top of page

Öykü- Bekir Dadır- Tırnaklı Ekmek, Krem Peynir ve Pul Biber

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 saat önce
  • 8 dakikada okunur

Ona ulaşmak için üç demir kapı ve bir de üst aramasından geçiyor, ardından iki kat yukarı çıkıyordum. Demir kapılar kafes sistemiyle çalışıyor, bir kapı kapanmadan diğeri açılmıyor. Kapılar arasındaki yolculuk sonsuz bir girdaba işaret ediyordu. Burada zamanın çatlağını bulmuştum, zaman burada kırılmış ve kırıldığı yerden bizleri çatlağından sarkıtmış, bizleri ince bir iple anlara ve silik bir geleceğe bağlamıştı bizleri.

Uzun koridorlar sağlı sollu ince ve küçük koridorlara açılıyordu. O koridorlar da geçtiğim kapılar kadar heybetli olmasa da demir kapılarla başlıyor; kapılar içinde kapılar, koridorlar içinde koridorlar ve oralarda da küçük küçük odacıklarda zamanın çatlağından sarkanlar, yani bizlerle kapanıyordu. Girdap, yer yer büyüyor yer yer küçülüyordu ama yok olmuyordu. Girdiğim son demir kapı yine o uzun koridorlardan birine açılıyordu. Burası, ona ulaştığım yerdi.

Burası, Ona; bizlerin aksine iyi gelmişti.

Uzun süren işsizliğinden, gecelerce kafasının içinde susmayan diğer benden, savaştığı her şeyden mağlup ayrıldığı anlarının ardından iyi gelmişti burası ona. İşsiz olduğu sürede başvurmadığı yer kalmamıştı neredeyse, bunlardan biri de Halk Eğitim Merkezi’ydi. Daha önce bu kurumda çalışan tanıdıklarından öğrendiği kadarıyla çok düşük bir ücret veriyorlarmış. Yine de başvurusunun onaylandığını ve görev yerinin cezaevi olduğunu öğrendiğinde çok mutlu olmuştu. Başvurusunun onaylandığı haberini veren kadının sesi halen kulaklarında olmalı.

Mesleğini yapacak olması, onu anlatamadığım, anlayamadığım bir sevince sürüklüyordu kesin. Sürüklendiği yerlerde taşlı yollar da olacaktı, biliyordu; ancak hiçbir şey elinde diplomasıyla evde oturmaktan kötü olamazdı.

Tanıştığımız ilk gün gözlerinde endişe vardı. İlk kez cezaevine gelmesinden ve bir mahkûmla da ilk kez bu kadar yakından temas kurmasından sanırım. Tanışır tanışmaz hemen derse giriş yapmak istemesi ve nereden başlayacağını bilememesi, endişesine endişe katıyor, onu sonu görünmeyen bir yola sokuyordu. İlk günden, ilk anlarda hâkimiyetini üzerimde hissettirmeye çalışıyordu, yani sanırım o öyle yapması gerektiğini düşünüyordu. Onu sakinleştirmek, buranın atmosferine alıştırmak mecburen bana kalmıştı. Bir de dışarıda bizi gözleyen daha doğru bir tabirle onu benden korumakla görevli infaz koruma memurlarına. Çalıştığı özel okullardaki stresi burada yaşamasını istemezdim. At koşturur gibi sadece ders anlatmasını, görev bilinciyle işini yapıp bu kapılardan öylece çıkmasını istemezdim. Bir hayat vardı burada çünkü. Belki çalıştığı okullarda bunu unutmuş olabilirdi. Burada, belki de hiçbir yerde olmayan bir hayat vardı. Çoğunlukla durağan, çoğunlukla hiçlikle sınandığımız, çoğunlukla varlığını tepemizde hissettiren bir hayat vardı. Buna dâhil olması ve akışa kendini kaptırması gerekiyordu.

Sınıfta ikimizden başkası yoktu. Tek öğrencisi bendim.

Sınıfın kapısı, çalıştığı diğer okullardaki gibi kapalı olmuyordu. Her ihtimale karşı kapının yarıya kadar açık olması gerekiyordu, kural böyleydi. Sınıfta isterse sigara bile içebiliyordu. İçmiyordu ama prensip meselesiymiş, öyle diyor. Bana yasaktı ama. Koğuş dışında hiçbir yerde sigara içemiyorduk biz. 

Koridorda bekleyen memur ve iki yan sınıftaki resim öğretmeniyle ders alan diğer mahkûmlar vardı çevrede yalnız.

İlk günden; sonunda konuşacak birini, daha doğrusu anlattıklarımı dinleyecek birini buldum, diye düşünmüştüm. Hayatım boyunca ilk kez gerçekten de birisi beni dinliyordu. Babam genellikle kırlentlerden birini yere atıp uzanarak televizyon izlerdi akşamları. Yaşamadığı, yaşama ihtimalinin olmadığı hayatları izlemek ve dinlemek her şeyden daha değerliydi onun için. Benim sesimin kıymeti yoktu evde. Annemin sesini babam evdeyken pek duymazdık. Babamın evdeki varlığıyla annemin sesi kısılır, yokluğunda da gerisingeri dönerdi. Döndüğünde de pek değişen bir şey olmazdı. Babamdan ödünçlediği sesten kendi sesini bulamazdı çünkü. Aramazdı da zaten. Belki de bu yüzden annem ne dinlemeyi öğrenmişti ne de konuşmayı. Susma bayrağını taşıyan bir neferdi annem evde. Babamın hatalarını örtmeye çalışan bir perde, bağırmalarını yıkayıp önümüze temiz sesler olarak getiren bir gassaldı. Bu hataların ve bağırmaların yinelenmemesi için gökyüzüne el açarak durmadan fısıldayan bir yeniyetme vaizdi annem.

Mahallede de genellikle konuşan biri değildim. Konuşsam da dinlenen biri değildim. Gün içinde kaç kelimeyle hayatımı idame ettirdiğimi inanın bilmiyorum; ancak çok az olduğuna eminim. Yaptığım işler de konuşarak ya da birisinin beni dinlemesini gerektiren işler değildi hiçbir zaman. Al gülüm ver gülüm. Hepsi bu kadar.

Yargılamadan, sırasının gelmesini beklemeden, öğüt vermeden, ahkâm kesmeden beni dinliyordu o. Öyle endişelendiği ya da benden çekindiği için falan da değildi. Çekinebilirdi de, korkabilirdi de, ne de olsa cinayete yardım ve yataklıktan yatıyordum. Buraya gelmeden önceki gecelerde kâbuslar da görmüş olabilirdi. Mesela çorabıma bir bıçak saklamış olabileceğimi ve dışarıdan bana istediklerimi getirmesi için onu tehdit edebileceğimi düşünmüş olabilirdi. Bir şeyler saklamak için çorap kusursuz bir yerdi burada. Sigara saklanabilir mesela, çakmak ya da. Ders aralarında tuvalete gitme bahanesiyle sigara içilebilir mesela. Sözgelimi ağzımın içine sakladığım bir jiletle ona zarar verebileceğimi, bir cinnet veya öfke anında onu öldürebileceğimi düşünmüş olabilirdi. Suçsuz yattığım onca ayın üzerine gerçekten de suç işlemek, hiç istemeyeceğim bir gerçekti. Günlerimi, hatta ve hatta yıllarımı uzatmak, zamanın çatlağında daha fazla yok olmak hiç istemezdim.

Dinliyordu beni. Zaman zaman beni anlamasa da anlamaya çalışıyordu. Cezaevindeki psikolog bu kadar dinlemiyordu yemin ederim.

Benimle vakit geçirmek ona da iyi gelmişti. Belki kendi isteğiyle burada değildi. Belki başvuru yaptığı daha iyi yerlerden dönüş olsa, daha mutlu olabilirdi. Yine de haberlerden hep duyduğu ya da televizyonlardan gördüğü hikâyeleri kanlı canlı bir şekilde ilk ağızdan dinlemek, onun için büyük bir tecrübe oluyordu, eminim.

Güzel şeyler duymuyordu benden aslında. Yaşadığım hayatın güzel bir yanı yoktu. Mahalle arasında, tırnaklı ekmeğin içine krem peynir sürüp üzerine de pul biberi dökerek dürüm yapıp yediğim ve yanında da karton pakette portakal suyu içtiğim günleri saymazsak, pek güzel yanı yoktu hayatımın. Kavganın, haksızlıkların, uyuşturucunun, yer yer ölümlerin ortasında büyümüştüm. Sözgelimi oyun olarak karpuz dolu bir at arabası çalıp karpuzları başka bir manava en ucuz haliyle satıp kayıplara karışıyorduk çocukken. Sözgelimi zaman geçirmek ve sırf etkinlik olsun diye mültecilerin yolunu kesip bayıltana kadar dövüyorduk gençken. Zamanın çatlağı ömrüme on dört yıl ekledi, yoksa halen gencim aslında. Ne benim ona anlatacak güzel hikâyelerim vardı ne de zaten hayatın kendisi güzel hikâyelerin bir bütünüydü.

Kapatıldığım bu duvarlar arkadaşım, sırdaşım olur, diye düşünmüştüm. Öyle olmadı. Romantikliğe lüzum yokmuş. Onunla ilk tanıştığım günden beri onunla geçirecek olduğum vakitleri iple çekiyordum. Özgürlüğümü bekler gibi onunla geçireceğim o birkaç saati bekliyordum her gün. Hayatım boyunca ilk defa dinlenen tarafta olmuştum. Koğuşta genelde dinleyen taraftım ama. Koğuş arkadaşlarımı değil ha, koğuşta üç kişiydik zaten. Üçümüz de cinayetten yatıyorduk. Birisi de benim suç ortağımmış, öyle diyorlar yani, ben tanımıyorum.

İnce Memed’i, Raskolnikov’u, Selim Işık’ı, Turgut Özben’i dinlemeye alıştırmıştım kendimi. Zaten onlar bana konuşma fırsatı vermiyorlardı. Durmadan konuşuyorlardı, bazen anlamıyordum dediklerini fakat anlamaya çalışıyordum. Tıpkı hocamın bana yaptığı gibi. İyi bir dinleyen olduğum söylenemez aslında. Yani dışarıda öyle derlerdi, sanırım; çok da hatırlamıyorum. Geçmiş zaman sonuçta. Cezaevi zamanında hele çok geçmiş zaman. Burada, bu duvarlar arasında kitapları, yazarları ve kitaplar içindeki insanları iyi dinlemeye başlamıştım. Benden de psikolog olur mu acaba? Sanmam.

Günler geçtikçe samimiyetimiz artmıştı. Daha çok gülüyor, daha çok şey paylaşıyorduk. O, çok konuşmuyordu, dediğim gibi genelde dinleyen taraf olmayı seçmişti. Bunu belki de bilinçli yapıyordu. Yaşamının tam karşısında, belki de zıtlığında demek daha doğru olabilir; bir yaşama tanıklık ediyordu. Cezaevi ortamı, benim anlattıklarım, ona çok farklı hayatların da olabileceğini, hayatın sadece bildiklerinden ibaret olmadığını, yaşamın çok büyük bir pınar ancak bir o kadar da basit bir silsile olduğunu anlamaya başlamıştı.

Zaman geçiyordu ve biz içimizi birbirimize daha çok açıyorduk; ancak onda bir duvar olduğunu fark ediyordum. Tıpkı diğerleri gibi. Buradaki memurlar, doktorlar, müdürler hepsi bizlere, yani tutuklu veya hükümlülere samimi davranmaya çalışsa da duvarlarını yıkmıyorlardı. Bunu da bilerek yapıyorlardı. Aynı duvar onda da vardı. Neden olmasın ki. Haksız sayılmaz. Uzun ve büyük kapalı kapıları aşıp geliyordu buraya. Üst aramasından ve göz taramasından geçiyordu. Metal detektörden geçip ulaşıyordu buraya. Suçsuz olsam da on dört aydır içerideyim. Cezaevi zamanına göre bu çok uzun bir zaman. Suç olarak iddia ettikleri ise cinayete yardım ve yataklık. Birinin hayattan bağını koparmasına neden olan kişiye yardımda bulunmuşum. Neden duvarlarını yıksın ki? Anlıyordum onu. Alışmıştım.

Bu düşüncelerimi bir kenara koyup ondan alabileceğim her şeyi almak istiyordum. Kötü bir niyetim yoktu, ondan faydalanabileceğim ne varsa ona razıydım.

Günlerin geçmemesi basit bir söylem olur burada. Burada zaman yoktu. Kavram yoktu. Saygı yoktu. Vicdan yoktu. Çalışmak, çabalamak yoktu. Haz yoktu. Dokunmak yoktu. Hırs yoktu. Yoklar cennetinde en güzel yerden arsa almıştım burada. Dışarıda olan şeylerin hiçbiri burada yoktu ve olmayacaktı. Dalgalı denizin kıyıya vururken çıkardığı sese özlem duymak falan değildi benimki. Kendimi bir romanın içine atma niyetinde değilim, yaşamım boyunca da öyle biri olmadım. Ancak burada elimizden alınan şeyler saymakla bitmez. Bir liste yapamam; ancak her şey, diyebilirim. Üst kattaki koğuşta, kızına tecavüz eden adamı vurmak isterken yanlışlıkla kendi kızını vurup cinayetten yatan Hacı Pala’nın yüzünün neye benzediğini bilmek elimden alındı mesela. Kendi koğuşumuzdakiler dışında kimseyi görmeye iznimiz yok. Koğuşlar arası da ancak pencereden seslenerek alt kata ya da üst kata, birbirimizin yüzünü görmeden, neye benzediğini bilmeden iletişim kurabiliyoruz. İletişim mesela, insan ya da. Dışarıda neyimi varsa içeride bir o kadar hiçbir şeyimiz yok.

Suçluyum. Suçlu olmadığımı söylemiyorum. Daha önce birçok suça karıştım. Bir suç dışında birçok kötülüğe bulaştı ellerim: dolandırıcılık, darp, yankesicilik… Ancak ne kimseyi öldürdüm ne de öldürene yardım ettim. Mahkemem sürüyor. Geçenlerde mahkemeye çıktım ancak erteleme verdi hâkim. Bir sonraki mahkemede beraat edeceğimi biliyorum; ancak yattığım bu süre ve mahkemeye çıkana kadar yatacağım bu sürede elimden alınanları kim yerine koyacak?

“Yargılandığın suçla alakan yok Demhat öyle diyorsun yani, buradaki memurlar da öyle olduğunu söylüyor. Peki, mahkemenin ertelenmesi, tahliye edilmemen üzmüyor mu seni?”

“Üzüyor tabii hocam ama başka şeylerin cezasını çekiyorum ben. Mahalle başında torba tutmanın cezası mesela hocam. Tipini beğenmediğim için birilerini dövmemin cezası bu ya da mesela başkalarının banka hesaplarına yasadışı para aktarmanın cezası bu hocam. Evet, kimseyi öldürmedim, öldürene de yardım etmedim; ama sütten çıkma ak kaşık değilim ben hocam. O zamanki yediğim boklardan yakalanmamış, ceza almamışım olabilirim; ama onların cezasını ben şimdi ödüyorum işte hocam. Kader işte. Hayatla ilgili bir umudum var mı yok mu ben de bilmiyorum. Gelişine yaşıyorum. Yaşamaya çalışıyorum. Kardeşlerimi ve yeğenlerimi düşünüyorum sadece hocam. Benim gibi pencereden dışarıya baktıkları yerde hissiz taşlar görmesinler; bir ağaç, bir kuş, belki bir park ya da biraz ileride bir deniz görsünler diye dışarı çıkınca onlar için çabalayacağım. Bu helal parayla mı olur, haram parayla mı orasını Allah bilir hocam. Helal olsun isterim, o ayrı konu.”

Allah bilir ya, hocamı çok sevdim. Sadece beni dinlediği için falan da değildi sevmem. Şeytan tüyü var sanki. Onun da bazı çemberlerden geçtiği belli. Zaman zaman hayatın sillesini yediği belli. Masasında çok güzel bir ajandası var, bir de kaliteli bir kalemi. Onları da çok sevdim. Kantinden kaç kez öyle bir defter istediysem de getirmediler. Buradaki defterler çocukların okullarda kullandığı defterlerden.

En çok da ondan ayrılıp koğuşa dönerken bir zelzele oluyor yüreğimde. Zamanın çatlağının oluştuğu yere dönmek, orada sıkışmak ve çatlaktan sarkmak bir kısır döngü resmen. Demir kapılar aşıp ona ulaşmak şimdi tam tersine doğru ilerliyordu dönüşte. Yine demir kapılar aşıyordum ancak çatlağa doğru sızmak içindi bu aşma durumu. Üst aramasından geçiyordum. İnfaz koruma memuru Yusuf her fırsatta üst araması yapıyordu bana. Lavaboya diye sigara içmeye gittiğim zamanda, geri döndüğümde, ders bittiğinde, sınıftan çıktığımda, koğuşa gittiğimde… Her zaman, her yerde, her fırsatta. Diğer memurlar bu kadar üst araması yapmıyor oysa. Bir şeyden mi şüpheleniyordu, bilmiyorum.

Dersten çıkıp koğuşa her girdiğimde aklımdaki listeye tik atma ihtiyacı duyuyordum. Zorunluluğum falan yoktu tabii, öyle alıştırmıştım kendimi. Prensip meselesi. Burada bir gün yirmi dört saatten fazlaydı çünkü. Zamanı öldürmem gerekiyordu. Zaman ölmüyordu, beni öldürmesine de izin veremezdim.

Kuruması için iki ranza arasına gerdiğimiz ipteki çamaşırlar duruyor, tik. Televizyonda bin kez izlediğimiz dizinin yeniden gösterimi var, tik. Abdullah masanın başında çekirdek çitleyerek televizyon izliyor, tik. İsmini anmak istemediğim suç ortağım pencere kenarında ya da tuvalette değil de yine yatağında oturarak sigara içiyor, tik. Bugün mektup günüydü, mektup gelmemiş, yine gününü değiştirdiler herhalde, tik. Yan koğuşu geçen boşalttılar, adam kendini kesmişti, öldü mü acaba, tik. Nuri her zamanki sessizliğinde öylece duruyor, neden konuşmuyorsun Nuri, tik. Yarın sabah hava güneşliymiş, öyle dedi hava durumunu sunan yüzünü görmediğimiz spiker, gökyüzünü görmek için derse gitmem gerekiyor, umarım ders iptal olmaz, tik. Yarın günlerden Cuma, telefon hakkım var, anamı babamı özledim, tik.

***

Diğer sabahlar gibi bu sabah da koğuş kapısının yumruklanmasıyla gözümü açtım. Gece çok geç uyumuştum. Elimdeki kitabı bitirmeye çalıştım ama olmadı, sızmışım. Derse gitmek için hemen giyindim. Yüzümü yıkamama izin vermedi memur, geç kalıyormuşuz. Sabahın köründe koğuşlarda aylık arama rutinlerini yaptıkları için hocayı da sınıfa geç çıkarmışlar, daha fazla bekletmek istemedikleri için de iki ayağımı bir pabuca soktular. Defterimi ve bitiremediğim kitabımı alıp demir kapılardan, üst aramasından geçip sınıfa girdim.

“Günaydın hocam. Bugün günlerden Cuma. Anam babamla konuşacağım. Telefon hakkım bugün. Pencereyi açmak için izin almıyorum artık hocam, kusuruma bakmazsın herhalde.  Hocam derse geçmeden önce ben şu elimdeki kitabı bitirsem on sayfa falan kaldı sen de kitabını okusan, sonra derse geçsek olur mu?”

“Olur Demhat. Sana da günaydın.”

Kitabımı bitirmeden telefon için çağırdı memur. Üst araması, tik. Gittim. Anamı özlemişim. Babamı da özlemişim. Ne olursa olsun babadır, öyle gördük biz. Dövse de sövse de babadır. Hatta öldürse de. Telefon hakkımız on dakika. Anam yine kederli. Babam kimseye karışma, diyor. Küçük yeğenim amca ne zaman geliyorsun, seni çok özledim, diyor. Cadı kıza daha cevap veremeden telefon kapandı. Dakikam doldu.

Sınıfa döndüm. Üst araması, tik.

“Anamın babamın sana selamı var hocam.”

“Benden mi bahsettin?”

“Başka kimden bahsedeceğim hocam? Bir de Nuri’ye selam söylediler.”

Hocamın gözündeki duvarın sallandığını gördüm. Öyle şiddetli değildi. Darbe almıştı ama. Sevindim. 

Sınıfa dönerken zamanın değişkenliğini düşündüm, cadı kızla geçirdiğim on dakikayla Abdullah’la geçirdiğim on dakika aynı mı yani?


Bekir Dadır

Yorumlar


bottom of page