Öykü- Kübra Erbayrakçı- Ayrılmak İstiyorum
- İshakEdebiyat

- 15 saat önce
- 4 dakikada okunur
Rüyalar görecektim, gecenin üçünde
Ve öldün mü diye sarsılacaktım.
Sonra sen girecektin kapı eşiğinden, gür sesinle.
Bir anda etrafım sevmediğim kokuya bürünecekti.
Ve o ürperdiğim cümle, ağzından çıkıverecekti
Beyaz kefene sarılmış halde buldum seni. Nerede olduğuma dair bir fikrim yoktu. Toprak vardı, toprağın üstünde tanıdığım bedenin ağırlığı duruyordu. Önce sana doğru elimi uzatmak istedim, sonra ise gözlerinin içine baka baka haykırmak geçti içimden. Ama nedensiz bir şekilde korkuya sarıldı vücudum.
Mermer taşlarında isimlerin yazıldığı bu yerde, yerde yatıyordun. Tanımadığım iki kişinin suretine uzunca baktım. Biri ayaklarından tuttu, diğeri başını sarsarcasına dokundu bedenine. Kepçenin açtığı o kocaman çukur gözlerimi alev topuna çevirdiğinde bağırmak istedim. Kalabalıkta bağırmak en az ölüm kadar korkuttu beni. Sonra istemsizce gözlerimden yaşlar süzüldü, sana güzel görüneyim diye aldığım siyah elbisemin üzerine.
Aniden uyandım uykumdan. Saat gecenin üçünü gösteriyordu. Sersem bir şekilde yataktan kalktığımda boynumun yastığın sertliğinden ağrıdığını hissettim. Sol elimi boynuma götürdüm. Dört adımlık uzaklıkta olan çalışma masasına doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Masanın üzerinde duran suyu doyasıya içtim. Kâbus görmüştüm sanki. Bir an afalladım ama şimdi kendime gelmek için tekrar yatağa geri dönmem gerekiyordu. Senden haberde alamamıştım. En son iş için Antalya’ya doğru yola çıkmıştın, bana veda etmeden. Vedaları sevmezdin, tıpkı ben gibi. Bu yüzden evlenmiştim seninle. Bana benzediğin için. Önce annem karşı çıkmıştı evliliğimize, sonra babam. İkisi de kabul etmemişti mutlu olmamızı. Belki de mutlu olacağımıza inanmadılar. "İnanmadılar tabii," diye ses duyuldu kapı eşiğinde. Gelmiştin. Uzun boyunla, bana bakıyordun mavi gözlerinle. "Sen daha uyumadın mı?" diye sorduğunda cevap vermek gelmedi içimden ve uyumadım diyerek lafı kestirip attım. Alkollüydün. Paytak paytak yürüyerek yanıma yaklaştın. Nefesin kokuyordu ve başımı sana doğru çevirmeyerek oturma odasının koltuğuna doğru yol aldım. Uyumak bu saatte yapılacak en güzel aktivitelerden biri olabilirdi. Tekrardan uykuya dalmak isterken, yanımda yine o kokunu hissettim. Beni uyutmamaya yemin etmiş gibi bir halin vardı. Anladım ki konuşmak istiyordun benimle. Bir anda ayağa kalkarak, yattığım kırmızı koltuğun üzerine oturur vaziyeti alarak kulaklarımı sana doğru çevirdim.
"Ayrılmak istiyorum," diye lafa giriş yaptın.
Ben çoktan ölmüştüm. Kalbimin çarpıntı hızı durup gözlerim kapandığında bu alemde olmadığımı anlamıştım. Gasilhanede gassal vücudumu suya doyururken aldığım abdestin rahatlığıyla beyaz kefene sarıldı bedenimin her hücresi. Bir tabuta konuldum. Çevremdeki kalabalık sesli bir şekilde ağlıyordu. Annem en ön sırada gözyaşlarını hıçkırık sesine karıştırmıştı. Babamın boynu büküktü; "Ben demiştim," nidaları atıyordu sessiz ve bir o kadar emin. Sevmediğim insanlarda gelmişti cenazeme. Onlar en arka saflarda durmuş, boyunlarını eğmiş ve cenazenin ağırlığını vücutlarında taşıyorlardı. Sonra seni gördüm. Yanında sarı saçlı bir kadın vardı. Bu kadını hiç görmemiştim. Bir elini sağ omuzuna koymuş, diğer eliyle parmaklarına dokunuyordu. Onun yanında da küçük bir kız çocuğu duruyordu. Tıpkı annesine benziyordu. O da annesi gibi sarı saçlıydı. Hoca, duamı okuduktan sonra tabutumu taşıyanlardan biri de sendin.
Hayallere dalmış olmalıyım ki, omzuma dokunduğunda kendime geldim. "Ayrılmak istiyorum," diye tekrardan sözünü yineledin. Nasıl cevap vermem gerektiğini bilmiyordum. Seviyordum seni ama bir o kadar da nefret ediyordum. Ailemin haklı olduğu gerçeğini görmek hiç bu kadar yıkmazdı beni. Yıkılmıştım. Gecenin dördüne yaklaşan saatin hızına yetişemez hale gelmiştim. Birazdan sabah ezanı okunacak ve sabah namazını kılmak için erkekler camiye akın edecekti, bizzat yaşlı olanları. Kadınlar evlerinde kılacaktı namazlarını. Güneş doğacaktı. Güneşin doğması yeni bir güne merhaba demekti. Kahvaltılar ailecek sesli bir şekilde yapılacaktı. Kimi, işe gidecek kimi de ev işine koşturmaya hazır hale gelecekti, çocukları okula gönderdikten sonra. Kısacası hayat devam edecekti. Bir o kadar da sıkıcı bir şekilde. İnsanlar kavga edecek, çocuklar birbirini öldürecekti. Kıskançlıklar havalarda uçuşacaktı. Torpilli olanlar, olmayanlara üstünlük kuracaktı; en çok da başarılı olanlar ezilecekti bu hayatta.
"Ayrılmak istiyorum," diye tekrardan sesini yükselttin. Bu ölüm demek değildi. Önce avukat tutulacaktı, mal varlığı bölüşümü yapılacaktı. Zengin bir iş insanı değildin ki, mal varlığı ayrımına gidilsin. Muhabirdin ve gün boyunca haber peşinde yürümekten beni unutmuştun. Yangın olsun, deprem olsun da, iş çıksın diye oradan oraya koşturmakla meşguldün. Olmayan malları bölüştükten sonra Hâkim bana soracaktı; ‘Boşanmak istiyor musun?’ diye. Hayır demek içimden gelmeyecekti. Evet deyip kestirip atacaktım. Sen de aynı cevabı verdikten sonra, Hâkim bir müddet sessizliğe gömülmenin ardından boşayacaktı bizi. O zaman ne biz diye bir şey kalacaktı ne de ben diye bir şey. En çok da yaşanamayanlara üzülecektim. Beraber kahvaltı yapmadığımız günleri özleyecektim. Çocuk hayali kurmadığımız günlere gidecekti aklım. Yalnız kaldığımda korktuğum hissiyat vücudumu saracaktı. Rüyalar görecektim, gecenin üçünde ve öldün mü diye sarsılacaktım. Sonra sen girecektin kapı eşiğinden, gür sesinle. Bir anda etrafım sevmediğim kokuya bürünecekti. Ve o ürperdiğim cümle, ağzından çıkıverecekti:
"Ayrılmak İstiyorum."
Savaş muhabiri olmak istediğinde karşı çıkmıştım sana. Ölmenden korkmuştum en çok da sensiz kalmaktan. Bir nevi de dul kalmaktan. Annem ise her telefon ettiğinde boşamadın mı o adamı diye soracaktı. Babam da, tasını tarağını topla da dön artık evine diye bağıracaktı. Ben uyumak isteyecektim. Sonsuz uyku denilen bir şey yoktu bu dünyada. Ölmek vardı. Gassalın nefesini işittiğim o anın acı gerçeği olacaktı. Beyaz olan her şeyden nefret edecektim. Nefret duygusu kusmuğuma yapışıp kalacaktı.
Gün doğduğunda, güneş açtığını perdenin arkasında görünen sarı ışıktan anlayınca aniden ayağa kalkıp yüzüne hangi yüz ile baktığımı bilmeyerek, "Ayrılalım," cevabını verdikten sonra, babamın dediği tasımı tarağımı toplayıp kırmızı rengiyle oldukça şahane görünen arabama bindim. Ve son hız, nereye gittiğimi bilmediğim yola direksiyonu kırdığımda aklımda ne ölüm vardı ne de ayrılık. Özgürlük diye bağıran sesin güzel bir tonu kulaklarımda çınlıyordu.
Kübra Erbayrakçı




Yorumlar