• İshakEdebiyat

Öykü- Çiğdem Bilgin- Rüzgâr Uyumuş Ay Dalıyor

Doğduğum bu köyü öyle çok seviyorum ki... Top top çamları yetiştiren bereketli toprağını, her sabah gökyüzüne kendini iyi hissettiren berrak gölünü, hayatın tadını tam da orta yerinden çıkarıyormuş gibi gölde heyecanla kırpışıp duran balıkları, bu zamana dek gördüğüm hiçbir şeye değişemeyecek kadar çok seviyorum.

Anne ve babamın yokluğunu bana bir an olsun hissettirmeyen dede-anneanne yuvasında şefkatle, mutlulukla, hep kalp dolusu umutla ve bitip tükenmek bilmeyen bir sabırla büyütüldüm. “Anne ya da babamdan biri olsaydı yanımda, belki bu kadar sabırla kabul etmezlerdi her halimi. Bu kadar yaramazlığa nasıl dayanıyor ki bu pamuklar,” diye geçerdi içimden bazen. Anlayacağınız, anne ve babasız olmanın neredeyse şans olabileceği bir hayata doğmuştum ben.

Onlar sayesinde yalnızca köyümüzü değil, yeryüzünde karşılaştığım her hayvanı, insanı, kısacası doğanın bize armağan ettiği her bir parçasını çok sevdim büyüdükçe. Sevdikçe de güzellikler daha çok çıktı önüme. Mesela, bir meşe palamudunun ağacın gövdesinden yere süzülüşüne denk geldiniz mi hiç? Ben geldim, hem de defalarca. Toprağa yerleşmeden önceki birkaç gününde yanına gidip gidip izledim onu. Önce ağacın tepesinde başlayan hayatının bir zaman sonra toprağın altında devam edecek olmasından hep çok etkilendim. Kendi başına büyük bir meşe ağacı olmak için yerin altında sabırla bekleyişine hayran kaldım.

Demek isterim ki, yeryüzünde gözümüzün görebildiği kadar güzellik biz istersek zaten hemen yanı başımızda, sanki bizler için pişirilmiş ve servise hazır lezzetli bir yemek gibi duruyor. Bu güzelliğin bir o kadarı da yerin altında, suların derinliklerinde, bir fındık kabuğunun içinde, bir mısır filizinin en sarı yerinde, mucize gibi saklı kıyılarda-köşelerde. Biz istersek eğer ortaya çıkmayı bekliyorlar.

Bütün bu güzelliklerin beni bulması onların kıymetini bildiğim içindi elbet ama bir şey daha var. Çocukluğumdan bu yana her sabah, bize armağan gibi sunulmuş doğanın tadını daha çok çıkarmak için bıkmadan tekrarladığım alışkanlıklarım var. Sabah uyanır uyanmaz bahçeye koşup mevsimine göre rastladığım çiçeklerden küçük bir demet hazırlamak gibi. Bahçemizin az ilerisindeki göl kıyısına inip, gölden aldığım bir avuç suya ekledim mi onları, o su kokar mı sana misler gibi? O misler gibi su ile yıkadım mı yüzümü, kollarımı, bacaklarımı daha ne isteyeyim ki şu hayattan?

Bir başka alışkanlığımdan daha bahsedeyim size. Öyle ki onun sayesinde ömrümün en güzel hediyesini almış olduğumu düşünürüm hala. Ayın dolunaya dönmeye yüz tuttuğu son iki gecede, gölün kıyısında oturur, suların daha önceki gecelere kıyasla daha derin devinmesini, bir karaya bir derinliğe doğru gidip gelmesini izlerim. Hiç sıkılmam. Nasılsa kimseler görmez diye, gecenin sessizliğini fırsat bilip havaya yükselip kendi etrafında fırıldak gibi dönen, sonra olmaları gereken yere, suya düşen haylaz balıkları kendimce alkışlarım. Diyeceğim o ki, doğanın beni uyandırışına, nasıl isterse o hali ile var oluşuna izin veririm. ‘Doğa’ma uygun yaşamanın bu olduğuna inanırım hep.

Yaşayışımın böyle oluşundan, içimden böylesi geldiğinden belki de, pek bir arkadaşım olmadı bu zamana dek. Çocukken zaman zaman eksikliğini hissederdim bunun. Bu sebeple birkaç sefer arkadaş edinmeyi denedimse de pek sevdiremedim kendimi kimselere. Dalında rengi güzel, mis kokulu bir çiçek gördüm mü dayanamayıp öptüğüm için “Deli” demelerinden, ağaçların en yüksek tepelerinde incecik dalların üzerinde otururken -kendileri o kadar yükseklere çıkamadıklarından olsa gerek- bana “Tarzan” diye seslenmelerinden hiç hoşlanmadım. Üzüldüm, hatta bazı geceler kendi kendime ağladım. Sonra dedim ki kendime, Fark etmiyor musun senin en yakın arkadaşın nerede? Sudaki yansımana her bakışında hatırlatıyor ya sana tüm güzelliği ile nerede olduğunu...

O zamanlardan beri böyle inanırım. Doğadaki canlılardan hangisine denk geldiysem onlarla oynarım oyunlarımı. Yetinmem, yeni yeni oyunlar bulur, kendi kendime masallar yazarım. Dert edindiğim şeyleri koca koca ağaçlara anlatırım. İçimden ağlamak geldiğinde gölün yanı başına gider, yüzdürürüm gözümün yaşını. Bu yaşıma kadar beni onlardan daha iyi anlayan, dinleyen kimseleri görmemiştim. Ta ki o geceye kadar...

Ay’ın dolunaya dönmesine birkaç gün kalmıştı. Gökyüzü yıldızlardan yorganı ile örtünmüş, rüzgâr ile göl belli belirsiz valslerini yeni bitirmiş, seyirciler uyumak üzere evlerine birer ikişer geri dönmüştü. Bense meşenin dallarından birine oturmuş, Ay ışığının aydınlığında uykumun gelmesini bekliyordum. Gölden bir ses geldiğini işittim. Sanki bir şey, “pat” diye düşüvermişti suya. Ömrünü doğada geçiren biri için seslerin nereden geldiği, neye benzediği en kolay kazanılan hünerlerdendir. Yanılmamıştım da nitekim. Yaklaştığımda fark ettim ki küçük bir sandal sağa sola sallanıp duruyor. Üzerinde bir adam, suya düşmüş fenerini çıkarmak istiyor. Uğraşıyor, didiniyor ama bir türlü erişemiyor. Gecenin sessizliğine, “Yardım ister misin,” diye seslendim. Gözleri camdan, elleri yosundan, saçları ışıltılı taşlardan bir adam gülümseyerek, “Ah evet, istemez miyim? Fenerimi düşürdüm, bir türlü çıkaramıyorum. Bu karanlıkta başka türlü etrafımı göremem,” dedi üzülerek. “Hemen hallederiz, bekleyin beni,” dedim, bahçeden uzun bir dal bulmaya gittim. Dalın yardımıyla, uğraşarak fenerini sudan aldı, herhalde dinlenmek için kayığını kıyıya yanaştırdı. “Müsaade varsa dinlenmek ve size teşekkür etmek isterim,” dedi. “Elbette,” dedim, doğanın kucağında müsaade de ne demekti.

Uzak köylerin birinden geliyormuş. Bizim köyü hep duyarmış ama bu zamana dek gelmek nasip olmamış. “Doğası güzel derler sizin buralar için, sahiden de öyleymiş,” dedi cam gözleri gülümsemekten kısılmış halde. Biraz o anlattı biraz ben. Ne kadar da keyifliydi sohbeti. Anlattıklarımı daha önce kendisi de yaşamış gibi başını sallayarak dinliyordu. Gözlerini bir an olsun benden ayırmadan gülümseyerek, bazen heyecanımı fark edip dikkat kesilerek, sanki başka hiçbir şey düşünmeden dinliyordu beni. O baktıkça ben anlatıyordum, ben sustukça o söylüyordu. Gecenin karanlığında sanki ışıl ışıldık. Böyle böyle büyüdü dostluğumuz.

Balık tutmakmış esas işi. Fenerini suya düşürene kadar, pek de yaver gitmemiş şansı. Bir tane bile balık denk gelmemiş. Kısmetmiş, kimi gün kilolarca tutulur, kimi gün bir tane bile denk gelmezmiş. Bütün bunlara üzülmüş gibi göründüğünden onu sevindireyim diye, en çok da cam gözleri hüzünlenmesin diye, “Bu gece de balık avlayabilirsin bence, yardım edeyim mi,” diye soruverdim. Öyle aydınlandı ki yüzü, bir şey diyemeden yüzüme bakakaldı. “Gel benimle,” dedim, göle doğru birlikte ilerledik.

Senelerdir aynı göle bakan bu gözler, balıkların nerede olduğunu kıpırdanışlarından, suyun üzerinde yarattıkları minik dalgalanmalardan anlar hale gelmişti. Bindik küçük teknesine, açıldık kıyıdan açığa. Kürek çekmeyi bırakıp, göl kıpırtısız kalınca, az ilerimizde bir yeri işaret ettim. Kayığa bindiğimizden beri gözlerini yüzümden hiç ayırmamıştı. Hemen oltasını indiriverdi işaret ettiğim yere. Birkaç dakika sonra, heyecanla ayağa kalkıp oltayı çekmeye başladı. Oltanın ucundaki renkli tüylere iki balık takılmıştı bile.

Mutluluğu cam gözlerinden belliydi. Her ne hissediyorsa, o cam gözleri açık ediyordu. Bunu nasıl yaptığımı sorup durdu. Ben farklı farklı şekillerde birkaç kez anlattımsa da, kendi başına yapabileceğine bir türlü ikna olmadı. Bunun Tanrı’nın bir lütfu olduğunu söyleyip minnetle teşekkür etti.

Sonraki gecelerde, ta ki kış yüzünü gösterene kadar, neredeyse her gece geldi. Birlikte sandala binişimiz, sohbet edip dertleşmemiz, her seferinde anneanne ve dedemi de unutmayıp balık hediye edişi, balık yakaladıkça sevincinden el çırpa çırpa evinin yolunu tutuşu ikimizi de çok mutlu ediyordu. Günlerim onunla buluşacağım saatleri bekleyerek geçiyordu. Günler, aylar belki seneler böyle geçip gidiyordu.

Günlerden bir gün, sonbaharın en sarı, yağmur kokusuyla yeşile çalan bir sabah uykumdan zar zor uyandım. Doğrulup kalkmak, birazcık da olsa hareket etmek bedenime acı veriyordu. Her sabah yanlarına gidip kokladığım çiçeklere bile dokunacak mecali kendimde bulamıyordum. Yüreğime ölüm korkusu salacak kadar zorlayan yaşlılık birkaç zamandır iyiden iyiye kendini belli eder olmuştu. Bakmayın ölümden korktuğuma, eskiden olsa ölümün doğanın döngüsünde yalnızca bir andan ibaret olduğunu düşünürdüm. Bir yaprağın, rüzgârın etkisiyle bir ağaç altından bir başka ağaç altına savrulmasından başka neydi ki bu diyardan başka bir diyara göçmek? Bizim gibi ömrünü göçmeye, yeni diyarlar bulmaya adamışlar için ölümün başka nasıl bir anlamı olsundu ki? Oluyormuş işte. Onu tanıdıktan sonra sanki hiçbir zaman hazırlanamayacağım bir veda, yarım kalacak bir masal demek olmuştu bu diyardan göçüp gitmek. Çok sevmiştim hayatın böylesini. Hem öyle çok özlerdim ki. Aklımda bunlar, meşenin dallarından birine oturmuş, olur ya belki bugün belki yarın ona nasıl veda ederim diye düşünürken mışıl mışıl bir uykuya dalıp gitmişim...

Bizim köyün tek geçim kaynağı balıkçılıktı. O yıl sanki deniz küsmüştü insanoğluna da, ağız tadı ile bir lokma bile balık geçirmedi kursaklarımızdan. Yılın her ayı denize açılan, hangi mevsimde hangi şekilde avlanması gerektiğini bilen usta balıkçılar bile çıkamadık işin içinden. Çaremi kendim yaratayım deyip bir akşam uzak köylerden birine doğru yola koyuldum. Yıllar evvel anlatmışlardı. Yolları bozuk, arazisi engebeli, insan az, uzak bir köy varmış. İçindeki büyük göl, bir zamanlar bizim köydeki balıkçıların avlanmak için gittikleri bir yermiş. Her seferinde elleri boş döndüklerinden artık gölde balık kalmadığına inanmışlar. Çaresizlikten bir de ben deneyeyim dedim, bir gece yola koyuldum. Köye vardığımda, gökteki Ay ve birkaç hanenin ışığı dışında her yer zifiri karanlıktı. Avlanabilmek için malzemeleri güç bela hazırlamıştım ki, o karanlıkta elim kolum olan feneri suya düşürdüm. Almak için uğraşırken kıyıdan kadife gibi bir ses duydum belli belirsiz. Gecenin karanlığında incecik boynu, zarif bacakları, boncuk gibi gözleri nasıl da parıldıyordu. Benden korkar diye çekine çekine, yavaş yavaş kıyıya yanaşırken o, arkasını dönüp yukarılara doğru yürümeye başladı. Kıyıya yanaşmaya devam ettim, hiç değilse dinlenirim diyordum. Çok geçmeden ağzında upuzun bir çubuk, ağaçların arasından belirdi. Öyle beyaz, öyle parlaktı ki, varlığı sanki bir mucizeydi. Şaşkın bir halde ona bakarken, hadi, der gibi kayığa doğru birkaç adım attı.

Birlikte kayığa çıktık. Gagasında getirdiği çubuk yardımıyla feneri sudan çıkardık. Başıma gelenlere hala inanamıyordum. Bir zaman sonra onunla konuşmaya başladım. Beni anlayacağından öylesine emindim. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemediğimi söyledim. Hayal mi yoksa gerçek mi ayırt edemediğimi anlattım kendimce. Yerinden kımıldamadan dinliyor, hiç ürkmeden yanı başımda duruyordu. Allah biliyor ya, kalbim sıcacık oldu sevgiden. Ömrüm boyunca hiç kimsenin öyle sıcak öyle içten bakmadığı geçmişti içimden.

Sakince yanımda duruyor, önemli bir şeyler anlatıyor gibi gözlerime bakıyordu. O sustukça ben konuştum. Son zamanlarda hiç balık olmayışından, böyle devam ederse çoluk çocuk rızkımızı nereden çıkaracağımızı şaşırdığımızdan bahsedip durdum. Sandalın önünden uçup gölün üzerinde kanat çırpmaya başladı. Heyecanlandım, anlamadım önce. Bir yeri işaret ediyor gibiydi. Bir umut, tam da kanat çırptığı yere salladım oltayı. Dönüp yanı başıma konar konmaz mübarekler birer ikişer oltama gelmeye başladı. Uzun zamandır böyle bir an yaşamamıştım. Daha da önemlisi, bugüne dek görmediğim güzellikte bir leylek sayesinde balık avlıyordum. Başıma gelen bu güzelliklere inanamıyordum. Mutluluk gözyaşları süzülmeye başladı yanaklarımdan. Yarattığı tüm güzellikler için şükrettim Tanrı’ya.

Sonraki geceler, köye her gittiğimde, ilk iş onu aramaya başlıyordum. Buluşuyor, beraberce avlanıyorduk. Onu kıyıda bulamadığım zamanlarda kayığı açıklara çekiyordum. Beni görünce yanıma geliyordu. Yeşermiş taze ot kokusuyla, kalbimi ısıtan rüzgârıyla süzülüp konuyordu kayığın ucuna. Bu sebeple, adını Rüzgâr koydum. Bulutun, güneşin, yağmurun bile bir sureti vardı da, rüzgâr neye benzerdi ki? Rüzgâra benzerse ne güzel olur diye, adını Rüzgâr koydum. Sevdi adını bana kalırsa. Fısıltıyla bile, “Rüzgâr” desem kanat çırpışını duyardım uzaklardan.

Birlikte çıktığımız her avdan sonra ona da balık ayırıyordum elbet. İlk gün ondan ayrılırken, güzelinden bir balık bırakmıştım. Kovadan iki balık daha alışına gülmüştüm. Onun sayesinde yeniden bereketli günler gelmişti. Belki çocuklarınadır diye düşünmüş, o geceden sonra üç tane ayırıyordum ona. Rüzgâr sayesinde karnımız doymaya, yüzlerimiz gülmeye başlamıştı evde.

Bir sabah pek huzursuz kalktım yataktan. Önceki gün de Rüzgâr sayesinde iki kova balık tutmuş, ailece bir güzel karnımızı doyurmuştuk. Şansımız yine yaver giderse, kardeşlerimi yemeğe çağırmayı düşünüyordum. Geçmedi huzursuzluğum ama. Aklıma bir fikir düştü, içim kıpır kıpır oldu. Çağırsam Rüzgâr’ı, gelmez miydi davetime? Birkaç günlüğüne misafir etseydik, ne güzel olurdu. Bizim köyde de leylekler vardı. Hem, Rüzgâr’ı da taşırdık bizim köye, yuva yapar, sıcak tutardık. Çocuklarım hariç kimseye anlatmamıştım onu. Uyanır uyanmaz yanıma gelir, gece Rüzgâr’ı görüp görmediğimi sorarlardı. Her sabah anlatırdım. Masal mı gerçek mi bilmeden severek dinlerlerdi Rüzgâr’lı maceralarımı. Hem, beyaz Rüzgâr’ımla onlar da tanışırdı. Olurdu bence, neden olmasındı?

Bu düşüncelerle akşamı zor ettim. Rüzgâr’ın köyüne vardığımda hava, yağmura hazırlanır gibi bir hal almıştı. Bu gece uzun tutmamalı seferi diye düşünüp kayığı suya indirdim. Yine, onun için söylediğim ninniyi mırıldanmaya başladım. Ben ninnisini mırıldanmaya başladığımda kayığa gelir, konardı yanı başıma her zaman. Ne kadar bekledimse de, ne gelen oldu ne giden. Onu ilk gördüğüm meşe ağacına doğru çektim kayığı. Suya düşen yağmurun iri damlaları halkalar oluşturmaya başlamıştı. Ürperdim, aceleyle, endişe içinde kıyı boyunca yürümeye başladım. Ne kadar aradımsa da, bir türlü bulamadım onu. Yorulup meşe ağacının dibine çöküverdim. Bizi birbirimize denk getiren Yaradan’a yakarmak için başımı göğe kaldırdığımda Rüzgâr’ı gördüm. Bir meşe dalının üstünde öylece hareketsiz duruyordu. Sevinmiştim ancak hala endişeliydim. Bir gariplik seziyordum. Ninnisini söylemeye başladım. Beni duymuyor gibiydi. Duyuyorsa da hiç de oralı olmadı bu kez. Sen bana gelmezsen, ben sana gelirim, dedim çaresiz. Ne yapayım? Tırmanabildiğim kadar tırmandım dallara. Yukarılara çıktıkça azaldı umudum arttı korkum. Ulaştım yanına, bir gayretle, tünediği dalın kucağından kendi kucağıma aldım. O kucağımda hareketsiz, ben korkudan nefesimi tutmuş halde indik toprağa. Kıpırtısızdı, nefessizdi, eyvah gitmişti. Zamanı mıydı şimdi böyle bir anda gidivermenin? Hem böyle gidilir miydi sessizce, kendi kendine?

Bizim hikayemiz, iri taneli yağmurlu bir gecede, böyle ansızın nihayet bulmuştu işte. Bütün bunlar gerçekten yaşandı mı, Rüzgâr gerçekten var mıydı… Karıştırır olmuştum artık. Öyle bir bakıyordum ki etrafa sanki görmez gibi. Öyle bir konuşuyordum ki insanlarla sanki hep susar gibi, güldükçe ağlar, dokundukça uzaklaşır gibi.

Rüzgâr’ın gidişinden sonra bir daha hiç gitmedim o köye. Gel zaman git zaman ne göllerde ne de denizlerde ava çıkamaz oldum. Onunla beraber maharetim de gitmiş, sanki gözlerimin feri sönmüştü. Dün gece rüyama girmese bütün bunları da yazmadım ya, oldu işte. “Yarım bırakma bizi. Ben başlattım, ben anlattım zaten. Bir oku bak, bir de benden dinle bizi. Güzel bir son buluver, yaz işte. Yazmazsan unutulur gideriz, bak sen bile inanmaz oldun bize. Yazık değil mi bahşedilen onca güzelliğe? Yarın öbür gün, bu alemde yeniden bir arada olduğumuzda, bir başka alemden anarlar adımızı, o zaman dinlersin sen de zevkle,” dedi.

Bütün bu söyledikleri yetmez gibi, onun için söylediğim ninniyi mırıldanmaya başladı. Öyle güzel sözler bulmuştu ki, her şeyden öte, bunu bir tek benim duyuyor olmam, bir tek benim dinleyecek olmam büyük haksızlık olurdu. “Rüzgâr uyumuş, Ay dalıyor. Her taraf ıssız..” Onun da gözleri dolu doluydu. “O cam gözlerinden yaşlar süzülmesin, dinle bak. Hem biz anlatmazsak kim, nasıl inanır bütün güzelliklerin ancak isterse karşısına çıkabileceğine? Gönülden duymak isterlerse Rüzgâr’ın ninnisini elbette duyabileceklerine nasıl ikna olsunlar? Biliyorum yaparsın, hem de en güzelini yaparsın. Bitirdiklerinde masalımızı şunu iste onlardan: Ayın dolunaya yüz tutmasına iki gece kala gökyüzüne baksınlar. Olur ya bir yerlerden az da olsa bir esinti, bir rüzgâr hissederlerse bilsinler ki ninni başlamak üzere. Canları nasıl isterse, yüreklerine nasıl gelirse mırıldansınlar kendilerince. Böyle böyle yaşasın tüm masallar yeryüzünde.”

“Rüzgâr uyumuş ay dalıyor her taraf ıssız.

....

Hiç çıt bile yok korkma benim bahçede yalnız”


*Öykünün ismi "Rüzgâr Uyumuş Ay Dalıyor Her Taraf Issız" şarkısından alınmıştır.

Müzik: Refik Ersan, Söz: Cenap Muhittin Kozanoğlu


Çiğdem Bilgin



62 görüntüleme