• İshakEdebiyat

Öykü- Aysu Arslantürk- Guruba Karşı Urla

Deniz kıyısında yürüyoruz. Kafamda yarım yamalak bir şiir dönüyor. Yarım yamalak olduğu için dönemiyor bile. Kağıdım da yok. Markete girip en kötüsünden bir dergi alıyorum. İyilerini almıyorum, Ankara’dan alırım, burada bitmesin, küçük yer. Çıkıyoruz. Kestane kebap yazıyor, yüz gram olsun diyorum. Kestaneciye iletiliyor. Kafamın dolu olduğu belli, tatil yörelerini pek tutmadığım zaten aşikâr. Kestaneci kese kağıdını uzatırken “Bunlar çok iyi değil” diyor, “Yirmi gün sonra iyileri gelecek.” Ben yarın döneceğim ve bu seneki tatile gitme görevim de bitmiş olacak. İyot yine ciğerlerime yapışıyor. Sahil kentlerinde, hareme getirilip İstanbul’un neminden ciğerleri kötüleyen gencecik kızlara dönüyorum. Kestaneler gayet güzel bu adam neden bahsediyor? Bir tane daha yiyorum. Daha iyisi olamaz gibi geliyor. Ezan okunuyor, öğlenci amcaların belki yarım litreye henüz ulaştıkları mekanlar birer birer müziklerini kapatıyorlar. Bak yine kediler köpeklerle sırt sırta uyukluyor. Bu kaçıncı kedili köpekli grup, ilk defa böylesine şahit oluyorum. Grup kelimesinin Türkçesini düşünüyorum, zihnimde herhângi bir kelime belirmiyor, onun yerine kafamın içinde Rindlerin Akşamı çalıyor.

Zihnimdeki segâhı korkunç bir şarkı bölüyor. Söz niye var, niye bestelenir yazılar diye bir kez dahi sormayan adamlar, bu tuhaf sesleri pompalayanlar. Yanımdan bir çocuk geçiyor, bu şarkıları işitiyor, üzülüyorum. Bir adım ötede şarkı değişiyor. Publar İngilizce çalıyor. İlkokul dörtte yetenek yarışmalarında söyleyip, ezberlediğimize pişman olduğumuz yıkık dökük şarkılar. Ona yine güncel zırvalar karışıyor. İlham verme, ruhu yüceltme, keyiflenme ne arar? Tüm şarkılar saplan diyor. Mutsuzluğunu dağıtma, mutlaka yük et sırtına. Birine saplan, takıl, üzül, hopla, zıpla ama kendini mahvederek mutlaka diye ekliyor. Deniz sesinden bu kadar mı sıkıldınız, kapatın da biraz dinleyelim diye söylenesim geliyor. Müziksiz bir balıkçı buluyoruz, derhâl sakinliyorum. Aklıma rakı içilmeyince az tutacağını sandığım meyhane hesapları geliyor. Eskiden içki içerdim, ayıkken balığın fiyatı beni üzüyor. Balığım seçildi, kedi ve köpekler yerlerini aldılar. Sonunda dalga sesleri etrafımı sarıyor. Sessizlik ile oturuyoruz. İleride biri bana mutlu evliliğin sırrını soruyor. Boş konuşmayan bir eşin olsun diyorum, öbür türlüsünde bence, insan çok yoruluyor. Sessizlik ile şiir geri gelecek gibi oluyor ama vakti var, şimdi kalamar soğuyor, Ankara’da böylesini bulamam. “Kitabı beğenmedim” diyorum. “Hangisini?” diye soruyor. Annemin terzisinin kızı kitap okumayı çok seviyor, öyle böyle bir sevgi değil. Yarıyıl tatilinde on iki kitap bitirmiş, arkadaşlarına ayıp olmasın diye öğretmeni sorduğunda iki kitap okudum demiş. Annem kitaplığımı geziyor, “Çocuğa uygun bir şey yok mu?” diye soruyor. Hallederim, diyorum. Halledemiyorum. Çocuğun zihni çok kıymetli, benim evim şunu da mutlaka okumuş olayımlarla dolu. Buraya gelmeden okuyup çocuğa yollamak için temel eserlerden bir tane seçtim. Küçükken okuduğumda beğenmemiştim. Okuyunca bakıyorum ki zaman fark yaratmamış. Oysa zaman fark yaratır. Bu neresinden tutsam elimde kalıyor. “Çocuğa vermeyeceğim, başka kitap bulurum” diyorum. Onaylıyor. Çocuklar ve temel eserler; ikisini bir araya getirmekte zorlanıyorum. Bu seferki de tam hatırladığım gibi, sanki tüm insanlar onun gibi sefil ve mutsuz olacakmış, olmalıymış, başka yolu yokmuş gibi yazıyor. Şu denize bakıp da nasıl vazgeçersin arkadaş, diyorum. Karnım doyuyor, keyfim yerine geliyor. Kalkıyoruz.

Yürüdükçe mekanlar azalıyor. Sahilin yanındaki çimlere küçük gruplar -bak yine bulamadım- hâlinde oturan insanlar çoğalıyor. İki yaşlı kadın, tekerlekli sandalyelerini denize doğru çevirmiş örgü örüyorlar. Koca bir köpek ikisinin ortasına yatmış uyuyor. Keyifler yerinde. Karaya çekilmiş eski gemileri inceliyorum. Bir kayık tam ortasından yarılmış, artık dev bir saksı görevi görüyor. Kayığın içinden fırlayan ve yüzlerce parmağı andıran ince ve etli bitkileri inceliyorum. Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince… Kulaklarım gözlerimin önüne geçiyor, dikkatimi gitar sesi kapıyor, yine segâhım bölündü. Babam yaşlarında bir adamın sesi gitara eşlik ediyor. Daha genç birini bekliyormuşum, şaşırıyorum. Şarkıyı daha önce duymadım. Adam, acının birleştirdiği iki aşıktan bahsediyor, neşeli değil ama fazlasıyla kedersiz bir şarkı, bak bu güzelmiş. Yanından geçerken adama gülümsemek istiyorum. Yakalandım. Göz göze geldiğimizde es verip bana el sallıyor, sonra çalıp söylemeye devam ediyor. Biz adım adım devam ediyoruz. Geride kalan alkışları duyuyorum. Bi’ daha bi’ daha sesleri yükseliyor. Şarkı kafamda çalmaya devam ediyor. Zihnim ilk kez bu adamdan duyduğu sözleri, onun sesinden kaydetme derdinde. Genelde arkalarda bir yerde işleyen bu çabayı ilk kez bir şekilde fark ediyor ve işlemi durduruyorum. Bu şarkıyı ezberlemeyeceğim, sözlerini hatırlayıp da aramayacağım, şarkıyı bulup da başka birinden dinlemeyeceğim. Bu şarkının icrası bu gülümser adama ait, sözlerini meçhul bırakıyorum.

Küçük dükkanların olduğu sokağa doğru kıvrılırken bir çiçekçiye çıkıyoruz. Küstüm çiçeklerini görünce çok seviniyorum. Çocukken saatlerce vakit geçirdiğim çiçekler bunlar, insan ile fiziksel bir etkileşim hâlinde olmalarından ötürü ‘evcil bitki’ sınıfına koyduğum. Yapraklarını dokunarak kapatmak için açılmalarını bir süre beklemek gerekiyor, bir çocuğa sabrı öğretmenin en naif yolu. Hemen iki tane alıyorum sonra bırakıp içeri giriyorum. Çiçekçiye ertesi sabah gelip, iki tane alıp yola çıkacağımı söylüyorum, onaylıyor. “Bitmez değil mi, ayırırsınız?” diye tembihliyorum. “Ayırırım tabii” diyor. Yine tembihlenmeye ihtiyacı olmayan bir insanı tembihledim. Dükkandan çıkmadan fiyatlarını soruyorum. Bir lira diyor, oysa çok daha fazlasını vermeye hazırım. Otele varmadan bir çömlekçi görüyoruz. “Girelim mi?” diyorum. “Tabii girelim,” diyor. Toprağın geldiği hâlin büyüsüne kapılmamalıyım, işime yarayacak bir şey bulmalıyım diye düşünürken karşıma bir yazı çıkıyor: ‘Güveç Bulunur’. Bu muhteşem bir haber. Aile yemeklerinde mevsiminde patlıcan, domates, biber ile kaburga, sarımsak ve kuyruk yağının bir araya getirildiği güvecin son seferinde dibinin tuttuğunu anımsıyorum. Güveçler hakkında bilgi almak üzere içeri girdiğimde çömleklerin sahibini iş tutar hâlde buluyorum. Güveçler kaç kişilik diye soruyorum. Fakat adam konuşamıyor. Minik yutkunmalar ve daha önce şahit olmadığım tuhaf gırtlak sesleri çıkarıyor. Yukarı kalkan kaşlarımı hemen indiriyorum. Mikromimiklerim şaşkınlığımı ele verdi. Suratımı toparlıyorum. Yine çok geç. Adam konuşmaya devam ediyor. Ellerini kullanıyor, daha dikkatli dinliyorum. Sanıyorum kaç kişisiniz, diye soruyor. Dört beş kişi oluyoruz, diyorum. Konuşmaya devam ediyor, eşime dönüyorum, ona bırakıyorum, o da anlamıyor ama adam anlatmaya devam ediyor. Anladım diyorum. İtiraz ediyor. Anlamadığımı anlamış. Fakat bu güveci alacaksam dediklerini anlamam önemli çünkü güvecini bir ömür boyu kullanmanın sırlarını veriyor. Bana doğru eğilip ağzını işaret ediyor, odaklanmamı istiyor. Odaklanıyorum. Dudaklarının hareketi ile çıkarabildiği sesleri birleştirsem yeterli olacak fakat gözlerim gırtlağındaki bandaja oradan arka raftaki çömleklere kaçıveriyor. Kolumu tutuyor, kibarca, bıyıklarının altına gizlenmiş dudaklarını gösteriyor. Bu sefer hakikaten odaklanıyorum. İlk yıkama, kullandıktan sonraki yıkama, içinde sabun eritme, kullanacağım kaşık, hepsini anlıyorum. Biraz birbirimizi tanıyoruz. Bizimle tanışmaktan memnun oldu, ben daha memnunum, ne kadar da temiz yüzlü. Uzun süreler boyunca konuşmak isteyeceğim bir adam bu ve konuşamıyor. Hayat öyle güzel ki fark etmiyor. “Yarın döneceğiz,” diye cevaplıyorum. “Bir saat geç gidin ama gidin,” diyor. “Güzelce dinlenin, molalar verin, yemek yiyin.” Öğüdünü alıp kabul ediyorum, neşesi artıyor. Hemen yandaki Klazomenai Antik Kenti’ni soruyorum. “Zeytin İşliği,” diyor. Oraya da uğrayacağız. Uzun uzun konuşuyoruz. O konuştukça ben ferahlıyorum, hiçbir şeyi varsaymıyor, yalnızca bildiğini anlatıyor, pek güzel. Kendime bir de kandil beğeniyorum. Toprak, hayret, ne hâllere giriyor. Çıkmadan, bana ufak bir hediye veriyor, deniz kabuğu şeklinde bir kalemlik, sarmal olan kabuklardan. Aldım, kabul ettim. Çıkıyoruz. Ertesi gün, yola çıkmadan tekrar gelip bir arkadaşın doğum günü için bir kandil daha alacağım, onu yaklaşan fırtınaya hazırlık yaparken, dükkanın çatısında bulacağım. Tekrar vedalaşağız.

Sarılıp paketlenmiş küstüm çiçeklerimi teslim alırken hemen yanda pazar tezgâhlarının kurulduğunu görüyorum. Dört kilo taze zeytin alıyorum, iyice tembihleniyorum, hem tuz hem de limon tuzunu bol koyup, suyu değiştirmeyi atlamayacağım. Pazarcı zeytinlerini bana emanet ederken yanına iki de kavun ekliyor, kavun öyle bir kavun ki Ankara’ya dönene kadar tüm bagajı mis gibi kokutacak. Nereden geldiğimizi soruyor, Ankara diyorum. "Hiç sevmem orayı," diyor. Alışkınım, “Neden? Deniz yok diye değil mi?” diyorum. “Yok,” diyor, “denizi napayım, bir kız sevmiştim eskiden, oralıydı.” Peh yine bir kırık yürek, bir kız yüzünden koca şehre küsmüş, adını dahi ağzına almıyor. Sonraları muhteşem zeytinlerini yerken bu adamı anacağım.

Yola çıkıyoruz. Bu sefer tüm kahverengi tabelalara sapacağız. Her defasında geçip gittiğimiz yerleri bu defa göreceğiz. Ani bir sağanağa yakalanıp arabanın kaloriferiyle kuruyacağız. Daha uzun zamandır yediğimiz en iyi köfteyi tadıp, harika bir köyde mola vereceğiz. Yine tanışıp yine vedalaşacağız. Şiir, yazılmaya devam ediyor.


Aysu Arslantürk

128 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör