Öykü- Nilgün Erdem- Camdaki Leke
- İshakEdebiyat

- 3 dakika önce
- 6 dakikada okunur
Ah bu düğüncüler. Ne var ne yok indirtmeseler olmaz. Hele o kaynanaların hali neydi öyle. Aman, düşman başına. Hiç anlamıyordum. Alacağınız iki gecelik, don, sutyen bilmem ne. O kadar tantanaya değer mi? Savaştan çıkmış gibiyim. Gerçi yıllardır aynı şeyi yaşamıyor muyum? Bu düğüncü milletine söylensem de, onlar olmasa, mahalle arasına sıkışmış küçücük, alameti farikası adından belli “tuhafiye” dükkanımı bu kadar yıldır nasıl devam ettirebilirdim ki? Raflarımda düğün telaşına kapılmış annelerin aradığı gecelikler, taraklar, çoraplar, bir köşemde sabırla bekleyen örgü iplikleri. Herkes beni bilir. Çünkü ben ihtiyaçtan doğan sevinçlere de utangaç eksiklere de yıllardır şahitlik yapıyorum burada. Eskiden tuhaflar da çoktu tuhafiyeler de. Mağazalar bu kadar çoğalmadan, vitrinler ışıldamadan önce, kimin ne eksiği varsa benden alırdı. Hala geliyorlar ama artık akıllarına ilk ben gelmiyorum. Oh… Bu çay iyi geldi diye düşünüp yorgunluğumu yudumlarken kapı gürültüyle açıldı. İki yan dükkandaki Seçil fırtına gibi girdi içeri.
“Abla… Emel Abla kimi gördüm bir bilsen?”
Telaşlı ve şaşkındı.
“Kız ne oluyor? Kimi gördün?”
Seçil bir türlü dile gelmiyordu. Kal gelmişti sanki kıza. Öylece yüzüme bakıyordu sadece. Heeyy, burada mısın der misali elimi kolumu sallayıp tekrar sordum.
“Söylesene, kimi gördün diyorum? Cin çarpmışa dönmüşsün. Hayırdır?”
Bu şaşkın kim bilir gene ne saçma bir şey yumurtlayacaktı. Pireyi deve yapmayı pek severdi. Sorumun cevabını beklerken, kapının altından sızan o tekinsiz hava içeri de ki tüm huzurumu bir çırpıda dışarı süpürüp yerini tanıdık bir ürpertiye bıraktı. Önümde direk gibi dikilen Seçil yüzünden geleni görememiştim. Ayakları hariç. Siyah rugan, pahalı bir erkek ayakkabısı. Seçil’de arkasını dönmüştü kapıya doğru. Yavaştan sinirlenmeye başlamıştım. Zaten yorgundum. Bir de bu kızın şaşkın halleriyle uğraşıyordum.
“Seçil, bir müsaade et. Bak müşteri geldi. İyice şaşırdın sen.”
Yavaşça yana doğru çekildi. Siyah rugan pahalı erkek ayakkabısı giyen adamla göz göze geldiğimde elimdeki çay dolu kupa yere düşmüş, bin parçaya bölünmüştü. Sadece “sen” diyebilmiştim. Seçil, “Şey, ben sonra gelirim abla,” diyerek apar topar çıkmıştı dükkândan. Oydu işte. Kemal. Yirmi senelik gönül yaram tam karşımda dikiliyordu.
“Merhaba, Emel”
Çatallıydı sesi. Kısık, çekingen, korkak, şaşkın… Yoksa bana mı öyle gelmişti? Yıllar sonra duyuyordum sesini. Birkaç adım yaklaştı. Takım elbise vardı üzerinde. Tıpkı ayakkabıları gibi pahalı olanından. Şakaklarının kenarları beyazlaşmış, uzun dalgalı saçları kısacık. Her zaman kirli sakallı olan yüzü şimdi sinek kaydı tıraşlıydı. Gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar. Ama gözleri. Onlar aynıydı işte. Aynı yeşil, aynı çekiklik. O upuzun boyu, iri cüssesiyle bütün dükkânı doldurmuştu sanki. Bacağımdaki sızıyla sıyrıldım daldığım yerden. Başımı eğince bileğime doğru inceden akan kanı fark ettim. Az önce kupa düşünce demek… Ne diyordum ben? Hayır hayır. Şu an olmaz. Sakın titreme. Şimdi olmaz. Onun karşısında olmaz. Sakin kalmalıyım. Boğazıma dayanan öfkemi yutkundum. Kafamı kaldırdığımda hâlâ bana bakıyordu. Kemal benim dükkanımda. Yıllar sonra… Bacağımın sızısını, akan kanı umursamıyordum. İçimde bir yerlerde, çoktan kabuk tuttuğunu sandığım yaranın acısıyla haşır neşirdim şu an. Ama ona bunu göstermeyecektim. Kollarımı göğsümde kavuşturup, kendime bile yabancı gelen sesimle
“Buyurun, hoş geldiniz. Ne bakmıştınız?”
“Emel ben…”
Yok yok henüz hazır değildim dile gelmesine. Hatta hiçbir şey demesindi. Allah’ım güç ver. İçimde yükselen acıyla karışık kızgınlığın başını var gücümle aşağıya doğru bastırarak yüzüme müşterilere sakladığım gülüşümü yerleştirdim. Ellerimi tezgâhın kenarına sıkıca bastırarak, konuşmasına müsaade etmedim.
“Yalnız gördüğünüz üzere burası bir tuhafiye dükkânı. Size nasıl yardımcı olabilirim bilemedim.”
“Yapma ne olur? Zaten ne diyeceğimi bilemiyorum. Sen de böyle konuşunca…”
Vay, bak sen… Ne diyeceğini bilemiyormuş. Sahte gülüş falan da bir yere kadardı.
“Ne işin var burada?”
“Seni görmek istedim. Konuşmak, bir şeyleri anlatmak işte, bilmiyorum ki nasıl denir? Sadece dinlesen beni olmaz mı?”
Yıllarca hayalini kurmuştum bu anın. Her geliş ihtimaline senaryolar yazmıştım da böylesini hiç düşünmemiştim. Hep acizdi, zavallıydı, muhtaçtı hayalimdeki gelişlerde. Ama karşımdaki adam hiç öyle durmuyordu.
“Biliyor musun hiç merak etmiyorum. Neden geldin, ne söyleyeceksin umurumda değil. Şu dışarıda geçen adamdan hiçbir farkın yok benim için.”
Kafasını salladı, derin bir nefes aldı. Nefessiz kalasıca … Sanki tutunacak bir yer arar gibi bakındı etrafına. Sonra teklifsizce kendini kenarda duran sandalyeye bırakıverdi.
Ne yaşıyorduk biz? Yıllar sonra neden buradaydı? İçten içe merak etmiyor da değildim. Lakin duyacaklarıma hazır mıydım? İşte ondan emin değildim. Yine de bir an önce söylesin gitsin istiyordum. O sustukça benim içim taşıyor nefesim daralıyordu.
“Anlaşıldı, senden kurtuluş yok. Söyle ne söyleyeceksen. Sonra da var git yoluna. İşim gücüm var. Seninle uğraşamam.”
“Bak… Buraya gelmek, seni yeniden görmek yeterince zor, sende böyle yapınca. Yani sözümü kesmeden dinlemen mümkün mü?”
“Yoo niye keseyim? Bir an önce anlat da bitsin.”
Kollarımı kavuşturup beklemeye başlamıştım. Uzun muntazam parmaklarını birbirine geçirdi. Öne eğik başını yavaş yavaş kaldırırken boynunu yana eğdi. Eskiden yaptığı gibi, çapkınca, hınzırca… Gözlerime bakıp sonunda dile geldi.
“İşe yarar mı bilmem ama sana bir özür borçluyum. Yıllardır içimde, vicdanımda bir yük bu. İnsan gençlikte çok da düşünmüyor başını sonunu. Çivileme atlıyor bilinmeze. Benim için de kolay olmadı gitmek. Seni, ailemi, mahallemi, dostlarımı ardımda bırakmak. Çok üzüldüm ama olmayacaktı burada. Sen de biliyorsun. Bu küçücük mahalleye saplanıp kalmak istemiyordum. Büyük hayallerim vardı. Sense burada mutluydun. Sana bir türlü anlatamıyordum. Hiç dinlemiyordun beni. Sakın seni suçluyorum sanma. Onun için söylemiyorum bunları. Anlamanı istiyorum sadece. İşte gittim sonunda. Eğer o gün gitmeseydim bir daha cesaret edebilir miydim bilmiyorum. Tuttuğumuz o iki odalı ev. Siz temizlik yaparken, bütün hayatımın orada geçeceğinin farkına vardığım anda boğulacağımı sandım. Lahmacun istemiştiniz benden. Ya o lahmacunu alıp sana gelecektim ya da... Söyleyemezdim, anlatamazdım, anlamazdın. Gittikten sonra çok çalıştım. Yapmadığım iş kalmadı. Kolay olmadı tabii. Zamanla yollar önümde açıldıkça açıldı. Ama kalbimin en derininde hep vardın. Hayat başka yerlere savursa da hep sevdim seni. Biliyor musun giden de acı çekiyor. İnan bana. Kalan mı güçlü yoksa giden mi bilmiyorum. Anlatması zor işte. Yıllar sonra da olsa helalliğini alamayacağımı biliyorum ama en azından kendimi anlatmak istedim sana.
Susmuştu. Alnında biriken terleri titreyen elinin tersiyle sildi. Karşımda yalvaran gözlerle bakan, suçunu itiraf eden masum ve aciz bir çocuk vardı sanki. Bense o iki odalı evin yatak odasının camını siliyordum. Ertesi gün çeyizim gelecekti. Ellerimle işlediğim Çin işi mor yatak örtümün, beyaz dantelli tüllerimin odada nasıl duracağını hayal ediyordum. Lila rengi duvar boyasının, cama sıçrayan lekesini çıkaramıyordum bir türlü. Bembeyaz tülün altında gözükmemesi imkânsız olan bu leke. Off, çok sinir bozucuydu. Ah Kemal, bir gözü işte bir gözü oynaşta iş yaparsan böyle olur tabii. Çık artık çık. Daha gelinlik provasına gitmem lazım. Son prova, nihayet bitmiş halini giyeceğim. Kemal’im paraya kıymıştı. Kiralık olmaz demişti. Diktirelim. Canım, hiç kıyamaz ki bana. Karnımızda acıktı. İş yapıyoruz burada. Nerede kalmıştı ki? Alt tarafı birkaç tane lahmacun yaptırıp gelecek. Son zamanlarda kafası başka yerde sanki. Düğünden önce böyle olur diyorlar ama… Bana niye olmuyor da ona oluyor bu dalgınlıklar, hayret bir şey. Arıyorum açmıyor da. Sen bir gel bak burnundan getirmezsem senin. Gelmedi… O telefonu hiç açmadı. O leke hiç çıkmadı. Bir adam gitti ve o yenilmeyen lahmacunu ben tüm ömrümce sindiremedim.
“Emel, ben… Çok ama çok özür dilerim senden. Bir şey demeyecek misin?”
Avuçlarıyla yüzünü sıkıntılı bir şekilde sıvazlarken gördüm yüzüğü. Altın alyans beni gerçekliğe döndürdü. Evlenmişti. Niye şaşırıyordum ki? Ya da ne bekliyordum? Benim gibi müzmin bekar kalacak hali yoktu ya. Mahalledekilerin deyimiyle evde kalmış Emel’dim ben. Herkesin Emel Ablası. Tuhafiyeci Emel. Çocukların Emel Teyzesi. Bir sürü sayardım. Herkesin her şeyi olmuştum da Kemal’in Emel’i olamamıştım. O da fark etti yüzüğüne dalıp gittiğimi. Usul usul sakladı sağ elinin altına. Tıpkı usul usul gittiği gibi. Pişmanlık mı o? Yok benim kuruntum. Niye pişman olsun ki? Utanmadır o. Utanmaz rezil. Bak yine yükseldi sinirim. Niye geldin o zaman, ne geçti eline?
“Ne diyeyim? Belli ki vicdan heybeni boşaltmaya gelmişsin. Ama benimki de dolu maalesef. Acıyla, yıkılan umutlarla, dökülen gözyaşlarıyla ağzına kadar dolu. Boşuna zahmet etmişsin buraya kadar.”
“Ne desen haklısın tabii. Sana beni affet demeye yüzüm yok biliyorum. Ama yine de iyi gördüm ya seni. Yeter bana. Bu dükkân… Hayalindi. Sevindim senin adına. Bak… Amacım seni üzmek değildi ama… ama üzdüğümün de farkındayım. Seneler sonra bencilce içimi rahatlatmaktı belki de yaptığım. Şunu bil ki ben de çok sevdim seni. Bir daha da hiç kimseyi sevmedim öyle. Sevemedim.”
Güldüm. Sevmişmiş. Gitsin istiyordum. Daha fazla saçmalamasını dinleyecek gücüm kalmamıştı.
“Evet Kemal Bey. Size ayrılan sürenin sonuna geldik. Topla o heybeni, çık git dükkanımdan. Daha fazla uzatmaya gerek yok. Dediğim gibi benim yüküm bana yeter. Var git yolun açık olsun. Helallik almaksa amacın o kapı çoktan kapandı.”
Ayağa kalktı. Düşen omuzlarını dikleştirdi. Ceketini, kravatını düzeltti. Ha şöyle, özüne dön bakalım. Sen busun işte. Ağır adımlarla kapıya kadar gidip arkasını döndü. Yüzüme baktı. Bir şey demek için ağzını açtı ama vazgeçti sonra. Güneş gözlüğünü takıp açtı kapıyı. Sonra da gitti.
Nilgün Erdem




Yorumlar