top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ümit Yaban- Garip

Ayağını tam yere basmıyor, kâh ucuna kâh topuğuna basıyordu. Tabanındaki delikten ne kadar az su girse o kadar kârdı. Karısı yeni ayakkabı masrafı olmasın diye yün çorap giydirirdi. Sözde sıcak tutacaktı ayağını. Yün ıslanınca nasıl üşüdüğünü ve çorabın nasıl ağırlaştığını anlatamıyordu kadına. Çokça parası olsa ayakkabı alıp bu mevzuyu kapatmak isterdi. Tekrar mevzusu olmasın diye her gün yün çorabın üstüne poşet geçirmek bulduğu tek çözümdü. Yün çorabı giydi, üzerine poşeti geçirdi ve usulca parmak uçlarında yürüyerek Naciye’ye görünmeden sıvışmayı denedi. Naylonun hışırtısından yakalandı. Sözde uğurlamak bahanesiyle ağzını açan Naciye’nin tabii ki hayra alamet olmayacaktı söyledikleri: “Akşam yine eli boş, gönlü hoş gelirseniz…” diye başladığında o Garip’i okşuyordu.

Yürüdüğü yolun boşa devam eden bir süreç olduğunu sorgulamaya mecal bulamıyordu. Babası da kendisi gibi yük taşırdı. Onun farkı şehirde değil de köyde atlı bir yerine iki öküzle çekilen bir kağnıyla aynı işi yapmasıydı. Karısı dışında her şey çok olağandı.

O gün de evden çıkarken gün henüz ağarmamıştı. Garip’in ağzına gemi verirken hamutun meşini eskimiş diye düşündü. Meşini yırtılmış, üstündeki tutturmaçlar ayrılmaya yüz tutmuştu. Yıllar üzerinden geçmişti. İnsanlar da böyleydi, doğuyor, büyüyor, gelişiyor gibi görünse de tükeniyordu, içten içe yenilip bitiyordu. Mehmet Yılmaz da böyle tükeniyordu. Baba mesleğini yaparken sokaklarda değil, eve dönünce o meymenetsiz karısının bitmez tükenmez çenesinden tükeniyordu.

Öküzlerden kazandığı üç kuruş parayla babası, “Ben sağken mürüvvetini göreyim,” diyerek halasının kızıyla henüz on sekizine gelmeden evlendirmişti oğlunu. Naciye on altı yaşını yeni doldurmuştu. Gençti, güzeldi ama şimdiden anası gibi çok konuşmasıyla ünlüydü. Tatlı tatlı konuşsa neyse, durmaksızın söylenirdi. Çocukken yediği şekerden, bez bebekten şikâyet ederken genç kız olunca bu liste arkadaşlarından, mahalledeki çeşmeden, sokaktaki köpeklere kadar uzayıp gitti. Şikâyeti bitse belki dayanılırdı ama aynı şeyleri bıkıp usanmadan yüzlerce defa söyleyen bir kızdı. Mehmet’in anası, “Yapma Ali bizim oğlan zayıf, içine kapanık, sakincedir, nasıl baş etsin kardeşin gibi bir kadın onun etlerini didik didik eder,” dedi. Ali Efendi ise, “Öküzlerin akıbeti belli olmaz, çalışırken everelim oğlanı. Bildiğimiz kızdan iyisi mi olur?” diye tutturdu. Mehmet’e soran olmadı.

Evlendiklerinde köyde birkaç sene katlanmak daha kolaydı Naciye’ye. Anasına, üç beş komşuya gidip ağıldaki hayvanla boğuşup duruyordu. İşler kötüleşip anası babası da dünyayı terk edince İstanbul’a göçtüler. Naciye, “Taşı toprağı altındır,” demişti.

Mehmet ve Naciye birikimleriyle Garip’i satın alıp taşımacılıkla kazanlarını kaynatmayı hayal ettiler. Hayatlarının İstanbul’da bambaşka olacağını hayal ettiler. Ama umduklarını bulamadılar. Naciye’nin durmadan konuşması, Mehmet’inse sakince susmasıyla sürüp giden bir hayatın içinde nefes almaya çalışıyorlardı. Çocukları olmayınca Naciye iyice söylenir, didişir olmuştu.

Onlarca yıldır Yılmazların evinde, güneş göğü öpmeden yollara düşülür, sokak lambaları ışıldamadan asla eşikten içeri girilmezdi. Babası kağnısıyla çalışmak için giderdi. Mehmet ise artık kaçıyordu, evde durmamak için gidiyordu. Böyle bir kadınla yaşamak ancak kaçarak mümkündü. Mehmet kendi içine kaçmıştı resmen. Kaça kaça küçülmüş, yıllar içinde iyice erimişti. Hiçbir şeye yorum yapmayan, sorunsuz itaat eden, eve sadece uyumak için gelen biri haline gelmişti. Artık dünyadaki hacmi de sesi kadardı. Varlığı yokluğu bir.

Garip, Mehmet’in tek dostuydu. Sadece onunla konuşur, sadece ona dökerdi hislerini. Çocukları olsa belki bambaşka olurdu her şey. Onlarla dertleşir, konuşurlardı belki. Garip ile taşıdığı yüklerin ağırlığını, havanın soğuğunu, hayatın pahalılığını anlatırdı onlara. İstiklal’in ortasından geçen tramvayın arkasına takılan neşeli çocukları anlatırdı. İstanbul’un nasıl koca bir şehir olduğunu, ara sokaklarını, Garip’in onu nasıl derin derin dinlediğini, anladığını belli etmek için gongurdaklarını çıngırdattığını bir çırpıda dile dökerdi de evlatları da onu hayran hayran dinlerdi. Beyaz tenli, ince elli bir kadınla evli olmak istediğinden ama hepsinden de öte yumuşak huylu biri olması düşlerini sıklıkla anlatırdı. “Bu kadın birden gidip yerine huyu huyuna uygun bir kadın gelse. Eve girince tatlı bir gülümseme ile karşılasa beni. Bu da depozitolu şişe değil ki anasına yanayım bakkala götürülüp değişilmez. Ama yok bu lanet kadın ölse kalsa, ben başka biriyle evlensem, bu sefer lanet değil de dünya tatlısı çıksa, bende de ne şans var ya. Tövbe tövbe günaha da giriyorum. Kendim rahat edeceğim diye kadının ölmesini istiyorum. Ah Garip ah bi sen dinlersin, bi sen anlarsın beni,” diye dil dökerdi uzun uzun. Utandığı hayallerdi. Naciye’ye her sabah onu uğurlarken bazen dizginlerin Garip’in yanaklarını nasıl acıttığını ya da artık Garip’in yaşlandığını söylemeye yeltelenirdi. Naciye hemen, “Bitli, uyuz hayvan,” diye başlardı. “Yav hanım bir sus, bu hayvan bizden iyi duyuyor, yazıktır bak evimizin tek geçimidir,” dese de anlamıyordu Naciye, verip veriştiriyordu. Yediği arpadan nal parasına kadar söyleniyor, bu arada asla Mehmet’i es geçmiyor Garip’e her laf söylediğinde Mehmet’e de mutlaka laf ediyordu. Garip hemen önünü pençelemeye başlıyor, Mehmet onun da bu kadından kaçmak istediğini anlıyordu. Olanca usanmışlığı ile kafasını önüne düşürüp Garip’in dizginlerini tutup düşüyordu yola. Naciye’den nasiplerini almadıkları tek bir sabah, tek bir gece yoktu.

Kiminin ev eşyasını, kiminin küçükbaş hayvanını, kiminin öteberisini bilmediği sokaklarda taşır dururlardı. Yolda Mehmet içini dökerdi Garip’e. Zavallı at o kadar gerilirdi ki bazen ön ayağını sertçe yere vurup bir çifte atarken Mehmet o anda söylediğine pişman olurdu. Anlardı ki Garip de en az kendi kadar üzülür onun haline. Bedenini okşayarak, “Tamam bir şey demedim. Ne yapalım bizim de yazgımız bu cehennemi yaşamakmış. Üzülme,” diye teselli cümleleri kursa da kendi derin acısıyla o da bir sigara yakıp üzüntüsünü beslerdi gönül boşluğunda.

O gece Mehmet gün içinde kazandığını mutfak masasına bıraktıktan sonra Naciye yine söylenmişti. Bu söylenmeleri yetmezmiş gibi ne getiriyorsunuz da ne yiyeceksiniz diyerek Garip’in yemini, Mehmet’in yemeğini de vermemişti. Mehmet sobanın yanındaki minderde oturup sigarasını içine çekerken çöken yanakları yokluğun damgası gibi duruyordu yüzünde. Naciye ise hıncını alamamış, emaye kâseye öyle kaşık sallıyordu ki çıkan ses sanki beynine balyozla vuruyordu Mehmet’in.

“Seni de o en az senin kadar sündük atını da Allah bildiği gibi yapsın, hayatımı yediniz. Her akşam tarhana içmekten içim bulandı.”

Söylendi, söylendi... Sobanın üzerindeki güğümü alırken sanki Mehmet’in üstüne dökecekmiş gibi yaptı. Mehmet korkup diğer tarafa kaçtı. Naciye “Tırsık,” dedi ve gülerek yatmaya gitti. Her ikisi de aç yattı o gece, Mehmet de, Garip de. Naciye ise hiçbir şey olmamış gibi bütün gece uykusunda iki dudağının arasından pufladı. Mehmet ilk kez bunca sinirli uyandı. O sinirle hayvanı arabaya koşarken, “Ölse de kurtulsak ya da biz ölsek,” dedi. Garip’in burun delikleri gevşeyip büyüdü o anda alt dudağı kıvrıldı.

Ayağına giydiği naylonun kendisini ele verdiği o sabah Mehmet, Garip’i okşarken, “Ha ne diyordum, eli boş gelirseniz gece yine aç kalırsınız,” diye devam etti yüzü kızarmadan. Boğazını sıkıyordu artık bu kadın ve bu hayat. Mehmet’in o soğukta kristal gibi bir damla yaş indi gözünden. Bunu gören Garip ön ayağını hızlıca yere vurdu, gözbebekleri büyüdü, yaşlı boynunu geriye attı, arkasında kollarıyla yeleğinin önlerini kavuşturmuş, yazması başından geriye kaymış kadına olanca gücüyle bir tekme savurdu. Kadının ayakları yerden kesildi, ahşap kapının yanında duran seki niyetine kullandığı taşa kafası çarpınca tuhaf, yumuşak bir ses çıktı. Evin önündeki birikmiş bembeyaz kara kıpkırmızı kan yayılmaya başladı. O soğukta ağzından değil de yerdeki kandan buhar çıkıyordu. Mehmet etrafa baktı, kimsecikler yoktu.

Garip’in geminden tuttu, tuhaf bir rahatlama duydu, gülümsedi. Ayağındaki naylonun sesi eşliğinde başkalarının yüklerini taşımak üzere İstiklal’e yollandı.


Ümit Yaban

2 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

2 Comments


ozgurramazan
Jun 19, 2023

Bu kadar acımazsızca bitmesi çok şaşırtmıştı ilk okuduğumda fakat sanırım bu gerekli imiş...Biriken şeylerin zamanı var demek ki...Ayrıca, tarhana candır! Gönlünüze sağlık.

Like

hayalgizem90
Apr 23, 2023

"Begonviller adaya 

özgü bir serinlik bırakıyordu 

içeriye." Canım Sibel Oğuz yine betimlemelerinle büyüledin. Kalemin kavi

Like
bottom of page