• İshakEdebiyat

Öykü- Esra Kahya- Aşkını Bir Sır Gibi

Her mahallenin geceleri düş böldüren fettan bir güzeli vardı. Bizim mahalleninki de Sevda’ydı. Ama nasıl bir Sevda… Adının hakkını veren, her adımında yürekleri ağza getiren ve sevdanın kaçınılmaz olduğu bir Sevda’ydı işte. Sokağın başındaki merdivenli evde çok bilmiş anasıyla otururdu. Babasının albay emeklisi olduğu ve bilmem kaç senesinde kalp spazmı sonucunda hayata gözlerini yumduğu rivayet edilirdi. Almanya’da hatırı sayılır bir atölyede ustabaşı olan abisi ve buraları beğenmediği için gelmek istemeyen ucuz permalı, çiğ sarı saçlı Alman yengesi de köşe başlarını tutan gıybetçilerin çenesine mezeydi. Ah sadece bununla kalsaydı keşke...

Kedinin uzanamadığı ciğere mundar demesinden midir bilinmez, mahallede insanın olduğu her köşede Sevda’ya dair envaı çeşit hikâye duymak kabildi. O geçerken bıyık buran kelli felli adamlardan tutun da daha tüyü bitmemiş ergen bozmalarına kadar herkes onunla ilgili apır sapır laflar eder; akla hayale sığmayacak düş artıklarını gerçekmiş gibi anlatırdı. Dillere destan güzelliğini kıskanan mahalle dişileri ise durumu epeyce ileri götürürdü. Yok efendim bizim bu Sevda kötü işler yaparmış, her gece gizli gizli evden çıkarmış da tanınmamak için çarşaflara sarınırmış. Gündüzleri onu evde bulmanın mümkünatı yokmuş; güya Bebek’te yaşlı bir adamın bilmem nesiymiş… Kırk kocadan arta kalmış da kırk birinci yoldaymış. Aslında beli o kadar ince değilmiş, çarşafla sıkarmış. Gözleri esasında kapkara imiş de hakiki Mekke boyasıyla göz bebeğini yeşile boyarmış. Saçlarının sarısını eczadan, bacağının uzunluğunu simyadan bilmeliymiş. İki yanağının kıyısına bağdaş kuran gamzelerini de anası küçükken bıçakla oymuş. Mış, miş, muş, müş…

Geleneksel bir toplum hastalığının tohumları mahallenin topraklarını sarmaşık gayretiyle saradursun bu ifrit haset ve iftira belasından Sevda’nın haberi varsa bile edebiyle susup gün eskitmeye devam ederdi. Mahalledeki tek arkadaşı benim dükkânın kapı bir komşusu Bıçakçı Nuri’nin lise son sınıf talebesi kızı Zöhre’ydi. Hakkını yemeyelim Zöhre de adıyla müsemma tam bir yıldız. Sevda olmasaydı mahalleyi ışıtacak denli güzeldi lakin ayın olduğu yerde yıldıza iş düşer mi? Endamına seyyareler feda olacakken kendi ışığında söndü kızcağız. Zöhre haftada birkaç kez okul çıkışlarında koltuğunun altına sıkıştırdığı kitaplarla Sevdaların kagir evinin merdivenlerini tırmanır, gizlemeye gerek duymadığı bir mutlulukla kapının tokmağını makamlı makamlı tıngırdatırdı. Sevda camın birini aralayıp esasında bildiği halde yüreğini de şımartmak gayesiyle aşağı doğru bakar, gelenin Zöhre olduğuna kanaat getirdiği vakit ayağına geçirdiği topuklu terlikleriyle şıp şıp inerdi merdivenleri.

Kapıda sarmaş dolaş olan bu iki alakasız kız, kafa kafaya verip saatlerce kitapların dünyasına dalacak denli ne konuşurlardı, içtikleri o yeşil sudan nasıl hazzederlerdi bilmem lakin bu halleri iyice merak uyandırırdı mahallede. Sevda’ya yanaşıp da sormaya çekineler Zöhre’nin ağzını arardı. “Kimdir, nedir, kiminle ne yapar, senin onunla işin ne, okuması yazması var mı bu alafranganın?” gibi bir sürü gereksiz sual... Yok hayır, cevabını bilsen ne değişecek hayatında, neren doğrulacak, dememek için zor tutardı kendini Zöhre ve hep aynı ketumlukla susardı.

Bazen susmak en büyük ceza idi lakin insanın evvela bunu idrak edecek zekaya muktedir olması lazım gelirdi. Ben de hep susardım ama benim cezam kendime idi. Camlarından çiçek sarkan bu evin önünden her geçişimde hepsinin ötesindeki esas çiçeği düşler ve kutsal bir bahçe imiş gibi şanslı gördüğüm tüm menevşeleri, sardunyaları selamlardım.

Çamur atılmış gamzelerin çukurunda sabahlamak, karşı kıyıdan bana selam duran o dudaklarla üç beş kelam sohbet etmek için canım verecek denli sevdalıydım mahallenin fettan güzeline. Evlerinin kapısı kapandı mı bilirdim onun gelişini. O gün de çocukluğumda yaşadığım tüm baharları peşine takmış geliyordu işte. Onu görür görmez mis gibi bir orman kokusu salındı genzimden aşağı. Allah be, dedim. İşte yaşamak! Eteklerinden çiçekler dökülüyordu kaldırım kenarlarına, rüzgârda uçuşan altın saçlarında tüm mesut günlerin hengamesi vardı. O adım attıkça benim içimden kahkahalar atmak geliyordu ve daracık dükkâna sığamıyordum. Sevda’ya sevdalı adamın zaptı ne zordu.

Elimdeki işi kenara attım. Mukadder yenge yarına yetişsin diye bir pazen bırakmış ki durum Allahlık. Giyilmekten imanı gevremiş bu etekliği onarmak için dikiminden daha çok zaman ve ihtimama gereksinim duysam da hayır demek adetim olmadığı üzre işe koyulmuştum bile. Bitirmeden de başından kalkmazdım ama hayattaki tek zaafım bir ceylan sekişinde benim yönüme doğru yürürken benim elim nasıl iğne tutar, nasıl makas keserdi? Çirkinliğimi, öksüzlüğümü ve bilumum imkansızlıkları pazenin arasına sıkıştırıp Mukadder yengenin ölgünlüğü gibi fırlatıp attım makinenin üstüne.

Belimdeki önlüğü çıkardım, üzerime yapışıp kalan ip ve kumaş parçalarını kaderimi de sıyırıp atmak istercesine hırsla temizledim. Aynanın karşısında geri yatması için debelendiğim saçlarıma söverken Memo’nun sesiyle esas zamana, o ana döndüm.

“Halil Usta kasede basayım mı? Şarkı hazır.”

“Hay aklında bin yaşa Memo, şarkıyı unuttum telaştan. Sen şarkıyı hallet, sesini de körükle, ben kapının önüne çıkıyorum,” dedim.

Memo benim çırak, Sevda’ya olan meylimi bilir, arada karşıma geçer iki tek atarız. Bundan da kimseye bahsetmeyiz. Ellere ne abi, kim yanar kimin derdine, der. Şereften çok şerefsize deriz, gülüşürüz; içimizden ağlayarak.

Sevda’nın geçeceğini benim telaşımdan anlardı Memo. Ben kendime cila çekerken o da teybin ağzına kasedi sürerdi. Şarkı teyakkuza hazır asker gibi beklerdi. Şimdi de tüm cihanı bir sırrı güfteyle ifşa etmenin huzuruyla bekliyordu işte. Son kez baktım aynadaki adama, fena da sayılmazdı. Gülümsemek lazımdı, ne de olsa dışarısı bahardı, ayaz içerde kalsındı. Dükkânın kapısından adımımı attığım anda yüzüme cennet değdi; kulağıma Ferdi Özbeğen oturmuştu ve avaz avaz bağırıyordu.

“Aşkını bir sır gibi Senelerdir sakladım Geceleri rüyada İsmini sayıkladım…”

Onu gördüm. Ne gözümü alabiliyordum ne de gönlümü. Kopacaksa kıyamet tam da şimdi kopsundu. Tüm paramı at yarışında kaybeden abimi sevebilirdim şimdi. Ya da beni doğururken ölen anama öfkem bile dinebilirdi. Babama içme şu zıkkımı dediğim Bafralardan bir karton alabilirdim. Dükkânı kapatıp şu lanet pazeni çöpe bile atabilirdim. Bütün mümkünlerin kıyısındaki şair bendim o an için.

Sevda, ben ve hikâyenin fazla kişisi Ferdi Özbeğen zamanın girdabına doğru çekilirken gözlerimin dönmesinden, karnımın kasılmasından da bildim ki yaşamak buydu. Ve zaman, bir tek onu gördüğüm anda layığını buluyordu.

Dükkânın önünden bir elinde pazar çantasıyla salına salına geçerken bir aralık durdu o serçe adımlar. Hafifçe kaldırdı kafasını. Göz göze gelivermekten ürken bir mahcubiyetle göz süzdü bana doğru. Yok hayır, dokunmadı gözlerime. Ama gamzesine yakın bir yerde bir gülücük gördüm. Yemin bile edebilirim ki gördüm. Sonra dünyanın dönmekten vaz geçecek gibi olduğu o kısacık anda Sevda hızlandı ve gitti. O gidince mevsimler değişti. Kaldırımdaki çiçekler de toparlandı gitti. Memo teybin düğmesine basınca Ferdi Özbeğen de sinirlendi, sustu.

Elimi uzattım ve Mukadder yengenin mukaddes pazenini aldım makinenin üstünden. Eskileri onarıp yenilemekle geçen şu sefil hayatta kalbimin yırtığını dikecek yegâne insanın ardından bir terziye yaraşır bir şekilde yas tuttum. İpliği geçirdim iğneden ve verdim makinenin ağzına. Kalbimin yaşı yine kalbime akarken, Memo’ya seslendim.

“Memo, açık bir çay kap gel…”

Birkaç saniye geçti geçmedi, kapı aralandı. Ne çabuk geldin la Memo diyecek oldum. Baktım ki o değil. Kapımda bahar duruyordu. Sevincimden aklımı nasıl yitirmedim o an, bilmem. Konuştu. Sesinde ben vardım, geleceğim vardı. Umutlarım, annem ve tüm mahalle. Sesinde söylenmiş ve söylenecek olan tüm cümleler vardı. Ve ilk kez bana dokundu. Gözleri ile dokundu. Gözlerimin yedi ceddine baka baka dedi ki, “Aşkını bir sır gibi senelerce sakladım.”

Gülümsedi ve dönüp gitti. Bu sefer mevsim değişmedi. Bir bahar geldi oturdu içime, gözlerime Sevda değdi. Ve ben o an orada eriyip gitmedimse Ferdi Özbeğen’e minnetimdendi.

“Eyvallah abi,” diye avazım yettiğince bağırdım dükkânın içinde. “Aşkını bir sır gibi senelerce sakladım, diyen sesine kurban abi.”

Allah be! O da beni seviyor.


Esra Kahya

214 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör