Öykü- Öykü Gizem Gökgül- Vurgun
- İshakEdebiyat
- 8 saat önce
- 4 dakikada okunur
Güneş, teknenin beyaz saclarından sekip doğrudan gözbebeklerine batıyordu. Arka planda çalan bası bozuk pop müzik, denizin şırıltısına karışırken Efe için dünya o daracık merdiven ile teknenin ikinci katındaki atlama platformu arasındaki yüz elli santimetreye sıkışmıştı.
İlk koyda platformun ucuna kadar geldi. Ayak parmaklarını, güneşten kavrulmuş ve beyaz boyası yer yer çatlamış platformun plastik zeminine sıkıca kenetledi. Dudaklarının üzerindeki yeni koyulaşmaya başlamış tüyler, tuzlu terle parlıyordu. “Bir, iki, üç,” diye fısıldadı kendi kendine. Tam öne doğru hamle yapacakken bakışları, teknenin gölgesinin düştüğü koyu mavi çukura çakılı kaldı. Çarptığında onu parçalayacak bir cam yüzeye benziyordu su. Göğüs kafesi, içine bir kuş hapsedilmiş gibi hızla inip kalkıyordu. Geri çekildi, sadece aşağıyı kontrol ediyormuş gibi eğilip bakarak, “Çok sığ burası ya,” diye mırıldandı, kimsenin onu duymadığını bilerek. Israrla aşağı düşüp duran şortunu yukarı çekti, omuzlarını dikleştirdi ve bir sonraki koyda kesin atlayacakmış gibi kararlı bir ifadeyle aşağı indi.
O sırada annesiyle merdivenlerde karşılaştılar. Annesinin elinde dilimlenmiş şeftalilerle dolu bir tabak vardı. Meyvelerden gelen şekerli koku, Efe’nin genzindeki tuz kokusuna karıştı. “Kıyamam sana, güneş geçecek başına, bebeğim,” diyerek yaklaştı annesi. Efe’nin terini kendi havlusuyla silerken Efe’nin bakışları, bu sahneyi izleyen gözler var mı kontrol etmek istercesine, teknedeki akranlarının üzerinde gezindi. Annesinin canım cicimleri, üzerine dökülen kaynar sudan farksızdı. On beşine merdiven dayamış gövdesi, annesinin elindeki yumuşak havlunun içinde küçüldükçe küçülüyordu.
İkinci koyda tekne daha uzun süre demirledi. Arkadaşları birer birer havada süzülürken Efe tekrar yukarıdaydı. Babası, kaptan köşkünün gölgesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir yargıç edasıyla onu izliyordu. Bakışlarındaki görünmez kantar, oğlunu tartıyordu. “Ben senden daha bile küçüktüm, kayaların tepelerinden atardık kendimizi,” dedi babası. Efe’nin ona bakışı, babasının bira bardağındaki buzlardan daha soğuktu. Oğlunu zorlamak için onunla zıtlaşmak babasının vazgeçilmez hobisiydi. Yine de babası, oğlu hepten inatlaşır da atlamaz korkusuyla havayı yumuşatmaya çalışırcasına devam etti. “Tabii, bizdeki de deli cesareti. İyi, kafamızı falan yarmamışız. Hep taşlık, sığ sulardı.”
Efe, avuçlarını birbirine sürttü, kollarını iki yana açıp birkaç kez derin nefes aldı, dar göğsünü şişirerek omuzlarını genişletmeye çalıştı. Havasız kalmış gibi ciğerlerini zorluyordu ama yukarıdaki sıcak hava ile aşağıdaki serin boşluk arasında sıkışan soluğu bir türlü göğsüne inmiyor, aradığı cesareti ona vermiyordu. “Hadi oğlum, herkes bakıyor,” dedi içindeki ses. Bir adım attı, boşluğun başladığı sınıra geldiğinde vücudu bir heykel gibi taşlaştı. Gözlerini kapattı, o an aşağıdan bir kahkaha yükseldi. Kulaklarında uğuldayan uğursuz bir rüzgâra dönüşen kahkaha dengesini bozmuş gibi irkildi. Diz kapaklarının içindeki vidalar bir kez daha gevşedi. Kollarını indirip, rüzgârın yönünü ölçüyormuş gibi elini havaya kaldırdı, sonra “Şu motorun gürültüsü geçsin öyle,” bahanesiyle geriye birkaç adım atıp korkuluğa yaslandı. Ter damlaları şakaklarından süzülürken bakışları, kendisine fethedilemez bir kale gibi görünen platformun ucundaydı.
Üçüncü koya gelir gelmez kulakları babasının aşağıdan, kaptan köşkünün yanından gelen sesiyle buluştu. “Efe, atla artık!” Sesine sinmiş sabırsızlık, “erkek adam korkmaz”ın henüz söylenmemiş tonuyla yankılanıyordu. Aşağıdan yukarı ona bakan babasının birden vazgeçmiş gibi yılgın bir ifadeyle yüzünü elindeki bira bardağına çevirdi. Bira bardağındaki köpükler, sudaki köpüklerden daha ümitvardı. Annesi ise havlusuyla yüzünü kurularken, “Canın istemiyorsa zorlama, tatlım,” diyordu. Bu bebek muamelesi, babasının öfkesinden daha ağırdı. Efe bu sefer platformda zıplamaya başladı. Vücudunu ısıtıyormuş, bir sporcu profesyonelliğiyle hazırlanıyormuş gibi hareketler yapıyordu. Ama her zıplayışta kalbinin atışı kulaklarında patlıyor, boşluğa her yaklaştığında ayakları geri geri gidiyordu. Vücudu, görünmez bir basınç altında bükülüyordu sanki. Bir kez daha aşağı indiğinde, teknedeki yabancıların bakışlarında bile “Yine yapamadı”yı okudu. Babasından kaçmak istercesine teknenin arkasına gitti.
Peşinden Selin de gelmişti, onun yanına oturdu. Çarşaf gibi denize bakarak, “Ben hayatta atlayamam, bakarken bile başım dönüyor,” dedi Selin, elini hafifçe Efe’nin koluna koyarak. Efe artık emindi; Selin de ondan hoşlanıyor, bu atlama mevzusunu yakınlaşmak için bahane sayıyordu. Islak saçlarını bir yana atıp ışıl ışıl parlayan gözlerini kendisine diken Selin’in bakışlarında, fırtınadan korkmayan bir gemici, fetih bekleyen bir komutandı Efe. Kahramanca bir edayla, “Atlarız canım, ne olacak,” dedi. Aralarındaki elektrik, boynundaki damarları şişirdi. “Bir dahaki koyda,” dedi, sesini kalınlaştırarak. Selin gülümsedi; o an Efe için dünyanın geri kalanı sustu, sadece Selin’in ümitle bakan gözleri kaldı.
Son koyda rüzgâr kesildi. Deniz bir ayna gibi dürüsttü. Selin’in omuzlarındaki çiller güneşte belirginleşmişti. “Birlikte atlayalım mı?” diye sordu ve kısık sesle ekledi Selin: “Valla biraz korkuyorum.” Efe, “Olur,” dedi sesindeki heyecanlı titremeyi saklayamayarak.
Selin tereddüt bile etmedi. İncecik vücuduyla platformun ucuna yürüdü, kaldırımda yürüyormuş gibi attığı doğal bir adımla boşluğa bıraktı kendini. Bir martının dalışı kadar zahmetsizce süzüldü, süzüldü. Birkaç saniye süren bu narin kopuş, suyun patlamasıyla son buldu. Suyun yüzeyinde açılan beyaz çiçek, Efe’nin içine bir kaya gibi oturdu. Selin, ellerini havaya kaldırıp, “Mızıkcılık yapma, Efe, hadi atla,” diye öyle bir bağırdı ki bütün tekne susup onlara kulak kesildi. Müziğin sesi bile neredeyse hiç gelmiyordu. Ama birden…
“E-fe! E-fe! E-fe!”
Birkaç genç tempo tutmaya başladı. Alkışlar artıp ritmikleşti. Sesler Efe’nin kulak zarlarında bir balyoz gibi patlıyordu. Efe, platformun ucundaydı. Bakışları Selin’in suda süzülen yüzüyle çakıştı. Selin bekliyordu. Tekne bekliyordu. Her “Efe” nidasında boynu biraz daha içeri büküldü. Gözlerinin köşelerinde biriken ter damlaları, dünyayı bulanık, tuzlu bir sızıya çevirdi. On dört yıllık hayatının nasıl devam edeceği sanki o bir buçuk metrelik boşluğu aşmasına bağlıydı. Aşağıya baktı, su beton gibi göründü gözüne. İçine girilecek değil çarpılacak bir engel gibi. Dizleri birbirine vurdu. O an, Selin’in kendisine her zamanki bakışındaki hayranlığın yerini yavaşça bir anlayışa, sonra da korkunç bir umursamazlığa bıraktığını hissetti. Selin için artık o, bir kahraman adayı değil; sadece orada duran, boyu uzamış ama gölgesi kısalmış bir çocuktu.
Efe’nin omuzları içeri çöktü. Avuç içlerini dizlerine sürttü. Gözleri açıktı ama bilinci kapanmış, felç geçiriyor gibiydi. Daha suya giremeden yemişti yiyeceği vurgunu.
Kaptanın kornası koyda yankılandı. “Demir alıyoruz!”
Teknenin motoru homurdanmaya başladı. Pervanenin beyaz köpükleri suyun maviliğini bulandırdı. Efe hâlâ oradaydı. Selin basamaklardan tırmanıp yanından geçerken ona bakmadı bile. Arkasında bıraktığı ıslak esinti, buz gibi bir sessizlikle buluştu.
Tekne hareket ederken, Efe yavaşça platformdan geri çekildi. Üzerindeki o görünmez, ağır zırhı taşıyamıyor gibiydi. Kendi etinden, kemiğinden ve korkusundan inşa ettiği kulede, kızgın güneşin altında tek başına kaldı. Tekne hızlandıkça arkada kalan bembeyaz köpüklere baktı. Köpükler, kaçırdığı bir atlayıştan daha fazlasıydı. O sabah aynaya baktığında, büyüyüp serpildiğini gördüğü erkek, köpüklerin arasında boğulup gitmişti. Yine sarsak bir çocukla baş başa kalmıştı.
Öykü Gizem Gökgül
