top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ali Hulki Cihan- Altı Bin İki Yüz Seksen Dört

Duştan çıktıktan sonra saçlarımı kurutmak için odama gittim. Oldum olası banyodaki o boğucu sıcaklık, üzerime bornozu geçirdiğim anda ortamı terk etmeme yol açardı. Aynadaki buhar içerideki nem ruhumu daraltırdı. Beni sıkan her şeyden kaçardım. Ama başka şeylerden kaçmak sıcaktan, nemden kaçtığım gibi çözüm olmuyordu.

Odama giderken Şükran her zamanki umursamaz havasıyla koridordan salona geçti.

“Köksal gene boş durmamış gece,” dedim ona. Manyak herif onlarca kez aramış, mesaj göndermişti. Yatarken telefonun titreşimini de devre dışı bırakmıştım. Uyandığımda ekranda “62 Cevapsız Arama”, “84 Mesaj” yazıyordu. Bornoz üzerimde, gelen mesajların yarısından fazlasını okudum. Taciz etmekten vazgeçmiyordu bir türlü. Ciddi ve çözüme yönelik bir önlem alınmasını istiyordum. Bir yol kenarında ya da varil içinde yakılmış cesedim bulunduğunda yetkililerin “Bıçak kemiğe dayandı”, “Kadına uzanan eller kırılsın” söylemleri son derece olağan görülecekti. İşte garip olan buydu. Sonumun böyle olmasından endişe ediyordum.

Saçlarımı dakikalarca kuruttum. Uzun ve kalın telli olduklarından biraz mesai gerektiriyorlardı. Kahve koymak için mutfağa giderken Şükran’ı her zamanki yerinde pencerenin yanındaki koltukta yayılmış gördüm. Bu aralar iyice içine kapanmıştı. “Acıktın mı?” diye sordum. Değişiktir biraz, acıktıysa söylerdi, acıkmadıysa cevap vermezdi. Cevap vermedi. Kahvemi içtim, işe gitmek üzere yola çıktım.

Akşam eve dönerken tramvaydan indiğim sırada takip edildiğimden şüphelendim. Uzun siyah paltolu, bıyıklı biri sanki peşimden geliyordu. Arada kalabalığa karışıyor ve gözden kayboluyor, sonra tekrar varlığını hissettiriyordu. Tedirgindim. Taksiye binmeye bile korkar hale gelmiştim. Belli olmaz, bir taksinin şoför koltuğunda olabilirdi. Abarttığımı sanmayın. Ama bu korkuyla yüzleşmek için bile, önce gideceğim yere götürmeye paşa gönlü razı bir taksiciye denk gelmem gerekiyordu. İstisnalar da vardı elbette ama ben bu konularda genel olarak şanssız biriydim. Tabii ki bu korkuyla yüzleşemedim. Tramvaydan inince eve kadar tabanvayla geldim.

Şükran salonda her zamanki gibi pinekliyordu. Kurt gibi acıkmıştım. Salon havalansın diye balkon kapısını açtım ve yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa gittim. Birkaç dakika sonra döndüğümde rüzgârın şiddetinden balkon kapısının oradaki tül uçuşuyordu. İçerisi ürperecek kadar serinlemişti. Ona akşam eve dönerken paranoyak hale geldiğimi, devamlı dönüp arkamı kolladığımı falan anlattım. Şükran gördüğü ilk andan beri ısınmamıştı Köksal’a.  “Kendin kaşındın, ben ne zamandır bu adamın işe yaramaz bir pislik olduğunu düşünüyordum, sen de bunu biliyorsun,” der gibi bir bakış attı. 

Aradan geçen üç gün boyunca Köksal’ın sesi çıkmamıştı ama dördüncü gün gene huzurumu kaçırmaya başladı. Ona dönmezsem açıkça beni öldüreceğini, bununla da kalmayacağını, Şükran’ı ve apartmandaki herkesi geberteceğini, yine de içinin soğumayacağını yazmıştı son mesajında. Benim sabrım da artık iyiden iyiye taşıyordu. Çok da uzakta olmayan polis karakoluna gittim. Diğerlerine göre kıdemli olan polis memuru, “Kocan değil, nişanlın değil şikâyet ettiğin kişi, ne halt etmeye usulünce yüzük takılmadan gezdin kızım elin adamıyla?” dediğinde üstüne saldırmamak için kendimi acilen dışarı attım. Terk ettim orayı.

Bir iki avukata danıştım. “Uzaklaştırma kararı alırız ama dikkatli ol, üçüncü sayfa haberleri uzaklaştırma kararı almış kadınlarla dolu,” demeye getirdiler. Ne yalan söyleyeyim bayağı korkuyordum. Şüphesiz, en az korkum kadardı sinirim ve öfkem de. Zorla güzellik olmazdı. Kimse istemediği bir şeyi yapmak için tehdide, baskıya, zorbalığa maruz kalmamalıydı. Şu karakoldaki ahlak bekçisi polisi düşünüyorum da, kafasındaki kalıpların dışına çıkamamış milyonlarca insandan biriydi. Misal; akşam iş çıkışı otobüste denk gelsek, bütün gün ayakta saatlerce çalışan ve yorgunluktan her tarafı ağrıyan ben, sırf yaşı benden büyük diye birisine yerimi vermeyi reddetsem, önce dik dik bakar sonra da “Bağğğyan yaşlılara yer verseniz,” der. Zaman ucuz kahramanlıkların para ettiği, elalem ne der sorusuna başkalarını tatmin edici bir cevap aramanın ağırlığı altında ezildiğimiz bir zamandı.

Köksal karabatak gibi bir görünüp bir kaybolmaya devam ediyordu. Doğrusu karşıma çıkmaya cesaret edemiyordu ama, “Ben buradayım,” diyordu tacizleriyle. İşi bir adım daha öteye taşımıştı. Artık eve isimsiz çiçekler geliyordu, posta kutusunda, “Bu dünyada başkasının olmayacaksın gülüm,” yazan isimsiz notlar buluyordum. Böyle şeyler olunca Şükran’la da pek zaman geçiremedik haliyle. En azından hafta sonları beraber oluruz diye düşünürken, üst üste gelen iş seyahatlerim (ekip arkadaşlarımla eğlenmekten geri durmadık, o ayrı) nedeniyle bu mümkün olmadı. Nihayet pazarı pazartesiye bağlayan gece İzmir’den İstanbul’a, eve dönmüştüm. Hemen uyudum. Pazartesi izinliydim. Şükran’la zaman geçirecektik.

Sabah Köksal bombayı patlattı. Tam on beş dakika önce gönderdiği mesajda yanıma geldiğini, beni çok özlediğini, barışmamızın dışında bir ihtimal olmadığını falan yazmıştı. Telefon ekranını gördüğüm anda çok panikledim. Hemen yataktan kalktım. Tuvalete gidip yüzüme soğuk su çarptım kendime gelmek için.  Şükran’ı aradı gözlerim. Her zamanki yerinde yoktu. Bunu garipsedim çünkü o erken kalkıp televizyonun karşısına kurulurdu. Nohut oda bakla sofa evimizde her yere baktım, yoktu. Nerede olabilir, diye düşündüm. Salonda rüzgârın şiddetinden ötürü kornişten kurtulmaya çalışırcasına uçuşan balkon kapısının oradaki tül adeta bir felaket habercisi oluvermişti. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Boğazımı kupkuru hissediyordum. Tülü savurdum elimin tersiyle. Korkarak balkona çıktım.

O anda kapının zili çaldı. Aşağıdan basılmıştı zile. Sinirden ve korkudan Şükran aklımdan çıkıverdi. Allah’ım, Köksal gelmişti! Hani derler ya, “Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti,” diye, o hesap. Annem, babam, motosiklet kazasında ölen kuzenim, pamuk anneannem, şirketteki gıcık müdürüm, ilk aşkım, kredi borcum, Köksal’ın attığı tokatlar, yumruklar, kıskançlık krizleri, geciktirdiğim kiram, Şükran… Hepsi gözümün önünden saniyeler içinde geçti. Artık canıma tak etmişti. “Ne olacaksa olsun,” dedim. Mutfaktan ekmek bıçağını aldım, ellerim titremesine rağmen soğukkanlı olmaya çalışarak kapının otomatiğine bastım. Daire kapısını da hafif araladım. Elimde ekmek bıçağı, bekliyordum.

Benim daire ikinci katta olduğundan apartman kapısının gıcırtılı açılma ve kapanma sesi net duyuldu. Binada asansör yoktu. Ayak sesleri… Kösele ayakkabının çıkardığı o ses…  Nefesimi tutmuştum. “En kötü ihtimalle feryat figan bağırırım imdat diye”, dedim içimden. Ya silahı varsa? Kapıyı kapatsa mıydım? Düşünmek bile istemiyordum. Merdiven basamaklarındaki ayak sesleri her saniye daha da yakından geliyordu. Sonunda uzun siyah paltolu biri göründü. Bıyığı vardı. Kucağındakinin sarı uzun ve parlak tüylerine kilitlendi gözlerim.

Henüz ben ağzımı açamadan, “Abla dükkânın önünde otururken bu yaramaz balkondan dört ayak üstüne düştü, bereket zemin toprak. Bir şeyi yok gibi. Bir anda yola fırladı, arabaların altında kalmadı şükür. Çok da korktu. Kaçıyordu panikle, aldım ezilmesin diye. Sordum soruşturdum, seninmiş. Sen gene de bir baytara gösteriver neme lazım. Bu arada ben karşıdaki marketi geçen hafta devraldım, adım Ayhan.”                 

Elimde ekmek bıçağıyla kalakaldım. “Çok teşekkür ederim Allah razı olsun, ben de evde bulamayınca korktum. Ekmek dilimliyordum kahvaltı için… Böyle elimde kaldı bu da, kusura bakmayın.”

“Yok ablam ne kusuru, hayırlı günler.”

Şükran’ı kucağıma aldım, hemen sindi kollarımda. Düştüğü yerin çoktan asfaltlanması gerekiyordu da aylardır toprak yola asfalt dökmediği için sövdüğüm belediyeye bu sefer teşekkür etmek istedim. Her şerde vardı bir hayır.

Bu arada rüzgârın durduğunu fark ettim, tül az önceki sıkıntılı deviniminin aksine, hareketsizdi.

O esnada salondaki televizyonda sabah haberlerini sunan spiker son dakika gelişmesi olarak aktardı:

İstanbul Kadıköy’de trafikte yol verme kavgasında katliam! K. K. isimli şahıs, önünde seyreden arabanın sürücüsünü öldürdü, araçtaki diğer iki kişiyi de yaraladı. K. K’nın çeşitli suçlardan sabıkasının olduğu, ayrıca olayda kullandığı silahın ruhsatsız olduğu tespit edildi. Failin savcılıktaki ifadesinde; ayrıldığı sevgilisinin yanına barışmaya gittiğini, o nedenle acele ettiğini, kendisine yol vermeyen sürücüyle aralarında tartışma çıktığını söylediği aktarıldı. Şahsın savcılıkta ifadesi alınıyor, tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi bekleniyor. Sıradaki habere geçiyoruz…”

Ali Hulki Cihan

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page