top of page

Öykü- Şenay Şentürk- Peyka

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 4 dakikada okunur

O gün geldi. Evde benim dışımda kimsenin geleceğine ihtimal vermediği, ya da bilip de bilmezden gelinen, hoş görülmeyen sıkıntılı bir anı gibi maziye gömmeye çalıştıkları yolculuk günü. Yasaklı bir sözcük; göç. Dilimiz varmadığı için belli ki hiçbirimizin dudaklarından dökülmemiş, boğazımızda bir yumru giderek genişlemişti.

Her yolculuk başladığı noktada son bulurdu ya, Türkiye’ye bir bakıp Bulgaristan’a geri dönecekmişçesine, tüm ailem hayatın olağan akışında sürdürüyordu o güne kadar. Daha üç gün önce ninem bahçeden topladığı domatesleri soyuyor, lütenitsaları kaynatacağı kazanı kurmuş, altına yanmaya hazır çıra parçaları yerleştiriyordu. Annem balkondaki rengarenk menekşeleri her gün suya doyuruyor, biz evi terk etmeden çiçeklerin çürüyüp, kokuşması için elinden geleni yapıyordu. Dedem tarladan topladığı tütünleri sayvant altına dizmeye devam ediyor, kardeşim Samet, balkan bisikletinin atan zincirini evin hemen önünde takım çantasını tümden önüne serdirdiği babama tamir ettiriyordu.

Evimiz, tek sesli koro biçiminde hiç olmadığı kadar canlı günler yaşıyordu.

Bu, öteye gitme meselesi çıkmadan önce, birçoğumuz Bulgaristan’da ayrı yerlerde, ayrı sabahlara uyanıyorduk halbuki. Annemle babam uzun yıllardır kasabada çalışıyorlardı. Samet orada doğdu. Ben bir yaşına kadar köydeymişim. Kasabaya taşındığımızda ilk iş fotoğraf stüdyosuna gitmişiz herhalde, annemle babamın beni ortalarına alıp, iki taraftan tutarak havaya kaldırdıkları siyah beyaz bir fotoğrafımız var. Üniversite için Sofya’ya gidene kadar da bu iki evden başka ev bilmedim.

Bizim köydekiler daha ne olduğunu anlayamadan zorla Bulgar isimlerini alırken, üniversitede işler karışalı epey olmuştu. Ölümün kötü kokulu soluğu yüzümüzde, yerden kar kalmadığı günlerde üniversitenin içinde, dışında, bulabildiğimiz her boşlukta toplanıp, slogan atarken hızla eksiliyorduk. Milislerin arkadaşlarımızı hangi izbe merkezlerde tuttuklarını öğrenebilmek için aileler şehre akın ediyordu. Olayların başladığı ikinci haftada, babam beni kaptığı gibi köye getirdiği için hiçbir şey öğrenememenin çaresizliği içinde epey kıvrandım o günlerde. Onların yerinde ben de olabilirdim. Keşke olsaydım dediğim çok günler oldu. Küçük bir çocuk gibi ailemin peşine takılıp memleketten sürülmeyi beklemeyi yediremiyordum kendime.

Sona yaklaştığımız birkaç gündür de eski günlerde olduğu gibi bahçeye boylu boyunca serilmiş, eve güvenle sırtını dayamış tek nesne; tahta peykamıza oturmuş, acınası tahtımda dahil olamadığım, henüz yazılmaya başlanmış göç hikayemize uzaktan bakıyorum. Yeniden başlayacak kadar genç, geçmişi unutamayacak kadar yaşlıyım göçmek için. Sonra ister istemez gözüm Samet’e takılıyor. Bizim, Türkiye sınırını geçince nereye yerleşeceğimiz bile belli değilken, bisikletinin atan zincirinin yerine yerleştirilmesini her şeyden çok önemseyecek kerameti kıvrandırıyordu beni. Şu zamanlarda onun yaşında olmak için ömrümün yarısını heba etmeye hazırım.

Diğerlerinin de çabuk pes etmeyeceklerini kanıtlamak istercesine yorulmak bilmeyen vücutları, günlerdir oradan oraya koşturup duruyordu. Annem akşam yemeği için dızmana hamuru yoğurduğu unlu elleriyle, alnına düşen perçemini kenara iterken, varlığım, yemeklerin üstünden hiç kalkmadan ince ince kavrulduğu peçkanın alevlenen ateşinde, bir odun parçasının arasında eriyerek kayboluyordu sanki. Hepimize göre, göçe zorlanan tüm halklar için, toprağa saplanmış bıçakları andıran sık ormanların yükseldiği bu sert Balkan coğrafyası, dünyanın en güzel yeriydi ki bir çoğumuz dünyayı görmemiştik bile.

Benimse eve adım attığım sayılı dakikalarda kulağım guguklu saatte, gözüm duvarda asılı takvimde. Saati durdursam, takvimi yırtsam, zaman diye bir şey kalmasa. Çocukluğun sade, telaşsız günlerine geri dönebilsem. Türkiye’den teyzemin gönderdiği, bayatlamış bir şekerlemeyi ağzımda yuvarlasam.

 Dedem geliyor arada sırada, peykanın öbür ucuna oturup, dizleri yıpranmış pantolonuna koyduğu elleriyle her an kalkacakmışçasına hızlı hızlı sigara içiyor. Şakaklarındaki beyazların, her daim hüzünle aktığına inandığımız Tuna nehri gibi, aşağı doğru sarkan, içi boşalmış yanaklarına değin uzadığını o anlardan birinde fark ediyorum. İçine sıkıştırdığı göç yangınını, kaynağında söndürmeye çalışan erdemli duruşu, sigarayı ateşlediğinde harlanıyor. Sulanan gözlerini benden kaçırarak, kollarının arkasıyla silip, yok edebileceğini sanıyor.

Yanıma oturduğu zamanlarda, beyaz badanalı, iki katlı evimizin tuğlalarını örerken, belinde atan fıtıkların acısına yeniden tutulmuş ses tonuyla, zoraki bir gülümseme ifadesi yapıştırmaya gayret ettiği dudaklarından, yaşam hikayesinin başka bir kesiti dökülüyor. Kimi zaman, kendi elleriyle inşaa ettiği, geride bırakmak üzere olduğu evin yapımında kullandığı malzemelerin dökümünü çıkarıyor. Bazen yıllar boyunca ömrünü tüketen işlerde çalışırken, gösterdiği sadakatin, devletine duyduğu güvenin bir parçası olduğunu yansıtan sitemler ediyor. Gözden çıkarılışımızı, bir insanın sapasağlam bir kolunu kökünden kesip, atması kadar ahmakça buluyordu. Benim elimden gelense sadece başımı sallayarak onaylamaktı.

Günlerdir oturduğum, kuyruksokumuma saplanan ağrıları dindirmek için bahçede birkaç tur atmak dışında kalkmadığım peykaya, görünmez bir el tarafından yapıştırıldığımdan beri, ne zamandır toplandığını bilmediğim eşyaları, sabahtan Moskviç’in daracık bagajına, üstüne sonradan monte ettikleri taşıma sepetine yerleştirmeye başlıyorlar.

“Hadi oğlum Ali, tut şu çantayı. Dikkat et! İçindekileri kırma. Annemin yanıma bıraktığı torbada, yere çarpan eşyaların tıkırtıları kesilmeden, babam bitiyor yanımda. İçinden, gazetelere defalarca sarılmış, ilk kez gördüğüm tabaklara birlikte bakıp, göz göze geliyoruz. “Halime ne bunlar?” Annemin çeyizine konmuş, kıyıp da önümüze hiç koymadığı tabakları eve geri götürüyor babam. İçeriden yükselen sesler, kısık bir ağlamayla kesiliyor. Tabakları bir daha görmüyorum. Yaralılarını savaş meydanında bırakıp kaçan, bozguna uğramış bir ordu gibiyiz.

Hava inadına güzel, güneşli. Bahçemizin toprağından fışkıran domateslerin alı daha al, salatalıklar ulvi bir yeşillikle yatmış toprağa. Gül fidelerinin kokusu, annemin cam süsü menekşelerine yetecek kadar baygın kokuyor. Bunca çatışmalı bir kışın ardından, yitirdiğimiz umutlara yeni pencere açarcasına, güneş gökte ne kadar bulut varsa uzak diyarlara sürgün etmiş, tüm gücüyle neşeli bir yaza davet ediyor sanki kalanları.

Günler sonra, yola çıkmamıza dakikalar kala iyice ağırlaşan, ağrıyan bedenimi nihayet peykadan kaldırabiliyorum. Alabileceğinden fazlasını yüklenmiş arabamızın açık kapısına tutunmuş, bir eve, bir gökyüzüne bir de Samet’in bisikletine yapışıp kalan hıçkırıklarına bakıyorum. Meyve ağaçlarının yemyeşil yapraklarını okşayan ılık bir rüzgâr saçlarımda geziniyor. Bisikletine sıkı sıkıya sarılmış, gitmemek için direnen Samet’e kollarımı açıp, bekliyorum. Bir bana, bir kırmızı bisikletine bakarak, kısa yaşamının en zor kararını vermeye hazırlanırken, üstümüzde iyiden iyiye öğle vaktinin kızışan güneşi, tek bir bulutla gölgeleniyor. Tek bir bulut yenilgimize bahane bulmak istercesine, gözyaşlarımızı toplamaya niyetleniyor.

Birgün mutlaka geri dönecekmişiz gibi çıkıyoruz yola.

 

***

Sofya’dan ayrılmak zorunda kaldığımdan beri ne kökü toprağa saplanmış, birbirine benzeyen evler, ne uzun zamandır içimin almadığı yemeklerin çiçek desenli tabakları ne de hiçbir yere varamayacağım zinciri atan tekerlekler ilgilendiriyordu beni. Yordanka’nın beyaz teninde kımıl kımıl seğiren aşkla birlikte, kalbimi Sofya’da bırakmıştım.

Diğerleri bir şekilde ikinci vatan için yüreklerindeki bir parça toprağı yeşertmeye çalışırken, benim içimde yaratanın kattığı ne kadar toprak varsa kayıp, Tuna’nın sularına karışmıştı. Babamın beni fakülteden apar topar kaçırmadan önceki son gecemizde, Yordanka’nın güzel yüzünü avuçlarıma alıp, geri döneceğime dair belirsizliklerle öğütülmüş geleceğimizi dudaklarına bırakmıştım.

Uzun araç kuyruklarında beklediğimiz günler, saatler boyunca babaannemin, annemin pişirdiği kaymaklı dızmanayı, bacaklarının üstünden ayırmadığı tepsiden bölüştürerek, bizi anne kuşun yavrularını beslediği özenle doyurmasına, saat başı tekrarladığı “Pasaportları kontrol ettiniz mi çocuğum? Tamam mı?” diyen kırılgan sesine, Yordanka’nın, gömlek cebimden hiç ayırmadığım, kaç kere okuduğumu sayamadığım mektubundan kalbime dokunan sesi karışıyordu.

Dönmek… dönmek mümkünse eğer, dünyada yurt diye bir şey varsa gerçekten, döneceğim yerin neresi olduğunu çok iyi biliyordum.


Şenay Şentürk

 
 
 

Yorumlar


bottom of page