Öykü- Buket Kılıç- Pazar
- İshakEdebiyat
- 6 saat önce
- 6 dakikada okunur
Öğretmenler odasında ayakta durmakta güçlük çeken askılığa takılıyor gözü. Yine de taşıyor montumu, helal olsun. Sendeki direnç bende olsa, diyor. Giyiniyor sıkıca. Herkes çıktı, o kaldı. Nöbetçi. Binaların arasındaki küçük yapının küçücük bahçesinin nöbetçisi. Kurs boşalmış, itiş kakış demeden bütün öğrenciler gitmiş hapishane kaçkını gibi evlerine koşarak. Sanki bağlıyoruz sizi diye geçiriyor içinden, işkence ediyoruz sanki. Küçük, iğrenç böcekler! Çıkacak artık. Masanın tam ortasında duran, kimin ay atlattığı belli olmayan takvime ilişiyor gözü. Geldi yine haftanın o günü. Perşembe. Tüm gün, tüm hafta, tüm ay, tüm yıl çocuk çığlıklarına ve yetişkin sorunlarına katlanmasının karşılığında ona ödenen parayla aldığı pahalı telefonun ışığı çarpıyor gözüne. Ekranında bir isim. Tam adıyla annesi. İlişkileri yalnızca kadınlıktan ve kadının eylem alanından ibaret. Kadın olmayı annesinden öğrenmiş. Her kız çocuğu gibi ona benzemekten korkarak ama en çok da ona benzeyerek geçirmiş ömrünü. Mutfakta olmuş kadın, markette, dikişte, yatakta, çekip çevirmekte, temizlikte, eziyette biraz da. Başka bir şey konuşamıyorlar. İnce, uzun, narin, süt gibi beyaz vücuduna kıyasla hiç de kadın eline aitmiş gibi görünmeyen parmaklarından baştakini kullanarak kaydırıyor soldan sağa parlak yüzeyi. Tiz, titrek ve yılgın sesleniyor annesi. Alo. Efendim anne. Neredesin kızım? Kurstayım, çıkmadım daha. Tamam, bugün perşembe. Hatırlatayım dedim, diyor titrekliğini belirginleştirerek. Kıymetlin nerede diyor tam da dıt dıt dıt sesini duyduğu esnada. Annesinin onu yalnız perşembe günleri hatırlamasına biraz içerliyor. Her perşembe annesiyle bir dakikadan az süren bu tatsız konuşma tekrarlanıyor. Aman, neyse ne diyor sonra, haftanın bir günü hatırlasa da olur. Nasılsın, yoruldun mu demese de olur. Seni özledim, göresim tuttu, hiç demesin hatta. Gideyim de göreyim pazarını. Hatırlasın da. Annem beni yeter ki hatırlasın.
Çıkıyor ruhsuzluğu kadar gri duvarlı, soğuk, küçük yapıdan. Yokuş yukarı gidiyor da gidiyor. Soluk soluğa. Giriyor sonra o sonsuz, bayıltıcı kalabalığa. Pazarın toplanmasına son otuz dakika. Kıtlık bilinciyle bir oraya bir buraya koşturan kadınlar. Hem en ucuz tezgâhı bulmaya hem de en çürük çarıksız meyve sebzeyi oldukça rahatsız edici, iç gıcırdatıcı sesli pazar arabalarına doldurmaya uğraşan kadınlar. Çocuklarına bir diğer tezgâhtakinden daha ucuz meyveyi yedirebildikleri için böbürlenecekler kocalarına akşam sofralarında. En fedakâr anneyi öyle giydirmişler ki üzerlerine. Giydikleri hayatları da ucuz, eciş bücüş pazar giysileri gibi. Bu uğurda nelerden vazgeçtiklerini, nelerle mücadele ettiklerini anlatacaklar sonra. Koca, çıkık götlü kadınları kendi koca, çıkık götleriyle nasıl öte tarafa savurduklarını söyleyecekler. Kıran kırana bir mücadele. Beni savurmadıkları sürece seyretmesi oldukça keyifli üstelik, diye geçiriyor içinden. Pazarın son ucuna geldiğinde otuz dakikadır kendisinin de bir şekilde bu mücadelenin içinde olduğunu idrak ediyor her perşembe ama şimdi daha başında. Sırasıyla uğruyor tanıdığı tezgâhlara. Yıllarca değişmeyen yüzler. Belediyenin ve belediyenin zabıtasının ekmeğine taş koyamadıkları adamlar. Kovalayamadıkları, yetişemedikleri adamlar. Yerinden edemedikleri çünkü ellerinin yetişmediği adamlar onlar. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyenler. Aklı fakir cebi dolgun adamlar. Yine de hâllerine şükürcüler. Okulda olması gereken oğlanlarını da getirmişler yanlarında. İşi öğrensinler de kendi sefil ama şükürlü yaşamlarını onlar devam ettirsinler diye. “Bir pazarcı nasıl bağırır?” yarışı yapıyor babalar. Yanlarında, büyüyünce ben babamdan daha güzel bağıracağım hayallerine dalan oğlanlar. Çatallı çatallı bağırıyorlar. Gel abla geeel! Biraz genççesi ıslık tutturuyor tezgâhına uğrasın da gözü gönlü açılsın iki güzelle diye. Tezgâhına kenar mahalle güzeli çekebildiysen malın iyidir, demektir bu pazar dilinde. Eh, n’apalım pazarcı flörtleşmesi de böyle oluyor diye düşünüyor gülümseyerek. Hâlâ genç oğlanların ilgisini çekebilecek güzellikte olmak gururunu yelliyor. Pazarcı da olsalar.
Şimdiden sol eli torbalarla doldu bile. Yaklaşık yirmi dakika sonra para alışverişinde bulunamayacak kadar çok torbayla dolacak iki eli de. Varacak pazarın son ucuna. Eve gidecek sonra. Annesi için ne fedakârlıklarda bulunduğunu anlatacak akşam sofrasında. Genç oğlanların ıslıklarına maruz kalmakla da böbürlenecek. Yorgun argın, gittim yine, diyecek. Girdim o apansız mücadeleye. Bir görseniz, bir tezgâhtan artırıp diğerine verebilmek için eziyorlar insanlar birbirini. Akşam daha da kalabalık oluyor anne, yıllardır böyle. Haberin yok tabii senin, hep ben görüyorum ya pazarını. Ekonomi bozuldukça insanlar akşam pazarına yığılıyor. Akşamları ucuzladığına inananlar var ya da kıyıda köşede pazarın toplanmasını bekleyenler. Bekleyip de satıcıların gözden çıkardıklarından evinde leziz yemekler yapabileceklerini düşünenler bile var, diyecek.
Alacaklarının bir kısmını tamamladı. Görüp geçip gittiği tezgâhlar var. Domatesler kışın iyi olmuyor. Zılbıt almadan giderse de annesi gözlerini kocaman açıp dik dik bakacak. Onun bin bir cefayla alıp eve getirdiklerini bir oraya bir buraya savuracak. Söz sarf etmeyecek bile ama meyve sebzeleri konuşturacak. Şimdi de işe yaramazın tekisin, diyecek onlarla. Annesine her şeyi ama her şeyi konuşmadan söylemek konusunda hep hayranlık duydu. Gözlerin körlüğü sözcüklerden daha çok acıttı canını hep. Bu kadın ona hep baktı bakmasına ama onu hiç görmedi.
Annesi zılbıtı çok sever diye alırdı bu zamanlarda. Anneannesi yaparmış ona da uzak, soğuk memleketinde. Bahar öncesi yemeğiymiş. Dağda bayırda gezerlerken ne zaman o kök ota rastlasalar bir sevinç kaplarmış içlerini. Zılbıt yemezlerse gelecek baharın içlerini ısıtmayacağına inanırlarmış hatta. Ne tuhaf, hiçbir şubatı es geçmedim. Annemin içi yine de hiç ısınmadı, bahar anneme hiç gelmedi, diye düşünüyor. Kızmasın diye almalı şimdi.
Yürüyor bağırışları çağırışları yararak biraz daha. Pazar hep olduğu gibi pazar işte. Son ucunda zılbıt getiren tek tezgâh. Şuradan da döndü müydü tamamdır. Varıyor tezgâha. Kılı kırk yararak ulaştığı yerdeyken savaş galibi yorgunluğu taşıyor üzerinde. Savaş meydanı gibi mübarek şu pazarlar, diyor tezgâha vardığında, nerelerdeydin be ablam bu hafta geciktin, diyen satıcıya. Zılbıt getirdim, şimdi aldın aldın sonra böylesini bulamazsın mevsimi geçer, diye de ekliyor satıcı buyurgan. Derken pazarcının gözü portakal tezgâhına uzanan bir ele takılıyor. Ani, bir bıçak kadar keskin, öfkeli sesini de alıp cüsseli ve kıllı vücuduyla tezgâhın öte tarafına sıçrıyor adam. Küfür, kıyamet. Ekonomi kavgasının bizzat ortasında kalakalıyor. Pazarcıyla kendisinin zılbıt güzellemelerini ortadan ikiye yaran elin ait olduğu bedene düşüyor bakışları. Gözleri ve elleri dışında hiçbir yeri görünmüyor kadının. Ama elleri nasıl ürkek beyaz ve tanıdık, diye düşünüyor. Cılız sesiyle “çocuğum” diyor, kadın. Ben anneyim, anne! Allah rızası için acıyın, bir portakal abiler. Hasta oğlum, yatalak, diyor titrek, gururu kırgın ve ağlamaklı. Altından üstünden alıyorum. Portakal yazdırdı konuşma tahtasına, hebe canı istedi. N’apam, siz deyiverin…
Bu sesi, bu eli nereden tanıdığını anımsıyor birden. Yatalak oğluna okumayı, yazmayı öğretebilmek için okumayı, yazmayı öğrenmeye ant içen kadın bu. Hemen kadının ezici çırpınışlarına bir son vermek istiyor. Çekilin, diyor kalabalığa. Portakal tezgâhının tamamını alıyorum. Tartmaya başla abi, kaç kiloysa.
Kadın yerin dibinden bakıyor utancına son veren ele. Gülümsüyor, kalkıyor küçüldüğü yerden. Uzanıyor yeniden o öğreten ele. Sesini öpebilse, öpecek. Öyle sevinçle. Yine kurtardın beni melek hocam, can hocam, diyor. Yaşananların üzerinden bir dakika bile geçmemişken hemen yanında duran ve kendine benzeyen kadına olağanlık akan ses tonuyla anlatmaya başlıyor hikâyesini. Ben okumayı yazmayı bilemez idim. Hayvanları kim otlatacaktı? Elime iğneyi batıra batıra diktiğim bebeğimle oynarken dedi irahmetlik babam karı olacaksın ha bu adama, diye. Amcam kızı iki danaya vardı rezil bir herife. Benim irahmetlik de bana seni tamı tamına beş danaya verdim gız, diye koltuk kabartarak verdi haberi. Kader. Çocukken doğurduklarım ölüydü bacım. Kuma alacaktı benim adam üstüme de Allah vergisi ha bu portakalı isteyen yatalak oğlum geldi dünyaya. Dedim ne gelirse Allah’tandır, hiç karşı gelmedim, şükürden başka bir söz demedim. Benim adam bizim günahsızı bırakıp kaçtı gitti, Allah’tandır diyemedi, kaldık bir başımıza. Tek oğlumun okuyup yazmasını diledim. İstedim ki canı çeker çocuktur, bilem de alam. Ben bilmiyom ki daha dedim, ha bu gül yüzlü hoca hanıma geldim bacım. Onu bi’gördüm bacım, yaradan şahidim olsun dedim, hoca hanım önce oğlumu sonra beni bu dertten kurtaracak. Allah ne muradı var ise versin, asıl kör, kötürüm benmişim. Ne yol ne iz bilirdim çocuğumu doktorlara taşıyam. Şimdi öyle mi? Benim gözüme göz olmuştu, bilmez idim, görmez idim; bi’ de oğlumun sesine ses oluverdi. Öz yaşam öyküsünü anlatmak için konuşmaya dahil ettiği üçüncü kişiden ah vah nidaları eşliğinde kurtulup bu kadar portakalı n’apam ben hoca hanım, bir tane verir isen yeter, talebelerine dağıt, hakkını da helal et, dedi. Bir portakal aldı ve gitti. O ise annenin sevinçli, ürkek, mahcup adımlarına bakarak, elinde torba torba portakalla öylece kalakaldı.
Kalan son zılbıt demeti onu kendine getirdi. Portakal tezgâhının tamamını aldığı için pazarcı son demeti ona uzatırken bu da benden olsun, diyerek kendince onunla ödeşmiş oldu. Bu portakalları çocuklu kadınlara vereceksin, dedi pazarcıya ve hatasını anlayıp düzeltti, iyisi mi kadınlara ve çocuklara. Kadınlar çocuklarına portakal yedirebilmeli.
Her perşembe, her dakikası aynı, otuz dakikalık pazar macerası. Bu kez farklı. Haftada bir kez girdiği evine gidecek, haftada bir kez kullandığı anahtarını çanta dibinden ayıracak, kapıyı açacak. Haftada bir kez gördüğü annesine bakacak, yine mutfak masasında. Bu kez annesinin kavurucu ve elâ gözlerinin ta içine bakarak konuşacak. Her şey anne, her şey bana mecburi ve vicdani görev edindirdiğin pazarda var. İstediğini seç beğen al. Diri, taze, çürük, çarık, genç, yaşlı, zengin, fakir, güzel, çirkin, yiyecek, giyecek… Pazarda yaşam var anne. Yazları domatesin iyisi, şubatları zılbıt var. Gel bir kez pazar gezelim anne kız. Pazarda işittiklerim senden işitemediklerimden daha çok canımı yaktı, diyecek.
Buket Kılıç
