• İshakEdebiyat

Öykü- Arzu Anlar Saraç- İskambil Kâğıdı

Bendeniz iskambil kâğıtlarının şeytanı, nam-ı diğer maça ası. İnsancıkların görünce gözünü belerttiği, yüzünü astığı, topukları kabalarına vura vura kaçtığı dört astan en talihsizi. Şanssızlığı, ölümü ya da mutsuz sonları getiren bahtsızlığın sembolüyüm. İnsanlara gelecekten haber vermenin gururunu taşırım ama neden maça ası olduğumu sorgulamadan edemedim yıllarca. Pekâlâ bir karo ya da kupa ası olabilirdim. Hatta sinek ası olmayı bile yeğlerdim. Oysa ben zavallı bir maça asıyım. İskambil kâğıtlarının en değersizi…

Üzerimden o kadar çok el geçti ki anlatmaya kalksam asırları aralamam gerekir. Neredeyse bin senedir dünya üzerindeyim. Değişen ne var derseniz hem çok hem de hiç derim. Avrupa görmüş kayın ağaçlarından yapılma bir kâğıt cinsinden üretildim. Buna rağmen yılların verdiği ızdırapla sağımın solumun pörsümüş, uçlarımın kırılıp yırtılmış olmasına bakmayın. Avrupa’da, Fransa adlı bir ülkenin zengin bir soylusu için el yapımı olarak üretildim. Zavallı babamız haftalarca uğraştı beni ve kardeşlerimi yaratabilmek için. Neredeyse sürmeli gözlerini kaybediyordu. Tek tek işledi üzerimize isimlerimizi. Çeşitli tılsımlar ve büyülerle mühürledi kaderimizi. Bize bebekleri gibi baktı. İsfahan, Ariman, Bedes ve Selena isimlerini ilk o okudu kulağımıza. Onlar ki dört elementin ruhlarıydı. Ruhlarımızı atalarından çağırdığı ışıkla kutsadı. Geceleri içtiği, çingenelerin kutsal şarabıyla yıkadı fırçalarını. Ama Fransız soylusuna güven olur mu? Söz verdiğinin aksine üç bakır paraya zorla satın aldı bizi.

Ne menem bir lanet okuduysa babamız, iki güne kalmadı, çıkan ihtilalde o soylu başını aldı devrimciler. Daha, eritme gümüşten yapılma, içi Bavyera şarapları gibi kan kırmızı kadife kaplı kutumuzdan bizi çıkaramadan öldü gitti adamcağız. İki yıl sonra bizi yağmalayan genç devrimcinin bavulunda uzun bir seyahate çıktık. Öfkeli denizleri, sığ limanları, dar boğazları geçtik beraber. Osmanlı denen zengin bir imparatorluğun başkentine kadar zarifçe taşıdı bizi. Gel gör ki kutumuzdan çıkarmaya tenezzül dahi etmedi. Birkaç ay bol gürültülü, daracık bir Rum otelinde kaldık. Zavallı genç devrimci, parası tükenene kadar tadını çıkardı bu esrarlı şehrin. Parası bittiğinde de ilk işi bizi otel sahibesi Eleni’ye satmak oldu.

Bitli bir otelin ucuz odası karşılığında satılmak az gücümüze gitmedi doğrusu. Bize babamızdan başka ilk dokunan Eleni oldu. Eleni, tabiatın sırlarına hâkim, büyünün gücüne vakıf bir kadındı. Eli yüzü buruşmuş, kocaman kara gözlerinin ardında fezayı saklayan biriydi. Bizi görür görmez kıymetimizi anladı Eleni. Çingene babamızın ruhuna şaraplar bağışladı. İsa’ya mumlar yaktı. Sayemizde koca bir yıl o otelde ücretsiz kaldı genç devrimci. Sonra duyduk ki bunu sokakta bıçaklamış bir Osmanlı askeri. İçip içip gündüz vakti kadına kıza sarkınca dayanamamış basmış bıçağı genç asker. Sessiz sedasız gömdüler bunu otelin arkasındaki Hristiyan mezarlığına. Tam yüz yaşına kadar yaşadı Eleni. Bize yalnızca kendi ihtiyacı olduğunda soru sordu. Biz de gaybı aşikâr ettik ona. Başka kimselere söz etmedi varlığımızdan. Sayemizde de epey zengin oldu doğrusu. İki kere kazadan, bir kere isyandan, birçok kez de otelde çıkan kavgalardan kurtulup bir asır nefes alabildi.

O son hafta bize danışmayı unutmasaydı daha da yaşayacaktı elbet ama kaderinde kendi yaptığı uzodan zehirlenip ölmek vardı zaten. İstanbul ve İzmir’den birçok akrabası cenaze için geldiğinde Eleni, mor taftadan biçilme kıyafetlerinin içinde, gülümseyerek uzanıyordu kara kadife tabutta. Yaşamak için bunca gayret edip, ölümde huzur bulması da pek garipti doğrusu. Akrabalarının hepsi de kendilerine kalan malların iştahıyla bol bol gözyaşı döktü cenazede. Ne iki yüzlü şu âdemoğlu! Eleni’nin tüm mallarını fakir fukaraya bağışladığını duyan akrabalar, hayal kırıklığının verdiği acıyla daha da çok ağladı. Sonra tek tek terk ettiler onu.

Geride bir genç kız kaldı. Belli ki Eleni’yi gerçekten seviyordu. İri, yeşil gözleri titriyor, çektiği ızdıraptan al yanakları kasılıyordu. Kıvırcık, kumral saçlarının yarısını tepesine toplamış, yanlarından sarkan birkaç tutamla saklamaya çalışıyordu gözyaşlarını. Buğday rengi, çiçek dokulu bir teni vardı. Eleni’nin ömürlük dostu Yirma, kızın yanına gelip, altın rengi bir kesede bizi bıraktı ellerine. Meğer Eleni bizi ona vasiyet etmiş. Değerimizi bilecek tek insan oymuş. Öyle de oldu doğrusu. Hayatımızın en mesut ve şaşaalı dönemini güzelliği dillere destan Katina ile geçirdik. Bizi aldığı gibi çantasına atıp yola koyuldu. Kısa bir deniz yolculuğundan sonra kendimizi havası çiçek kokan bir memlekette bulduk.

Her şey daha bir sakindi burada. Deniz daha yumuşak, hava yeni sağılmış bir kova süt kadar ılık, insanlar kibar ve kaygısızdı. Aşk bile bir başkaydı tüm yolların denize çıktığı bu şehirde. Katina sayesinde yüzlerce insanla tanıştık. Kimine acı kimine tatlı kehanetlerde bulunduk. Katina bizi başının üzerindeki kiraz ağacından oyulma altın varaklı sandıkta saklardı hep. Sandığın anahtarını ise beyaz ve dolgun memelerinin, arasına sarkıttığı kolyesinde taşırdı. Anahtarı sandığa her yerleştirdiğinde, teninin mandalina ve yasemin kokusu dolardı içeri. Saçları zeytin çiçeği kokardı. Dalgaları kışın körfezin dalgalarıyla yarışırdı.

Sevdik biz Katina’yı ve ona sırrımızı açtık. El verdik, marifet sunduk ve Katina yüzyıllarca adını unutturmayacak falcısı oldu İzmir’in. Kendisi için bir kez olsun açmadı bizi oysa. Bir kere sorsaydı, ah sadece bir kere! Ona kaç bu şehirden derdik. Ateş var önünde, yangınlar çıkacak narin ayaklarının gezdiği sokaklarda. Katina kendini düşünmezdi ki. Varsa yoksa hep aşıkların falına baktı. Acı da olsa hep aşktan bahsetti. Değil mi ki Afrodit’in soyundan geliyordu. Sonunda o da tutuldu bir ademoğluna. Böylece talihini mühürledi Katina. Ölümüne sevdi o delikanlıyı. Canından çok hem de. Belliydi ki Nedim de vatanından çok olmasa da Katina’yı sevdi. Ama imkânsızdı onlarınki. Biri Türk idi biri Rum… Biri ateş idi diğeri su… O vakitler yan yana gelmesi mümkün değildi bu iki ismin. Nedim başka bir denizi güzel şehre gitti. Gelibolu’nun azgın ateşinde can verdi. Katina bundan bihaber ellerinde çiçeklerle karşıladı savaştan dönen askerleri. Her birinin yüzünde Nedim’i aradı. Çiçekler solana, aklı yitene dek bekledi.

Ademoğlunun, savaşı neden bu denli sevdiğini bir türlü anlayamadık biz. Kim içindi bu savaş? Tüm canlar yitip giderken, ardında zehirli acılar bırakırken, kimi mutlu etmek içindi? Ölüm varsa ucunda hangi savaş haklı olabilirdi?

Katina kaderine küstü. Yüzlerce insana kaderini okuyan kadın, kendi kaderinin ümmisi oldu. Gelibolu’da yanan ateş, İzmir’e kadar erişti. O yangından kaçan Rumlar, kalplerini Ege’nin en güzel şehrinde bırakıp, başka sahillere taşıdılar ruhu yanmış bedenlerini. Bir daha hiçbir deniz söndüremedi içlerindeki cehennemi. Katina yangınlara karıştı. Evi kundaklandığında kaçmaya çalışmadı. Nedim’le bir kez yattıkları, üstü nar kırmızısı tüllerle çevrili yatağında deniz dalgalı saçlarından alevler aktı. Hayalinde o gecenin hazzı, teninde aşktan yanan bir acıyla küle döndü. O sıcağı gümüş kutunun içinde biz bile duyduk. Eğer bir canımız olsaydı nasıl yanacağını bildik.

İçimizde Katina’nın acısı, aklımızda insana ait cevapsız sorularla kalakaldık. Ta ki bıyıkları yeni terlemeye başlamış genç bir Türk subayı bizi bulana dek. Bu kez yolculuğumuz uzun ve yorucuydu. Subay, sırtındaki keçe çuvalla dağ tepe aşıp, aylarca süren zahmetli bir yolculuk yaptı. O subay bu yola nasıl dayandı, yürümekten kanayan ve tırnakları dökülen ayakları nasıl bizi taşıdı aklım ermedi. Vuslat insanı ne denli güçlü kılar o vakit anladım. Kavuşmanın hayaliyle, var gücüne yürüdü genç subay. Eve vardığında canını vereceğini bilse döner miydi memleketine bilemedik. Anası onu soyup ahırdaki gübrelerin altına gömdü. Su toplayan ciğerleri iyileşsin diye üzerine ateşte ısıttıkları kiremitleri dizdi. Ayaklarını ilaçlarla, merhemlerle tedavi etmeye çalıştı ama olmadı.

Artık hayaline kavuşmuştu, daha fazlasını ne yapsındı? Keçe çuvalı açmadılar bile. Subayı defnettikten sonra tam elli yıl o ahırda tavan arasında, günışığına, insan eline hasret yaşadık. Ama biliyorduk ki kaderimiz burada sonlanmayacaktı. Elli yıl sonra kendimizi kocaman bir binada bulduk. İçeride kıllı tüylü erkekler, sigara dumanından göz gözü görmeyen bir salon, anason kokusuna bulanmış masa örtülerinin üzerinde, harıl harıl siyaset tartışılan bir ortam. Her şey ne kadar değişmişti. Değişmeyen tek şey acıydı.

Uzun süre bizimle oyun oynayarak ülkeyi kurtarmak üzerine tartıştı erkekler. Sonra ölümlerden, idamlardan, baskı ve ihtilalden bahsetmeye başladılar yine. Neredeyse iki yüz sene evvel bir ihtilalden kaçıp, şimdi başka bir ihtilalin eline düşmüştük. Değişmiyordu insan ve değişmeyecekti. Yine ilk önce kısacık ömrünün başındakiler öldü, yine ağaçlarda boyunlar sallandı narin denizler gibi ve yine birileri yaşasın diye birileri kurban edildi. İskambil kâğıtlarından yapılma bir düzen bir üfürükte darmaduman oldu. Biz hâlâ o salonda kıllı parmaklarıyla bizi buruşturan adamların elindeki oyuncaklarız.

Bir bilseler ne marifetlerimiz var. Bilmezler. Bu devrin insanları pek de kafasını kullanabilecek türden değiller. Konuşmaları kesif, bakışları donuk, nefesleri zehirli zira… Şimdi Bedes’in söylediği gibi ben kendime acıyorum. İnsana acımam. Ölümlü bedenlerinde ölümsüzmüş gibi değersizce kendilerini bereleyenler onlar. Katina ile o ateşte yanıp kül olmuş olmayı dilerdim. Bir maça ası olmaktansa, kısacık ömürlü bir meyve sineği olmak isterdim. Katina’nın göğsüne konar, en mutlu olduğu geceye şahitlik eder ve ertesi gün huzur içinde yok olurdum. Yok olmanın hafifliğini, şahit olmanın ağırlığına yeğlerdim.


Arzu Anlar Saraç

136 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör