top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Burak Çakır- Buna Bayıldım

Nasılsın? İyice misin?

Biliyorum, kırk yılın başı iki satır bir şey yazıyorsun onu da on yıl evvelki ajandaya mı karalıyorsun diyeceksin. Huysuz herif. Merak etme, Refik’i aradım sana yazmadan önce, gelirken eli yüzü düzgün bir defter bulursa getirecek. İdare et bu seferlik olmaz mı? Özledik seni.

25 Mayıs 2006

*

Refik’in alacağı yoktu, çarşıya inip ben aldım defteri. O yüzden gecikmeli yazıyorum, celallenme yani hemen. Çarşıya inince başta bulamadım bizim marketi, sormam gerekti. Yollar, binalar o kadar değişmiş ki. Çocukken beraber gittiğimiz pastane kapanmış mesela. Tahsis iyice yaşlanınca alıp Güney’e götürmüşler, çocuklarının o taraklarda bezi yoktu zaten, biliyorsun. Sade pastane de değil, caminin altındaki dükkânların çoğu kapanmış. Tadilatta diyorlar, “Yaza anca biter,” dedi Günnur Abla. Sonra cami tadilatı başlayacakmış. O da nereden baksan birkaç ay sürer. Millet söylenip duruyor camisiz kalacağız diye, giderlermiş gibi. Meydandaki heykeli hatırlar mısın? Yönünü yola çevirmişler onun da. Bağı bahçeyi izlemekten sıkıldı herhâlde adamcağız, biraz da gelen geçeni seyretsin demişler. İyi de olmuş, yanındaki çınar boy atmıştı epey, görünmüyordu artık.

Günnur Abla da yaşlanmış, çökmüş iyiden. Hey gidi Günnur Ablam, ne güzel kadındı. Pencere başında bekleyen delikanlılardan, arkası kesilmeyen mektuplardan usanınca gidip bir bekçi köpeği almıştı Cemal Amca. Neydi adı? Mıymıntının tekiydi o da şansına. Gelene ağam, gidene paşam. O da ölmüştür şimdi. Sormadım ama öyledir. Cemal Amca da çok yaşamadı zaten, epey azaldık senden sonra.

29 Mayıs 2006

*

Kalemi elime alıp alıp bırakıyorum kaçtır. Ne desem bilemiyorum, nereden başlasam? Af mı dilesem, mazeret mi sayıp döksem önüne… Biliyorum, sözümde durmadım ama inan kaytardığımdan falan değil, elim varmadı sadece. Bu seni özlemedim mi demek? Haşa! Her gün andım adını, her gün de anarım. Allah biliyor ya Ramadan doğduğunda çok istedim senin adını koyayım. Korktum. Bahtı benzer dediler. Başta yüz vermedim, aldırmam öyle kocakarı laflarına bilirsin ama sonra bir kurt kemir kemir kemirdi beynimi. “Ya senin çektiklerini çekerse günahsız?”

Az mı çektik biz, sen söyle. Sonra Refik de babasını yitirince, “Belki,” dedim, “İşarettir bu?” Refik bir-iki üsteleyince de, “Babamın adını mı koysak?” diye. Öyle işte. Ama unutmadım seni, sözümü tam tutamadım belki ama yutmadım da. Yutmam sözümü bilirsin, yalamam tükürdüğümü. Tükürdüğüm derken, biliyorsun işte…

Özledim seni.

29 Mayıs

*

Bugün öğlene doğru Oya uğradı, Günnur Ablanın kuzeni hani. Cemal Amcanın köpeğini sordum laf arasında, zehirlemişler hayvancağızı. “Şükrü yapmıştır,” diyor ama bildiğinden değil, kini başka onun Şükrü’ye. Adını da sordum zavallının, Arap’mış.

3 Haziran

*

Son birkaç gündür iyi değildim, sabah kalktım sağlık ocağına gittim. Yanılmamışım, yine dayı oluyorsun. Ne hissetmeliyim bilmiyorum ama bu kez kararım karar, koyacağım adını. Refikle de konuşacağım gelince. Oğlan olursa tabii. Kıza da yazık etmeyelim şimdi, değil mi? Sözüm söz yakışıklı, yutmadım sözümü.

9 Haziran

*

Refikle konuştuk gece. Ona konuşmak dersen tabii. Başta çocuk haberini alınca sevindi, sevinmedi değil de sonra… Bahsettiğim konu işte. Şu isim meselesi. Birden yükseldi, bir laflar, bir sözler... Duysan, “Bu bizim Refik mi?” dersin. En yakın dostu, ahbabı sen değilmişsin gibi. Aklında bir ton hurafe işte, anlattım ya “Bahtı çekmesin” muhabbeti. İkna edemedikçe köpürdü durdu, baktı olacak gibi değil vurdu kapıyı, çıktı gitti.

Anasına gitmiş belli, az evvel bacısı aradı. Nasıl da sevmem meymenetsizi, sen bilirsin. Aynı masalın katmerlisini dinledim bu kez, günahmış da çocuğa bilmem ne. Sinsilik sesinden akıyor münasebetsizin. Zaten bunun foyasını evlenmeden yakaladım ya bakma, ses etmedim düğün arifesi bir rezillik çıkmasın diye. Yoksa yapacağımı bilirdim. Yüzüme karşı güllük gülistan, arkamdan hançer. Yemezler Ziver Hanım, yemezler. Yedirmezler de. “Bu çocuk oğlan olursa andım olsun vereceğim abimin adını,” dedim, “İlkinin adını babanızın adı koyduk da ne oldu? Rahmetli Ramadan babam şah mıydı, padişah mıydı?” dedim. “Ad koyma sırası bizdedir, az örf adet öğrenin,” dedim. İyi de dedim. Yeter artık. Aman kötü olma Didem, lafını sakın Didem bir yere kadar. Benim de bir ailem var, benim de ailemin bir onuru, gururu var. Nereye kadar yani? Haksız mıyım?

10 Haziran

*

“Bahtı benzemesin.” bunu düşünüp duruyorum. Bütün bu olanlar bahtımız mıydı? Kader denen şey bu kadar kolay mı? Elimizden gelen her şeyi yaptık mı? Yapsaydık bir şey değişir miydi? Ne bileyim, Türkiye’ye gitseydik mesela veya Lefkoşa’da başka bir doktora falan görünseydik. Gerçekten hiçbir şey değişmez miydi? Hani Amerikalar bilmem nereler falan demiyorum bak, hadi Türkiye’de olmasın ama neden başka bir doktora gitmedin ki? Babam mı istemedi? Ya annem? O da mı üstelemedi? Babam gibi ahali de inanmıyordu hasta olduğuna, sen de mi inanmıyordun? Gerçi gittiğimiz doktor bile başta bir tereddüt etmişti de görünce ikna olmuştu. Yine de ne bir hayrı dokundu ne de bir teşhis koydu.

Teşhisin yoktu ama lakabın vardı. Başlarda, “Bayılan çocuk”, “Bayılgan” falan diyorlardı da sonra söylemesi zor geldiğinden herhâlde “Titrek” demeye başladılar. Gerçi köylük yerde hemen herkesin lakabı böyledir. İlk akla gelen, göze çarpan ne eksiğin varsa yapışır üstüne.

Bak bize, şu ortopedik ayakkabılardan aldırdı doktor, tüm hâli hareketini de düzeltti ya yine de “Topal” diye çağırıyorlar Refik’i. Belki yakınlığınız da bundandı. Lakabın titrekse topalla dost olursun, topalsan titrekle. Öyle mi?

Ama ben sendeki bu hastalığımsı şeyi çok tatlı bulurdum yine de. Neyden kaynaklandığını bilmiyordu kimse ama nasıl olduğunu biliyordu. Doktor heyecanlanınca nöbet benzeri bir şey geçirdiğini söylüyordu. Yine de o kadar basit değildi bence. Çünkü korktuğunda veya telaşlandığında bayılmazdın. Hiç sınava gireceksin veya eve geç kalacaksın diye hastalandığını hatırlamıyorum. İllaki güzel bir şey seni heyecanlandırmalıydı ki bayılasın. Evde mücver varsa mesela, dondurma arabasının sesi mahallede duyulduysa veya radyoda piyes oynanıyorsa, Büşra yakınlarındaysa… O yüzden bunların hepsi yasaktı sana. Evde mücver pişmez, dondurmacı zinhar mahalleye girmez, evde radyo açılmazdı. Tek istisna Büşra’ydı sanırım, o da kimsenin haberi olmadığından. Bir ben bilirdim, bir de Refik. Belki bir de Büşra…

11 Haziran 2006

*

Senin topal gece gelmedi eve. Benim bildiğim kavga edince kadın kısmı alır öteberisini, tutar çocuğunun kolundan anasının evine gider. Bize heriften sıra gelmiyor ki oğlumuzun kolundan tutup anamızın evine gidelim, gidelim de bekleyelim kocamız af dilesin, gönlümüzü eğlesin. Nerde! Beyimiz ayağına gidip gönlünü etmemi bekliyor herhâlde. Hey Allah’ım. Özür dileyeceğim de lütfedip gelecek paşam. Oldu, görürsem söylerim…

Görürsem demişken, Oya uğradı bugün. Duyulmuş tabii Refik’in eve gelmediği, küçücük yer. Bu kız da az değil ya, bakma. Arayıp durdu ağzımı. Çocuğuma abimin ismini koymak ayıp mı? Anlattım meseleyi. Hak verdi sağ olsun, sonra laf lafı açtı hastalığından bahsettik biraz. Neden oluyordu, nasıl oluyordu derken Büşra’dan bahsettim buna. Şaşırdı önce, gülüştük ettik sonra. “O ne yapıyor şimdi?” dedim, aynıymış. İki sene evvel boşanmıştı, haber almıyordum o gün bugündür. Anası zaten yoktu da babasını da kaybetti senden sonra, “Ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyor?” dedim, nafaka alıyormuş, babasının da emeklisinden geliyormuş biraz. Yeter. Ev de babadan kalma zaten. “Onu da çağıralım bir gün,” dedim, kabul etti ya bakalım. Sağı solu belli olmaz bu kızın.

12 Haziran 2006

*

Oğlan dayıya çeker derlerdi de inanmazdım. Aynı sümtüklük, aynı tatlı düşkünlüğü. Bugün tutturdu illa tatlı isterim. Oğlum bal var, pekmez var. Yok. İlla şerbetli tatlı. “Ağzım kaşınıyor anne!” diye dolanıyor evde. Diyorum evdeki şeker yetmez, yapamam tatlı filan. Anlamıyor. E, git al Günnur teyzenden yapayım diyorum ona da yanaşmıyor. Sıcakmış, sen git diyor. Sıcak bir sana mı sıcak eşek sıpası? Refik de yok tabii ortalıkta. Allem etti kallem etti sıpa, yolladı beni markete.

Güneş de bir Karpaz’a doğmuş sanki. Nasıl sıcak, nasıl sıcak... Kavuruyor. Güç bela markete vardım. Ayıptır söylemesi kola mola bir şeyler ikram etti de Günnur Abla anca kendime geldim. Laf lafı açtı tabii, geçen gidişimde de ayaküstü uğramıştım, konuşamamıştık doğru düzgün. Eskileri andık beraber, dertleştik biraz. Refik’i sordu, gelmedi dedim daha. “Olmaz öyle ayrı gayrı, barışın,” diyor. “Yalnızlık zor, çok zor,” diyor. Bir görsen, öyle içten, öyle candan diyor ki insanın içi kıyılıyor. Sonra sen düştün aklıma, yıllar oldu bir başınasın. Gelemiyorum da bu ararlar. Ama uğrayacağım ilk fırsatta, söz. Unutmadım seni, unutturmadım da.

Senden bahsettik uzun uzadıya, doğrusu mazarratlıklarını anlattı Günnur Abla. Bakkalın arkasındaki kimsesiz tarlayı kestirme diye bisiklet yolu yapmışsınız Refikle, okula gidip gelirken oradan geçiyormuşsunuz. Orası da halka kapalıymış o zamanlar. İyi kötü hatırlıyorum, “Harpten evvel Rumlar mayın döşemiş oralara.” diye dedikodusu çıkmıştı da jandarma gelip karış karış taramış, bir şey bulamamış yine girişi yasaklamıştı. Aynı dedikodu halk plajında da çıktı sonra, bereket versin o da asılsız çıktı. Neyse işte, henüz sadece dedikodusu varmış mayının, siz sabah-akşam gelip geçiyormuşsunuz arsadan. “Ama ne geçmek…” diyor Günnur Abla, “Son sürat!” Siz geçtikçe de milletin yüreği ağzına geliyormuş hâliyle. Neyse işte. Bir gün tek dönüyormuşsun eve, tarlanın ortasındayken henüz, düşüp bayılıvermişsin. Tabii o hızla savurmuş seni alet. Millet paniklemiş. Düştüğüne mi korksun, mayın dolu arsaya girmeye mi çekinsin insanlar, şaşırmışlar. Haklılar da bir yerde, can tatlı. Kim gidecek, nasıl alacak derken Cemal Amca sırtlayıp almış seni.

Ben Cemal Amcanın seni eve getirişini hatırlıyorum bir tek, hikâyesini bilmiyordum. Yeni öğrendim. Eve dönerken de hep bunu düşündüm. O gün neden bayıldın acaba? Günnur Abla “Mayınlı arsaya girsem ben de düşer bayılırım,” diyor ya sanmıyorum ben. Mayınmış, ölümmüş heyecanlandırıp da bayıltmaz seni. Senin heyecanın hep güzel şeylere… Hep iyiye, güzele bayılırsın sen. Öyleyse neden? Dondurma arabası mı geçiyordu civardan? Birini mi gördün? Onu mu gördün? O gün ne oldu abi?  

14 Haziran

*

Olacak gibi değil. Ne oldu da bayıldın o arsada, öğrenmem lazım. İllaki bir şey olmuş olmalı, bir şey duymuş, görmüş olmalısın. Ama ne? Sebebi ne? Bilmek zorundayım. Eğer bulabilirsem Ayfilon’da neler olduğunu da öğrenebilirim. Ramadan’ın kahvaltısını hazırlayıp çıkacağım şimdi. Karne günü bugün, çocuk eve dönmeden gidip gelmem lazım. Gelince yazarım.

17 Haziran

*

Anca yazabiliyorum, yorucu bir gündü hem fiziken hem de ruhen. Anlatırım neler olduğunu, önce neler öğrendiğimden bahsedeyim. Sabah oğlanın kahvaltısını hazırlayıp çıktım, ilkin Günnur Ablaya uğradım, dondurmacıyı sormaya. Açmamış henüz. Bekledim ettim biraz, çok geçmeden geldi, hoş beş derken anladı tabii bir maraza olduğunu ya geçiştirdim. Üstelemedi sağ olsun. Dondurmacıyı sordum, “Taşındı onlar,” dedi. Kızı Erenköy’de öğretmen olunca devretmiş arabayı, kızın peşinden gitmiş, yerleşmiş. “Ne zaman?” dedim, olmuş bayağı “Nereden baksan on-on beş sene.” dedi. Küsurat önemli. On beş seneyse konuşmaya bile lüzum yok. Olay olduğunda Karpaz’da değil demektir ama on seneyse? İş değişir. Bakkaldan ayrılırken tekrar hesapladım, sensiz on üç sene geçmiş. On üç yıl yirmi üç gün. Şu bisiklet kazasıyla belki bir bağı vardır dondurmacının ama Ayfilon’da olması güç gibi. Tabii on beş sene önce göçtülerse. Kız ne zaman atanmış, onu öğrensem yeter. Allah’tan hâlâ Erenköy’delermiş.

Bakkaldan çıkınca Büşra’ya uğradım, evde yoktu. Onu da bekledim biraz ama baktım geleceği yok eve döndüm mecbur. Yağma yok ama. Eve gelirken yolda Oya’ya uğradım. “Büşra’yı da alıp gelecektin hani?” dedim, kem küm etti, söylememiş bile belli. “Abla unuttum ben onu…” da, “Kusura bakma…” geveliyor işte bir şeyler. Dedim, “Pazartesi seni de Büşra’yı da bekliyorum, yoksa görünme gözüme.” İtiraz edecek gibi oldu duymazdan geldim, çıktım geldim eve. Bak. Olaylar bundan sonra başlıyor…

Geldim eve baktım kapı açık, çocuk gelmez daha. Kim? Refik. Bir de bisiklet almış süsletmiş püsletmiş. Ağzı kulaklarında oturuyor öyle. Görsen kavga eden biz değiliz sanırsın, sanırsın evi hiç terk etmemiş. Bana da almış birkaç öteberi. “Nereden çıktı bunlar?” dedim. Karne hediyesiymiş. Onu soruyorum sanki. “Parayı nerden buldun?” dedim geveledi bir şeyler, sıkıştırınca döküldü. Borç almış, harnupları satınca ödeyecekmiş. Yaz geliyormuş da çocuk bisiklete binmesin miymiş. E, yok mu çocuğun bisikleti? Eskiymiş o. Yahu alalı daha üç sene olmadı. Erkek çocuğuymuş da bu kadar da havası oluversinmiş adam, ne varmış yani? “Hay, sizin havanıza da erkekliğinize de…” dedim “Kışın da bisiklet yeriz artık.”

Bitti mi? Biter mi… Ramadan gelince çocuğun da kanına girdi, tutturdular, “İlla yemeğe gidelim.” Nereye? “Kocapaşa’ya.” Yahu dur be adam, dur. Cebin üç kuruş para görünce kaşıntı mı yapıyor? Hadi onu da geçtim. Günlerdir yoksun meydanda, o kadar küstük, kavga ettik bir dur, bir konuşalım, anlaşalım, barışalım. Yok. Sanki hiç yaşanmamış bunlar. Ben kendi kafamda kurup kendi kendimle kavga ediyorum. Vallahi delireceğim bu gidişle. Delirtecek bu adam beni, delirtecek.

17 Haziran

*

Gece o sinirle yazmayı unutmuşum; yemekte senin topalın ağzını yokladım biraz. Pazartesi belediyeye varınca dondurmacı arabasını ne zaman devretmiş bir baktıracak bakalım. Oya da unutmazsa Büşra’yı getirecek o gün. Anlayacağın pazartesi büyük gün.

18 Haziran 2006

*

Oya uğramadı bugün, soysuz. Ona yapacağımı bilirim ama ben. Gelir takılır peşime iki gün sonra “Abla abla!” diye. Neyse. Büşra’dan haber yok anlayacağın. Ben çözeceğim artık o işi. Esas haber dondurmacıda. Bil bakalım ne zaman devretmiş arabayı? On üç yıl evvel. Seni kaybettiğimiz yılın eylülünde satmış varı-yoğu taşınmış. Bir gidip görelim dedim Refik’e ama yanaşmadı. “Ne yapacaksın elin adamını?” diyor. Durdu durdu kıskançlığı tuttu herifin. Neyse ki laf arasında kızın hangi okulda olduğunu öğrendim. Şimdi desem ki, “Be adam sen neden biliyorsun elin kadınının çalıştığı okulu?” Hak mı, değil mi? Aman, bir kavga daha kaldıramam şimdi. Zaten kavga da kavga değil ki, kendim söylüyor kendim dinliyorum. Canıma yazık.

20 Haziran

*

Liseyi aradım az evvel, okulda değilmiş hanımefendi. Okullar kapanınca haftada bir uğrarmış zaten. Ne âlâ iş. Yarın da Büşra’ya uğrayacağım tekrar, bakalım. Bir gelişme olursa haber veririm.

20 Haziran

*

İki gündür hastanedeydik, dün gece geldik eve. Yazamadım o yüzden. Öyle yorgunum ki. Canım da acıyor, acımıyor değil ya esas acıyan yüreğim. İki günde yirmi yıllık yaş aldım desem yeri.

Sana yazdığım günün akşamında çamaşır asıyordum, karnıma bir ağrı girer gibi oldu önce, sonra baktım bacağımda kan var, akıyor… Hastaneye gittik apar topar... “Düşük başlamış olabilir,” dedi önce doktor, sonra ultrasona soktular, peşinden ameliyat. Ameliyatı, istirahati derken iki gün kaldık Mağusa’da. Sorsan, ömür derim.

Seni o kadar aradım ki yanımda. Refik’in yedi sülalesi toplanıp gelmişler düşüğü duyunca. Doğumuma bu kadar gelmediler. Bir laflar bir sözler, görsen. Allah var Refik de çok söyletmek istemedi ama o bacısı yok mu, susmak bilmedi deyyus. Uğursuzluk daha doğmadan bulmuş çocuğu da, abimin adını koyacağım diye inat etmeseymişim bunlar olmazmış da. Laf, laf, laf. Fırsatını buldu ya konuştu durdu işte. Ben de öyle kimsesiz gibi oturdum dinledim. Kimse de, “Kız yeni ameliyattan çıktı, şimdi tartışacak zaman değil,” demedi. Biraz Refik işte, o da bacısına hak veriyor belli ama en azından zamanı olmadığını anlayabiliyor.

Abim, nasıl düzelir senin bu kara bahtın? Ölmen bile yetmiyor.

23 Haziran

*

Bir yandan insanlar gelip gidiyor, diğer yandan hâlâ yorgunum. O yüzden yazamıyorum birkaç gündür. Biraz toparlanınca yazacağım ama meraklanma…

26 Haziran

*

Bugün Oya uğradı, yanında da Büşra. Geçmiş olsuna gelmişler. Oya pek mahcup, görsen. “Vallahi unutuyorum abla, art niyet arama ne olur,” diyor, Büşra’yı çağıracağını benim hastaneye kalktığımı duyunca hatırlamış. Bir-iki gün de Büşra’yı bulamamış, anca gelmişler işte. Ne diyeyim, kızsam kızacak bir şey yok. Öptü elimi, barıştık. Çok da durmadı zaten, az daha oturup gitti. Büşra’yla lafladık biz de. Onun da çocuğu olmadı, ondan boşandılar deniyor ya Allah bilir. Bildiğim, hayat sınamış onu da. O hoppa kızdan eser yok şimdi, sakinlemiş, oturaklı kadın olmuş.

Lafı sana getirdim nihayetinde, “Rahmetlinin gönlü vardı sende,” dedim, şaşırdı. Haberi yokmuş. “Bak sen şu Davut’a…” dedi daldı gitti sonra, “Bilsem belki başka türlü olurdu.” Olur muydu cidden? Bana olamazmış gibi geliyor artık. Sınıf pikniği sordum. “Gördün mü?” dedim nasıl olduğunu. Görmemiş. Ayrı koylardaymışsınız zaten. O da bizim kadar biliyor işte. Açılmışsın yüzerken, bayılmışsın sonra. Nedenini bilen yok.

Acaba ben mi yanılıyorum yoksa doktor muydu en başta yanılan? Sadece heyecanlanınca bayılmıyordun belki de. Neden bir doktora daha gitmedin ki?

27 Haziran

*

Akşamüstü Ramadan’ı Oyalara bırakıp hava almaya çıktık Refik’le. Belediyenin arabalarından birini almış, dolaştık biraz. Ayfilon’a gelince durdurdu arabayı, uzun uzadıya konuştuk. Çocuktan bahsettik, hastanede olanlardan, ettiğimiz kavgalardan ama en çok senden konuştuk. Nasıl tanıştığınızı anlattı Refik, nasıl birbirinizi kolladığınızı, benden hoşlandığını fark edince Refik’i nasıl alttan alta tehdit ettiğini, o gün orada olanları. Baştan sona her şeyi. Ağladık, güldük, dertleştik. Sonra neden senin peşini bırakmadığımı sordu. “Sen de mi lanetli sayıyorsun?” dedim, “O benim abimse, senin de en yakın dostundu.” O seni huzursuz ettiğimi düşünüyormuş. “Yaşarken yeterince çekmedi mi zavallı, niye üsteleyip duruyorsun adamın acılarını,” diyor. Öyle mi yapıyorum? Huzursuz mu ediyorum seni? Niyetim seni üzmek, huzurunu kaçırmak değil, biliyorsun değil mi? Ben sadece sözümü tutmaya çalışıyorum, biliyorsun. Değil mi?

Onuma basmamıştım henüz Cemal Amca seni sırtlayıp eve getirdiğinde, elin yüzün çizik içindeydi de en fenası sağ dizindeydi. Diz kapağını parçalamıştın neredeyse. O gece dolu dolu gözlerle “Ölecek misin?” diye sormuştum da dalga geçmiştin, “Bugün değil,” diye. Sonra ciddileşip birden, benden önce ölürsen seni unutmayacağıma söz verdirdin hani. En fenası unutulmakmış çünkü.

“Bal yiyen baldan usanır,” derdi annem, usandın mı benden? Çok mu düştüm peşine, çok mu sıktım?

29 Haziran

*

Okulu aradım demin, hocaya babasını soracaktım. Vefat etmiş geçtiğimiz hafta, öğretmen hanım da cenazeye gitmiş Mersin’e. Bunu neye yorayım şimdi? Gerçekten usandın değil mi?

7 Temmuz

*

Bugün sana uğradım. Hissettin mi? Yabani otlar sarmış yine her yanını, onları ayıkladım. Belki de bir şeyler ekmeli. Çiçeğin bakımı zor ama başucuna bir fidan dikebiliriz belki, hem meyvesi olur hem gölgesi… Ne dersin? Kiraz olsun mu? Seversin sen kirazı. Refikle de bir konuşalım da yaz iyice gelmeden dikelim olmazsa.

Biz iyiyiz. Kocamaya başladık tabii. Saçlarımda tek tük beyazlar belirmeye başladı bile. Seni öyle düşünemiyorum ama. Kır saçlı bir abim olması tuhaf geliyor. Hep o bıçkın delikanlısın gözümde, kardeşinse yaşlanıyor hemen her şey gibi. Herkesin selamı var, özledik seni.

25 Mayıs 2007

*

Bugün aramızdan ayrılalı tam on beş yıl oluyor. Sensiz geçirdiğim ömür, seninle geçirdiğim zamana eş artık. Fenası bundan sonra.

Mayıs 2008

*

On altı yıl. Dile kolay…

Ama yutmadım sözümü.

2009

*

17.

*

LOKMA T.

3 su bardağı şeker

1 paket maya

4 bardak su (normal)

1 dilim limon

1,5 su bardağı su

1 tutam tuz

Şerbeti hazırla (2 b. şeker, dilim limon). Hamuru yoğur, bir saat beklet (kek hamurundan daha yoğun olacak). Yarım litre yağı kızdır, hamuru kızart. Kızarınca şerbette iki dakika beklet, şerbet kalırsa üstüne dök.

3 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

3 Comments


durmushatice
May 21

Öylesine okumaya başladığım öykü, ciğerimi yaktı.

Ben mi? 3 yıl önce fidan gibi kardeiini kaybetmiş ardından solmuş bir abla.

Ben de daha cok yazmalıyım. Kaleminize sağluk sevgili Burak.

Like
tburakcakir
May 22
Replying to

Teşekkür ederim Hatice Hanım. Yazmalıyız muhakkak, en fenası unutulmakmış çünkü.

Like

seymaagcaabatt
May 20

👏👏👏

Like
bottom of page