top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Agit Destan- Aşina Gölgeler

I.

“Cesur, sence bu defa nasıl bir yere gideceğiz?”

Cesur’un beni umursadığı yok. Yalnızca kafasını kaldırıp uyuşuk bir ifadeyle yüzüme bakıyor sonra da aynı umursamazlıkla yatmaya devam ediyor. Böyle bir günde nasıl heyecanlanmaz, anlamıyorum.

“Sarı, hey Sarı! Ne gün ama!”

Sarı da en az benim kadar heyecanlı. Gözlerinin içi parlıyor, kuyruğunu olduğu yere sert sert vuruyor. Bugün başka bir barınağa götürüldüğümüzün o da farkında olmalı. Ne zaman bu araca bindirilsek farklı bir barınakta bir sürü yabancı köpek arasında buluyoruz kendimizi. Her bir köpeği en baştan tanımak, onlarla arkadaşlık kurmak beni oldukça heyecanlandırıyor. Benim bu araca üçüncü binişim. İlkinde henüz bir buçuk yaşımdaydım. Bulunduğum mahallede beni yakalayıp ilk barınağıma götürdüler. Benim için zor zamanlardı. Hiç tanımadığım bir yerde, hiç tanımadığım köpekler arasında olmak beni korkutuyordu. En kötüsü de Neslihan’ı bir daha görememekti. Onu bugün bile çok özlüyorum. Üzüldüğümü fark eden Sarı bana sesleniyor. Ona iyi olduğumu gösteren bir bakışla yanıt veriyorum. Sarı benim en yakın arkadaşım. Onunla şu an ayrıldığımız barınakta tanışmıştık. Benden iki sene sonra gelmişti. Geldiği ilk hafta hiç kimseyle oynamadı. Sürekli bir köşeye sinip korkuyla etrafı izliyordu. Bu hâli bana barınağa getirildiğim ilk günlerimi hatırlatıyordu. Yanına gidip bir dal parçası hediye ettim ona. Arkadaşlığımız işte böyle başladı ve o günlerin üzerinden tam dört sene geçti. Yeni olan her şeyi çok severim ama eskilerin yeri hep ayrı bende. Mesela eski arkadaşlarımı, eski oyuncaklarımı hiçbir şeye değişmem.

Araç duruyor. Cesur hariç hepimizin heyecanı doruğa ulaşıyor. Zaten Cesur’u hiçbir zaman heyecanlı görmedim. Tıpkı asık suratlı yaşlı bir kedi gibidir o. Ne mama gelince heyecanlanır ne de barınağa yeni bir köpek dahil olduğunda. Hatta bir sürü insan yavrusu barınağa coşkuyla doluştuğunda bile yüz ifadesinde tek bir değişiklik olmaz. Her zamanki gibi kafasını kaldırır, etrafına bir göz atar, ya olduğu yerde yatmaya devam eder ya da daha kuytu bir yer bulmak üzere yerinden kalkar. Yüzünde eski birkaç yara var, ön patilerinden birinin üstüne basamıyor. Barınak ‘’mamacılarından’’ biri onu severken -ki o zaman bile mutlu olmamıştı- “Sen cesur bir köpeksin. Göçük altında hayatta kalabildin,’’ gibi bir şeyler söylemişti. Belli ki zor günler geçirmiş ama hepimiz geçirdik. Ben ilk arkadaşlarımdan, Neslihan’dan, mahallemden, etçi şişman adamdan, kedili yaşlı kadından ayrılmak zorunda kaldım. Bunlar bir köpek için kendini her şeyden uzak tutmak için yeterli sebepler mi? Bilmiyorum. Taşımacılar, kapıyı açıyor. Üzerimize gün ışığı dökülüveriyor. Kendimi dışarı atmak istiyorum ama içinde bulunduğum tel kafes buna izin vermiyor. Şu kafeslerden oldum olası nefret ediyorum. Taşımacılar kendi aralarında konuşuyorlar;

“Ne kadar yolumuz kaldı Cavit Abi?”

“Kırk beş dakikaya orada oluruz. Köpekler iyiler mi bir bakalım.”

“Sekizi de iyi görünüyor abi. Yeni barınak bayağı büyükmüş. Geçen ay bitti çalışmaları. Bizimki de yıkılacak bu arada. Bunlar son köpekler. Bugün yarın yıkım işlemlerine başlarlar. Kaç yıllık barınak… Eskimişti doğrusu.”

“Doğru. Yeni bir barınak şart olmuştu. Çakıl’a bak nasıl da heyecanlı. Koca oğlan… Kaç yaşına bastı bu?”

“Muhtemelen dokuz abi, emin değilim.”

“Cesur’dan daha yaşlı ama şu hâle bak. Cesur’da gram heyecan yok.”

“Abi onun durumu biraz farklı, içeride anlatırım. Devam edelim mi yola?”

Tekrar hareket ediyoruz. Taşımacılardan birinin benden bahsettiğini anlıyorum. Çakıl dedi. Çakıl… Bu sözcüğü ne zaman duysam hem çok heyecanlanırım hem de üzülürüm. Heyecanlanırım çünkü bir insanın benimle ilgilenmesi bu hayatta en sevdiğim şey; üzülürüm çünkü Neslihan bana “Çakıl” demezdi. Gölge derdi. Bugün bile “Çakıl” denince başka bir köpekten bahsediliyor sanıyorum. Araba sarsılıyor. İçime neden bilmem bir korku düşüyor. Sarsılmanın şiddeti artıyor. Yana yuvarlanacak gibi oluyoruz. Taşımacılar bağırıyor. Onlar bağırınca biz de endişeleniyor ve bağırmaya başlıyoruz. Tel kafesler olmasa sağa sola savrulacağız. Kafeslerin kapısına, yanlarına çok sert bir şekilde çarpıp duruyoruz. Dehşete kapılıyorum. Yıllardır sesini neredeyse hiç duymadığım Cesur inler gibi bağırıyor. Son gördüğüm şey gözlerindeki korku oluyor.


II.

Taşımacıların ve köpeklerin sesleriyle uyanıyorum. Araç yan dönmüş. Köpekler tel kafeslerinde debeleniyorlar. Cesur kudurmuşçasına bağırıyor. Korkuyorum. Herkesten ve her şeyden korkuyorum. Araçtan fırlamış olmalıyım. Kafesimin kırık kapısı öylece açık duruyor. Kaçmak istiyorum. Nereye olursa kaçmak... Korktuğumu unutana kadar, kendimden geçene kadar kaçmak, kaçmak… İleriye atılıyorum fakat kaburgamda müthiş bir sancı tüm bedenimi bir anda ele geçiriyor. Olduğum yerde kalakalıyorum. Sarı beni fark ediyor. Fark eder etmez de bağırmaya başlıyor. Taşımacılardan iri yapılı olanı üzerime doğru geliyor.

“Sakin ol Çakıl. Muzaffer, biri burada!”

Diğer taşımacı da yüzünde çiziklerle bana doğru geliyor. Tuhaf bir şekilde bu insanlar bana yabancı gibi görünüyor. Korkum tanıdık her şeyi zihnimden silmiş gibi ve tanımadığım her şeyden ölesiye korkuyorum. Sonsuz bir boşlukta hissediyorum kendimi. Onlar bana doğru yürüdükçe kalbim daha sert çarpıyor. Kaburgamdaki şiddetli ağrıya rağmen koşuyorum. Ağrı beni bir alev topuna dönüştürüyor. Arkamdan koşmaya hazırlanıyorlar ama biri ilk adımını atar atmaz, acıyla “bacağım” diye bağırarak yere düşüyor. Öteki de üzerine eğilip, yardım etmeye çalışıyor. Hızla uzaklaşıyorum oradan. Ama nereye gidiyorum? Hayatımda ilk kez bir yerden amaçsızca uzaklaşıyorum. Gidecek bir yer yoksa gitmenin bir anlamı var mı? İleride, sağda bir mahalle olduğunu fark ediyorum. Sıcak asfalttan toprak arsaya yöneliyorum. Güneş tepemde, kaburgamdaki sancı kadar sıcak. Patilerimin yandığını hissediyorum. Boğazımdaki kuruluk nefes almamı zorlaştırıyor. Yine de durmuyorum. Uzunca bir süre koşmaya devam ediyorum. Mahallenin girişindeki yarı yıkılmış bir duvarın dibine atıyorum kendimi. Duvarın öte yanında yükselen kiraz ağaçlarının gölgesine sığınıyorum. Biraz sonra zihnimi bulandıran korku bulutları dağılıyor. Kaçmamdaki anlamsızlığı idrak etmeye başlıyorum. Hiç bilmediğim bir yerdeyim. Neden kaçtım? Burada yalnız başıma ne yapabilirim? İçime keskin bir pişmanlık duygusu doluyor. Fakat bu duyguyla baş edecek halde değilim. Soluğumdaki sıcaklığı hissediyorum. Başım dönüyor. Gözlerimi sıkıca kapatıyorum. Nedense karanlığın beni gizleyeceğine inanıyorum. Kaburgamdaki ağrı bedenimi uyuşturuyor, duvardaki ağaç gölgesinin tatlı serinliğe bırakıyorum kendimi.


III.

Günlerdir bu mahalledeyim. Bana su ve yiyecek verdiler. Hatta bir de isim taktılar; Yaban. Daha çok küçük insan yavruları ilgileniyor benimle. Hepsini çok sevdim ama Sinem’i bir başka sevdim. Küçük ellerini başımda, sırtımda gezdiriyor bana her seferinde kemik, et suyuyla bulamaç hâline getirilmiş ekmek getiriyor ve davranışları Neslihan’ı hatırlatıyor. Kaburgamdaki ağrı geçti. Tüm mahalleyi dolaştım. İlk gün, sığındığım duvar dibine kaybolmamak için işaret bıraktım. Başka köpeklerle de tanıştım. Kulaksız, Neco ve Sinsi… Bu mahallenin her yerinde yıkım var, geceleri ortalık duruluyor ve arkadaşlarımla büyük kum tepelerinde doyasıya eğleniyoruz. Yepyeni binalar ve yollar yapılmış. Geçenlerde binaların birisinde bir köpeğin bana durmadan baktığını gördüm. Açıkçası böyle uzun bir bakışma bana tehdit gibi geldi ve köpeğin üzerine atıldım. Derken binaya tosladım. Meğerse benim yansımammış. Hiç bu kadar parlak bir duvar görmemiştim. Duvarda uzun, sarı tüylerimi görebiliyordum. Bu ben miydim? Kendimi hiç bu kadar büyük ve yaşlı hayal etmemiştim. Yıllar önce, Neslihan’la gezintiye çıktığımız bir gün yine kendimi bir camda görmüş ve heyecanlanmıştım. O günden beri kendimi hep o hâlimle düşlüyordum; küçük, kısa tüylü, minik burunlu… Başka birine dönmüş gibiyim ama ben hâlâ benim. Peki beni ben yapan ne? Şimdiki yansımamda aşina olduğum şey ne?

Bu binaların arasında birkaç eski yapı da var. Bazıları şiddetli patlamalarla yıkılıyor ve devasa makinelerle yıkıntılar tamamen temizleniyor. Bazen bu seslerden ürküyorum. Şu an bu gürültülü gösterilerden birini izliyorum. Önce bir patlama sesi ardından kocaman bir toz bulutu ve makinelerin harıl harıl işleyişi… Toz bulutundan bir şey fırlıyor ve yokuş yukarı kaçıyor. Bu bir kedi! Onu mutlaka yakalamam gerek. Kulaksız benden önce davranıyor. Ben de peşlerinden koşuyorum. Bu koşuşturma Kulaksız’la aramızda bir yarışa dönüyor. Kedi de amma hızlı… Kulaksız yokuşun ortasında pes ediyor. Ben koşmaya devam ediyorum. Bir bahçe çitine kadar kovaladığım kedi kıvrak bir hareketle çitten bahçeye atlıyor. Bu küçük hayvanlar ne de maharetli! Çiti aşamıyorum. Çaresizlik içinde nefes nefese bir sokağa sapıyorum. Bu sokaktaki evlerin çoğu ya yıkılmamış ya da yeni yeni yıkılıyor. Yakınlarda bir yerden su sesi geliyor. Kovalamaca ve sıcak beni iyice susatmış olduğundan tamamen suyun sesine odaklanıyorum. Biraz sonra suya ulaşıyorum. Küçük bir mağaraya benzeyen bir çeşme bu. Su bir oyuktan durmadan akıyor. Bu havada buz gibi su bulmanın tatlı gururuyla hemen içmeye koyuluyorum. Biraz da sırtımı ve kafamı ıslatıyorum. Ve çeşmenin taştan duvarına işaret bırakıyorum. Burası bana nedense tanıdık geliyor. Çeşmenin etrafı yere dökülmüş dutlarla dolu. Dutlar… Yıllar önce Neslihan’ın toplayıp yine böyle bir çeşmede yıkadığı dutlar… Burası orası mı acaba? Heyecanlanıyorum. Kuyruğumu sert sert yere vuruyorum. Burası orası mı? Evet! Kendi mahallemdeyim! Sürekli bu çeşmeden su içtiğimi hatta yakınlara kemikler gömdüğümü anımsıyorum. Derhal bulunduğum yeri eşelemeye başlıyorum. Bir şey çıkmıyor. Çeşmenin her yanını eşeliyorum. Ve evet! Kemik, kemikler! Burası benim mahallem! Neslihan!


IV.

Uzun zamandır bulduğum çeşmenin yöresinde nöbet tutuyorum. Neslihan’ın gelip burada dut yıkamasını ve beni bulmasını bekliyorum. Günlerimin çoğu burada geçiyor. Birçok insan gelip gidiyor ama henüz Neslihan’ı göremedim. Büyük makineler gün geçtikçe çeşmeye yaklaşıyor. Sonunda burayı da yıkacaklar sanırım ama ya Neslihan gelmeden burası yıkılırsa? Yerlere dökülen dutlar da kurumaya yüz tutmuş. Umutlarım gibi tek tek kuruyorlar… Dut olmazsa Neslihan da gelmez. Ama ben beklemeye devam ediyorum. Havalar soğuyor, dut ağacı yaprak döküyor. Yağmur yağdığı zamanlar çeşmeyi çevreleyen taş duvarın altına sığınıyorum. İnsanlar benim burada durmama anlam veremiyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar; “Aç mı acaba? Su mu istiyor? Bu köpeğin nesi var? Yaban değil mi bu? Belediyeye haber vermeli. Belki barınağa alırlar.” İçlerinden barınak kelimesini anlıyorum ve barınağa götürülürsem Neslihan’ı bir daha asla göremeyeceğimi biliyorum. Bu yüzden çeşmeyi insanların olmadığı zamanlarda veya uzaktan gözlüyorum.

Bu sabah kar yağdı ve oldukça üşüyorum. Çeşmenin de suyu donmuş durumda. Kimsenin artık buraya gelip gittiği yok. Çeşmenin yakınındaki son ev de yıkıldı. Makinelerden biri çeşmeye doğru yaklaşıyor. İçime korku düşüyor. Hayır! Yıkılmamalı burası! Neslihan gelecek! Makineden korktuğum hâlde önüne atlayıp hırlıyorum. Yıkıcılardan biri beni gösterip bağırıyor; “Abi dur, köpek var orada!” Gelip beni bulunduğum yerden almak istiyor ama ben dişlerimi gösteriyor, çılgınca bağırıyorum! “Burası benim eve giden yolum!” Bir süre sonra etrafımda insanlar toplanıyor. Kimi beni gösterip gülüyor kimi yanıma yaklaşmaya çalışıyor; “Yaban bu! Aylardır burada! Videosunu çeksene! Hemen paylaş! Habere bak abi, harika! Gizemli köpek!”


V.

Ertesi gün çeşmeyi yıktılar. Çeşmenin dibinden çıkan tüm kemikleri gördüm. Her birini ben gömmüştüm. Bugün dünden çok daha büyük bir kalabalık var etrafımda. Benimle böyle ilgilenmeleri çeşmenin yıkılmasının verdiği acıyı bana unutturuyor. İçlerinden bana Yaban diye seslenen de var Çeşme diye de… Her birine kuyruk sallıyor, ellerini, yüzlerini yalıyorum. Büyük bir sevgi seli içindeyim. Kalabalığın arkasından belli belirsiz bir ses tüm dikkatimi çekiyor; “Gölge!” Ses gittikçe yaklaşıyor. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Yıllar sonra ilk kez ilk adımı duyuyorum. Bana seslenen insan hızla yanıma gelip beni kucaklıyor; “Alnındaki beyaz benekten tanıdım seni, nerelerdeydin Gölge? Bak ünlü olmuşsun!” Bu koku… Başımı döndürüyor, beni en uzak, en derin anılarıma götürüyor. Yerden çıkan kemikler gibi anılarım bir bir zihnimin topraklarından çıkıyor. Neslihan!

Müthiş bir heyecan kaplıyor her yanımı. Tüylerim diken diken oluyor. Neslihan bu! Çok değişmiş olsa da kokusu aynı. Elleri, kolları, yüzü büyümüş. Görüntüsüyle apayrı biri ama bu, o! Ben de büyüdüm ya büyümesine; ben de benim! Bu evler değişmiş değişmesine, bu yollar, yokuşlar, dükkânlar değişmiş değişmesine ama burası benim mahallem! Fakat hep aynı kalmış bir şeyler var; kokular, kemikler, gölgeler… Aşinayım hepsine! İçimdeki mutlulukla hafifledikçe hafifliyorum. İçi hava dolu bir balon gibi neredeyse gökyüzüne yükseleceğim.

Bir alkış tufanı kopuyor kalabalıktan. Neslihan bana “Gel!” diyor. Her zamanki gibi “Gel!” Gelmez miyim hiç? Peşine takılıyorum, her yanı değişmiş sokakları bir başka görüyorum bu defa. Hepsinin gölgesi çocukluğumdan kalma ve hepsinin kokusu aynı…

Neslihan’ın evindeyiz. Ev yepyeni. Merdivenleri çoğalmış, pencereleri genişlemiş, duvarları taş değil ve bembeyaz. Büyük bir salona geçiyoruz. Oradaki insan yavruları üzerime atlıyorlar; “Çok tatlı, bu kim anne? Adı ne? Bizim olsun mu?” İçlerinden birini hemen tanıyorum. Bana aylar önce bulamaç veren Sinem bu. Neslihan onlara cevap veriyor; “Bu, Gölge çocuklar ve zaten hep bizimdi. O benim çocukluğum. Büyümüş, biraz yaşlanmış ama onda hiçbir zaman eskimeyen ve eskimeyecek bir dostluk var. Bakın çocuklar, bazı şeylerin görüntüsü değişebilir. Benim gibi, Gölge gibi, mahallemiz gibi, çiçekler, ağaçlar gibi… Ama üzerinde anılar olan her şey hep tanıdık kalır.”

Burası yeni evim mi, eski evim mi? Ben bu evde yeni miyim, eski mi? Bilemiyorum. Burada oldukça mutluyum. Keşke Sarı da şimdi burada olsaydı.

Bana bir parça pişmiş tavuk budu veriyorlar. İştahla yiyorum. Neslihan’a minnetle bakıyorum. O benim çocukluğum.


Agit Destan

157 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page