top of page

Öykü- İlhan Gerimterli- Kapanmayan Yara

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 7 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Behçet sabah kapıyı açık bıraktı. Rüzgâr sessizce içeri dolarken yıllardır kıpırdamayan perdeleri hafifçe oynattı. Mutfakta çatlamış bardağın kenarına dokundu; parmak uçlarıyla camın pürüzlü yerini yokladı. Bu bardak, annesinin misafir için sakladığı, vitrinin arkasında bir tür kutsal emanet gibi parlayan o takımdan geriye kalandı. Annesinin sesi duvarlardan süzüldü: "Dikkat et, kırılmasın. Misafir için." Oysa artık eve gelecek tek misafir, duvardan süzülen ışık ve masanın kenarına düşen toz zerreleriydi. Behçet, bardağı sanki bir yaraya dokunur gibi bıraktı.

Sokağa çıktığında ayakkabısının asfalta sürtünmesi keskin bir çınlama gibi geldi. Berberin önünden geçerken kapı aralığından sızan tıraş köpüğü ve taze çay kokusu burnuna çarptı. Durdu. İçerideki buhar, zihnindeki bir sisi araladı. Uzanarak bardağı aldı. Bir yudum çekti; sıcaklık diline yayıldı, dişlerinin arasında bir an durdu. Yüzü kasıldı. Yutmadı. Başını hafifçe yana çevirip sokağın ortasına tükürdü.

Koltuktaki adam irkildi: “Manyak mı bu?” Berber, usturayı havada durdurup müşterisinin omzuna dokundu: “Eskilerden kalma bir hesap abi. Boş ver, biz işimize bakalım.”

Behçet yürüdü. Yürüdükçe benzer bardaklar çıktı karşısına: Manav kasalarında unutulmuş olanlar, kahvede yarım bırakılmış soğumaya yüz tutanlar... Hepsi başkalarına aitti. Ağzında bekleyen sıcaklık soğudukça, yüzündeki kaslar gevşiyordu. Sokağa savurduğu her yudumla birlikte, içindeki o kadim yangının küllerini de dışarı üflüyordu.

Derken bir tabelaya takıldı gözü. Üzerindeki üniversite ismi güneşten solmuş, harfleri dökülmüştü. İşte o an zaman çatladı.

Cam kenarındaki sırada oturuyordu. Dışarıdaki ağacın yaprakları camı tırmalıyordu. Sınıf sıcaktı ama içeri giren iki kişi buz gibiydi. Onu kolundan tutup karanlık, rutubet kokan o odaya indirdiklerinde henüz yirmi yaşındaydı. Elleri arkadan sandalyeye bağlıydı; bileklerindeki ipin lifleri derisine gömülüyordu. Karşısında bir gölge duruyordu. Masanın üzerinde buharı tüten, camdan bir bardak... Gölge, bardağı aldı ve Behçet’in çenesini bir kerpeten gibi kavrayarak ağzını açmaya zorladı.

"İç, sıcak sevdiğini biliyorum."

Kaynar sıvı diliyle damağı arasına boşaldı. Boğazı yanarken dışarı sızan her damla için bir darbe daha indi. Sıcaklık ağzında kaldı. Yutarsa yanacağını, tükürürse vurulacağını biliyordu. Bardağın kenarı dudaklarını keserken, duvarlarda yankılanan gülüşler ensesine çarpıyordu. Duvardaki sesler çekildi; odada yalnızca ağzındaki sıcaklık ve boğazına dolan nefes kaldı.

Sonra o gün geldi. Çağrıldığı odaya girdi. Masanın üzerinde ucuz bir çakmağın çıkardığı metalik tıkırtıdan başka ses yoktu. Bir kâğıt itildi önüne. Paslı bir ataç izi kâğıdın kenarına bir mühür gibi basılmıştı. Mürekkep kokusu genzini bir yara gibi açtı. "İmzala," dediler. "Gitsin bu ağırlık." Behçet imzalamadı. Sandalyenin ayağı yere sürtünürken çıkan ses, yarım kalmış bir feryat gibi odada asılı kaldı. Kapı kolu, avucundaki teri donduracak kadar yabancıydı. Koridordaki floresan lamba, dışarıdaki gün ışığından daha sahte bir aydınlık saçıyordu.

O gün üniversitenin kapısında durup son kez içeri baktığında, bardağındaki çay soğumuştu ama ruhu yanmaya devam ediyordu.

Yıllar sonra bugün, sokaktaki o aynalı camın önünde durdu. Kendi yansımasına baktı. Elindeki karton bardağı dudaklarına götürdü. Çay hâlâ sıcaktı. Dilini yaktı, damağını kavurdu. Bekledi. Eskiden olsa şimdi sokağa tükürmesi gerekirdi. Ama bu kez yapmadı.

Yutkundu, bu kez boğazı itiraz etmedi. Acı yön değiştirdi. Sıcaklığı yuttu. Sıvı, boğazından aşağı inerken eski yaranın üzerinden geçti ve onu ilk kez dağlayarak kapattı. Yutarken yüzünü buruşturmadı; aksine, bir yükü bırakmışçasına omuzları hafifledi.

Eve döndüğünde kapıyı kapattı. Kilidin dili yerine otururken çıkan ses, mutfağın sessizliğine karıştı. Çatlak bardağı raftan aldı; camın içinden geçen çizgi parmak ucunda bir an durdu. Musluğu açtı. Soğuk su, bardağın dibinde kısa bir halka çizip yükseldi. İçti. Su ne yaktı ne de bekletti; boğazından sessizce geçti.

Bardağı tezgâhın kenarına bıraktı. Elini çektiğinde cam kaydı. Yere değdiği anda ses dağıldı; parçalar birbirini aramadı.

Sokağa çıktığında ayakkabısının sesi kaldırıma takılmadan ilerledi. Adımlarını durduracak bir sıcaklık yoktu artık. Rüzgâr esmedi, perdeler kımıldamadı. Behçet yürüdü; ses, bu kez onu çağırmadı.


İlhan Gerimterli

Yorumlar


bottom of page