı izden bir sonuca varmaya çalışacağım. Aklıma gelen ilk sayıyı söyleyeceğim.

“Bilmem. Bence on.”

Beni küçük bir bahis oyununa davet edeceksin. 

“Ben hâlâ bir tane olduğunu düşünüyorum. İddiaya girelim mi?”

Yüzüne masum bir muziplik yayılacak. Gözlerindeki derinlik yerini heyecana bırakacak. Sendeki bu kıpırtıyı göreceğim. Uzun zamandır kızarmayan yanaklarımın pembeleştiğini hissedeceğim. Aramızdaki oyunu sevimli bulacağım. Çocuksu bir kalp çarpıntısıyla devam ettireceğim.

“Peki. Neyine gireceğiz?”

“Kaybeden hesabı ödesin?”

Hesabına iddiaya girmek mi?  Yemeğine mi bahse girecektik hemen elin adamıyla? Yok artık. Kendime kızacağım.

Oturduğun yerden sahildeki adama sesleneceksin.

“Rast gele usta. Var mı bir şeyler? Kaç tane tuttun?”

“Sağ olasın birader. Yok ki bir şey. Deniz kurumuş sanki.”

İkimiz de adamın ağzından çıkacak sözcüğe dikkat kesileceğiz.

“Bir tane bile tutamadım.”

Ohh be diyeceğim. İddianın kazananı da kaybedeni de yok. Neyse sağlık olsun, diyeceksin.

Neden bir tane dediğini soracağım. Umut, diyeceksin.

“Bir, insana sabrı öğretir. İnsanı günlerce aylarca bekletir. Yapabileceğini gösterir insana. Bir, benim için dünyadaki en büyük rakamdır.”

İnsan böyle bir şeyi neden düşünür ki? Aklımdan onlarca sayı geçecek. Bense hiçbirine herhangi bir anlam yükleyemeyeceğim. Rakamların anlamı mı varmış? Ne saçma!

Masaları gezen çiçekçi kız gelecek yanımıza.

“Güzel abim bir gül almaz mısın ablama? Kaşları keman, kirpikleri ok. Yanakları gül. Sen gülden de güzelsin abla yanlış anlama ama bizimki de ekmek parası .”

Kızın iltifatları bana Divan şiirindeki güzelleri anımsatacak. Bunca şeyi nasıl biliyor? Masaya bırakılan gül, her sözcükten sonra yavaş yavaş hareketlenecek. Cüzdanına davranacaksın. Fiyatını sormak aklına gelmeyecek. Kırmızı bir banknotu kıza uzatacaksın. Çiçekçi kız, bizi çift sanacak. Biz de bozuntuya vermeyeceğiz. Hâlinden memnun iki âşığı oynayacağız. “Gerek yoktu,” derken içim kıpır kıpır olacak. Birkaç kez teşekkür edeceğim.

O dakikadan sonra bakışlarımız martıların suya değen ayaklarında kesişecek. Dalgaların bembeyaz köpüğünde… Bulutlar, güneşin yakıcılığını perdeleyecek. Zamanın nasıl aktığını fark etmeyeceğiz. Öğle arası çoktan bitmiş herkes işine dönmüş olacak. Masalar birer birer boşalacak.

Hafif makyajı ve zarif çantasıyla yaşlı bir kadın ikimize uzaktan bakacak. Sıkıca topladığı saçları, kaşlarını iyice gerdirmiş olacak. Ses çıkaran ayakkabısıyla bize doğru yaklaşacak.

“Geç kalıyoruz Selim.”

“Peki.  Anne, seni Pınar’la tanıştırayım.”

Elimi uzatacağım. Annen, formaliteden memnun olacak ve kalkacaksınız.

 “Görüşürüz Pınar”

Yan masadaki çift hesabı istiyor. Kız çantasına davranmak istese de oğlan izin vermiyor. Kalkarken kız son kez gözleriyle masayı kontrol ediyor. Yarım kalmış su şişesini çantasına atıyor.

Sahilde yine aynı adam oltasını atmış. Bekliyor. Çiçekçi kız, artık gül satmıyor. Sokağın başına oturmuş önündeki kâğıt mendilleri düzeltiyor. Denizin maviliği yok. Beyaz köpükler pul pul sahile dökülmüyor. İnsanlar hastaneden yola taşıyor. Hiçbir şey eskisi gibi değil.

Buluşmalarımız sıklaşacak. Birlikte bir ağacın altında saatlerce konuşmadan yan yana duracağız. Aynı kâğıt helvadan birer ısırık alacağız. Gördüğümüz her şey üstüne daha çok bahse gireceğiz. Ama gün geçtikçe senin rengin solacak. Nefes alışların değişecek. Elin sık sık kalbine gidecek. Zayıflayacaksın. Gözlerindeki buğu yerini çaresizliğe bırakacak. Ne olduğunu soracağım. Hava bulutlanacak gözlerimden iki damla yaş süzülecek.

Yeni işimde dikiş tutturmaya çalışıyorum. Patronla göz göze gelmemeye çabalıyorum. Ofiste gördüğüm tek şey bilgisayarımın monitörü. Kimseyle konuşmuyorum. Ağzımı açarsam içimdeki her şeyin dökülüvereceğinden korkuyorum. Yan masamda çıtı pıtı bir kız. İki yıldır burada çalışıyormuş. Sabahları “Günaydın” derken ofise dağılan neşesini bazen kıskanıyorum. Konuşmak için beni zorlamalarını saymazsam iyi bir kıza benziyor. İş çıkışlarında aynı kafeye gidiyorum. Aynı masaya oturup saatlerce öylece denize bakıyorum.

 Masanın bile ihtiyarladığını düşünüyorum. Ayağının biri kırılmış. Yerine çıkma bir metal kaynatmışlar. Paslanan yerini zımparalamadan üstünkörü siyaha boyamışlar. Anneni görüyorum sahilde. Bir bankta tek başına oturuyor. Önce yanına gitmeye çekiniyorum. İçimdeki merak galip geliyor. Ayaklarıma söz geçiremiyorum.

“Merhaba. Beni tanıdınız mı?”

“Pınar. Merhaba kızım.”

Bana “kızım” deyince aramızdaki mesafe kayboluyor.

“Nasılsınız?”

“Sağ olasın kızım. Sen nasılsın?”

“Teşekkür ederim.”

Ne konuşacağımızı bilemiyoruz. İnsanlara bakıyoruz. Uzaktan eşini görüyor.

“Birazdan Selim’i ziyaret edeceğiz. Müsaitsen sen de gel bizimle.”

“Belki başka bir gün…”

Kendimi hazır hissedersem, yüzleşmek istersem... Bir gün… Bir… Hayatımda ilk kez bir rakama anlam yüklüyorum.

Yaşlı adam, bize yaklaşıyor. Bastonu avcuna sığmıyor. Eline bakıyorum.  Parmak uçlarında mavimsi mor karaltılar görüyorum.  


Şükran Varol Kır

8 Yorum


gungortugba00
3 saat önce

İnsanı içine çeken bir hikayeydi kaleminize sağlık

Beğen

neclalinak
7 saat önce

Bir rakamına yüklenen anlamı ve finalde geriye dönüp her şeyi yeniden düşündüren ayrıntıları çok sevdim. Sessiz ama güçlü bir hüzün taşıyan, uzun süre akılda kalan bir öykü olmuş.

Beğen

SUAT CELİKER
SUAT CELİKER
7 saat önce

Ellerinize yüreğinize sağlık

Beğen

asumanynr7
7 saat önce

Akıcı,yitirilmişliklerin hüznünü hatırlatan ve merak uyandıran bir hikaye olmuş.Tebrik ederim.

Beğen

nur solak
nur solak
7 saat önce

Başlıktaki fikrin finalde anlam kazanmasını beğendim. Özellikle “bir” rakamını umut ve sabırla ilişkilendirmeniz öyküye güçlü bir kapanış kazandırmış. Akıcı ve merak duygusunu canlı tutan bir anlatımdı. Kaleminize sağlık.

Beğen
bottom of page