Öykü- Sibel Oğuz- Dört Taş
- İshakEdebiyat

- 6 saat önce
- 3 dakikada okunur
Günün birinde biri çıkıp yeşile beyaz diyecek. Beyaza şüpheyle bakmayı öğreneceğim. Sonra senin sözlerin düşecek aklıma.
"Giderken şapkanı unutma..."
Cebinden taşları çıkarıp masanın üzerine koyuyorsun. Şekilsiz, düzensiz; kenarları keskin. “Hadi otur,” diyorsun. Masanın bir ayağı boşlukta, diğer üçü sağlam. Karşılıklı oturuyoruz. Güneş ikimizi ortadan bölüyor. Eğilmiş masanın altından parçalarımızı topluyorum. Ellerim gözlerinin bataklığına düşüyor. Beni içine çekiyorsun. Nefesim hızlanıyor. Etraftaki ağaçlar sarsıntı içinde. Evren olanlardan habersiz, uykuda. İsrafil sura üfleyecek, kıyamet yakın. Şehrin gebe kadınları çamaşır asmış iplere. Gömleğinin kolları boşlukta sallanıyor. Etrafı çitlerle örülmüş bir bahçeden erik çalıyoruz birlikte. Suyu ağız kenarlarımızdan akıyor. Isırıklarımızdaki diş izlerimiz bizi ele verecek. Endişe sarmış eteklerimi. Korkular icat ediyoruz birlikte. Göz bebeklerinde kendimi izliyorum; yüce bir makama çıkmış olmanın utancıyla. Kolumdan tutmuş, beni aşağı çekiyorsun. Parmak izlerini sürerek kendime bir yol arıyorum, bütün çıkışlar üzerime kapanıyor. Bileğimde tanıdık o acı, yüreğim sağa sola kayarken oturacak bir yer bulamıyor. Onu ellerinin arasına alıp göğsümün altına koyuyorsun. Güm, güm, güm. Bir enkazın ortasında, uçmuş duvarlara sıva yapıyoruz. İşaret parmağımı ağzıma götürüp o duvara resmimizi çiziyorum. İmamın elinde Kur’an. Sayfaları çeviriyor.
“Kaleme yemin olsun.”
Güneş tepemizde. Öğle ezanı okunacak birazdan. İmam tüm insanlığa seslenecek: “Haydi namaza.” Secde görmemiş alnını ovuşturuyorsun, yazgının ucu görünüyor. Orada ismimin baş harfini okuyorum: F, devamı hikâyede. Heyecanla elimi alnıma götürüyorum, parmaklarıma mürekkep bulaşmış. Annem bir deniz seriyor önüme, “Yıkan,” diyor. Ellerimi daldırıyorum, deniz lekeli. Balıklar kaçışıyor, babamın sesi: “Balıklar kirli suda yaşamaz.” Yunus balığı, yosunlu bir taşın üzerine oturmuş; hangimizi yutacağına karar veremiyor. Hangimize dünyayı dar edeceğinin. Kusuyorum, mısırlar saçılıyor yere. Başımı nereye çevirsem sarı bir tarla. Saçlarıma asılıyorsun, saçlarım uzuyor, dünya orta yerinden çatlıyor. Sakinliğimi koruyarak tanrıçaların devrik tahtına oturmuş, çekirdeksiz üzüm yiyorum. Rahatım huzurunu kaçırıyor. Ter kokan gömleğinin yakasını çözüyorsun, dünya sana ve içindekilere dar. Elimde son kalan üzümü sana uzatıyorum.
Güneş tepemizde. Şapkamı geçiriyorum başıma, gözlerimi kısıyorum. Küçülüyorsun. Kaburga kemiğinde bir kadını doğurmuş olmanın iyileşmeyen yaraları var. Ruhumda adanmış bir kadının huzuru. Annem, “Secdeye kapan,” diyor. İmamın eli kulağında. Vakit tamam. Tüm canlılar hareket hâlinde, dünya ağırdan dönüyor... Bir eşiğin üzerinde durmuş, beni kendine doğru çekiyorsun, başım hızla dönüyor. Kaburgandaki boşluğu dolduruyorum, kenarları açıkta kalıyor. Ölmeyi uzağına oturtmuşsun. Korkuyorsun, “Açık yara mikrop kapar,” diyerek yeryüzündeki terzileri suçluyorsun. Elimde çuvaldız, kaburganı dikiyorum, acıdan bağırıyorsun. Başımı sallıyorum. Havva Ana ile Adem Baba sırt sırta vermiş, ellerindeki dikenleri ayıklıyorlar. Sessizce sana doğru uzuyorum. Dilimin altında sırrım, ıslak. Kulağına eğiliyorum: “Duymasın.” Ağzın ve kulakların büyüyor. Bir çizgi film karakterine dönüşüyorsun. Yan masadaki çocuğun gözleri fal taşı. Annesinin eteklerini çekiştiriyor: “Bana bu oyuncağı al,” diyor.
Seni kaybetme korkusuyla güneşin ayırdığı parçana asılıyorum. Kopup bölünüyorsun. Seni bir araya topluyorum, elimde tarihi geçmiş tutkal. Aşka dair ne varsa üzerimden çıkarıp denize atıyorum. Su bulanık. Havva Ana elindeki yaprağı uzatıyor. Yeryüzünde kalan son bir yaprak kaç kadını örtmeye yeter, bilmiyorsun. Elimdeki dört taşı avucuna bırakıyorum. Çocuk yerinden fırlayarak bize doğru koşuyor. İlk defa bir çocuğa tiksintiyle bakıyorum. Anne ağır adımlarla bize yaklaşarak masaya yumruğunu vuruyor. Taşlar metrelerce uzağa fırlıyor. Etrafta çaylarını yudumlayan insanlar, “Başımıza taş yağdı,” diyerek kaçışıyor. Yerde kırık bardaklar, içilmemiş çayların ahı.
“Alt tarafı beş taş oynayacaktık,” diyorum. Ensemde bir el, başımdan şapkamı çekiyor. Kafamın ortasında saçkıran. Elimle orayı örtüyorum. Kusurlarım çoğalıyor. Vakit geceye evrilmiş. En güzel yazgılar seher vaktinde yazılır, diyorsun. Elinde lime lime olmuş bir defter. İçinde silik hikâyeler, ağzında tek kalan bir sözcüğü hecelere bölüyorsun. Dilin sürçüyor, ben her zamanki gibi duymak istediğim bir söze uzaktan bakıyorum. Kim olduğunu bilmediğim birileri bana yetinmeyi, sahip olmadığım şeylere uzaktan bakmayı öğretiyor. Ve ben her zaman olduğu gibi öğrenme güçlüğü çekiyorum. Babam annemi azarlıyor: “Hamileyken balık yeseydin!” Bir ünlem, bir aileyi ve de dünyayı pekâlâ birbirine katabilir, buna hakkı var diyorum, susuyorsun. Çocuğun karanlığa karışarak uzaklaşan sesi kulağımda: “O oyuncağı bana al.”
O sıra gözden kayboluyorsun. Taşlar yerde, ay ışığı yansımış üzerlerine. Tek tek topluyorum, biri kaybolmuş. Ay bu gece eksik doğmuş. Minarede ışıklar, şadırvanda bir delikanlı çorabını ıslak ayağına geçiriyor. Sana dönüyorum, yoksun. İmamın eli kulağında: “Namaz uykudan hayırlıdır.” Yorganı atıyorum üzerimden. Tırnaklarıma kadar ter içindeyim. Elimi boğazıma götürüyorum, orada kime ait olduğunu bilmediğim bir yumru var. Mutfağa geçiyorum. Yarısı dolu bardağı tepeme dikiyorum. Ağzımın kenarlarından boynuma akan su damlaları: küçük mutluluklar, küçük başarılar, küçük aşklar. Dönüp üzerimdeki beyaz geceliğin içindeki kadına şüpheyle bakıyorum.
Sibel Oğuz




Yorumlar