Öykü- Evşen Yıldız- AI (eyay)
- İshakEdebiyat

- 15 Oca
- 5 dakikada okunur
Dramatik bir sahnedir, saçındaki beyazı fark eden kahraman, uzun uzun bakar o beyaz tele, geçen yıllara bakar gibi. Yüzünü inceler sonra, ilk kırışıklık o beyaz saç telinden önce mi gelmiştir? Yaşlandığına kanaat getirmek, onlarla bizi ayıran çizgide artık onların tarafına geçtiğini kabullenmek böyle bir şey midir? Nüfus cüzdanına göre kaç yıldır bu dünyada olduğunu gösteren rakam mıdır yoksa? Önünde elenmiş dağ gibi un, tutmayan dizlerinden destek alarak doğrulmayan belini sürükleyip eleğini asma isteğindeki hevessizlik midir yoksa? Dün gece kendime sordum bu soruları, yatmadan hemen önce o evrensel sahnenin tipik karakteriyle empati kurmamı sağlayacak şey oldu çünkü: zihin dünyamdaki ilk beyaz saç telini buldum.
Bir süredir yatakta, uyumadan hemen önce sosyal medyada video kaydırma alışkanlığı edindim. İzlediğim videoların içerikleri bir dönem, belki birkaç gün boyunca aynı seyrediyor, sonra başka bir frekansa geçiriyordu beni algoritma. Temizlik videolarını izlerken evimi dip köşe temizlemişim gibi bir arınma yaşadığımı fark ettikten sonra bir süre buna yoğunlaşıyor, ardından asla izlemeyeceğim filmlerden kesitlerle beni eğliyordu. Düşme fobisi edinmeme sebep olacak kadar çok düşen insan videosu izledikten sonra çocukları ölümcül tehlikelerden koruyan hayvan videoları çıkmaya başladı karşıma. Ne olduysa o videolar yüzünden oldu.
Ben bir gecede yaşlanılmaz sanırdım, bu bir süreçtir ve benim bununla bir derdim olmaz, derdim. Yaş aldığımı etraftan gizlemeye, kendimi olduğumdan genç göstermeye hevesim yoktu. Yirmili yaşlarımda beyazlamaya başlayan saçlarımla sorunum olmadı hiç. Gençliğin etrafımda oluşturduğu hale, boyama arzusunu uzak tutacak şekilde tel tel parlatıyordu o beyaz saçları. Orta yaşa geçtiğimi kabul ettiğim zaman boyamaya başlamış olmalıyım, akranlarımın çocukları okula başlarken benim artık bir yuva kuramayacağımı kabullenmeye geçişimdi. "İyice saldı" demesinler diye beyaz saçlarımı sevmiyormuş gibi yaptım. Boyamasam nasıl olur diye merak ederdim, onu da pandemide görmüş oldum, pamuk gibi.
Yakın gözlüğü kullanmaya başlamak değil de otobüs koltuğuna rahatça yerleşebilmek, binen herkese yer vermem gerekiyor mu, diye bakmadan oturmak da bir geçişti. Öyle zamanlarda, kulaklığım dışarı ses veriyorsa Şebnem Ferah dinlediğimi anlayıp bana yer veren gencin halimi komik bulmasından çekinirdim. İçimde gencin iç sesi yankılanırdı: Teyze sen artık ilahi dinlesene. Gelip başıma dikilenin ellerine bakardım, çilleri benden fazla mı, damarları daha belirgin mi, yer versem mi ayıp olur, vermesem mi?
Ne diyordum, şu videolar… Küçücük çocuklarını başıboş bırakan annelere öfkelenmeme sebep olan bu videolardan birinin yorumlarına bakmak, benim gibi anneye kızan başkalarını da görüp rahatlamak istedim. İlk yorumda “AI (eyay)” yazıyordu. İnanmadım ama iki üç derken yorumların çoğu videonun yapay zekâ tarafından üretildiğini söylüyor, kalan kısmı da “yapay zekâ bile olsa…” diye başlıyordu. Videoya geri döndüm, defalarca izledim, gerçekliğe aykırı bir kare göremedim. Kaydırdım.
Sonraki video da benzerdi, hemen yorumlara baktım. Videoyu gözlerimi yormak pahasına tekrar tekrar izledim. Gerçekten çocuğa bir ayı saldırmıyor ve bir kedi cesurca çocuğu korumuyordu demek. Sonraki videoda bebeği kapıp götürmeye çalışan bir kartal yoktu, öyle mi? O beyaz saçı çöpe atıp yoluma devam etmek yerine, kafamı incelemeye başladım; öyle ya bu ilk değildi belki, ne zamandır olmayan bebekler için endişeleniyordum? Kaydettiğim videoları izledim bunun üzerine, yorumlarda bu sahte videolara inananlara hakaret edildiği bile oluyordu. Sadece yaşlanmak değildi benimkisi, birdenbire hem yaşlanmış hem de gençlerin maskarası olmuştum. Tadını çok sevdiği halde bir türlü dili dönüp de ketçap diyemeyen anneannemin o haliyle eğlenmek için mahsus ketçapı sofraya koymayıp o istesin diye beklerdik. O günlerde kurduğumuz tuzakların intikamını bu gece yapay zekâ almıştı. Herkesin önünde çıplak kalmışım gibi utandım. Telefonu başucuma bırakıp daha fazla üzülmemek için uyumaya zorladım kendimi. Tabii ki sabaha kadar karışık düşlerle boğuştum.
Hacı misi kokan geniş ve loş salonu dolduran kalabalığın ikili üçlü gruplar halinde sohbet ettiğini gördüm. Fonda “Sordum Sarı Çiçeğe” mi çalıyordu? Yok artık! Tanıdık bir yüz görme ümidiyle etrafa bakınmaya başladım. Kimi görmek istediğimi bilmiyordum, burada olmanın can sıkıntısını kim dindirebilirdi ki? Yetmişli yaşlarındakileri görünce erkenden yaşlandığım için kendime acıyor, akranlarımı gördükçe bir nebze ferahlıyordum. Doksan yaşını aştığını düşündüğüm, evlerinin kirasıyla gül gibi geçinen, kendine baktıran, yine de mahrum bırakıldığı miras için kardeşlerine her gün ah eden komşumuzu görünce anladım ki son sekmedeyiz, başka bir geçiş yaşanmayacak. Fark ettim ki buranın gençlerinden olmak çok da kötü olmayacak. “Ben eyay yüzünden buradayım” dediğimde boş boş bakacaklardı bana, ben de yaşlılar diyarında dünyanın en saçma gururu olan gençlik gururuna kapılacaktım.
Gerçi benden en az yedi sekiz yaş küçük Makbule de buradaydı. Sen hep yaşlıydın, dedim yüzüne yüzüne, hiç şaşırmadım burada olmana. Daha evlenmeden büyük büyük cümleler kurardı, çalışan kadının evine ne hayrı olurmuş da, kız çocuğuna ev işini öğretmek gerekirmiş de, yeni nesilde hiç saygı kalmamış da… aradaki bütün sekmeleri atlayıp buraya gelmiş olmalı, halinden memnundu.
Benimle ciddi bir arkadaşlık düşündüğüne dair haber yollayıp çay içmeye davet eden Hakan abiyi de gördüm. O zamanlar, “Ne münasebet,” demiştim, “kaç yaşında adam!” İşte şimdi aynı düzlemde buluştuk. “Abi deme lazım olur Hakan'ın yanında karısı olabilecek bir kadını aradı gözlerim ama göremedim.
Nüfus cüzdanı ve sağlık karnesinin arasına “yavaş yavaş yaşlanıyoruz” fikrini özenle yerleştirip her yere yanlarında taşıyanlar, yaşlılara da kendi yaşlılıklarına yatırım yapar gibi ilgi gösterenler, bir yandan da iyiliğini düşünür gibi yaşlıları çocuk gibi azarlayanlar, hâlâ yaşama sevinci olan ama değişen dünyadan da tat almadığı için kafası karışanlar…
O kalabalık içinde benim gibi etrafı hayretle seyretmekte olan lise edebiyat öğretmenimi gördüm. Sevdiğim, saygı duyduğum, çekindiğim, yanında çok şey konuşmak isteyip de iki kelimeyi heyecandan bir araya getiremediğim Esma Hanım. Yıllardır arayıp sorduğum yok, sevinsem mi vefasızlığıma kızsam mı bilemedim. Yüzündeki hayret benimkinden farklı olarak biraz sevinç de taşıyor gibiydi, nihayet yaşlandığına mutlu olmuştu sanki. Yanına yaklaşıp selam verdim, beni görünce hemen tanıdı:
“Merhaba kızım. Nasılsın?”
Nasıl videoları sevmem gerektiğine karar vermenin ve onları üretmenin ne anlamı kalıyor sevgili teknoloji, Esma Hanım’ın sözlerini onun sesi ve vurgusuyla yansıtacak bir yazı tipi olmadıktan sonra? Otoriter, sakin, her hecenin üzerinde durarak ilerleyen konuşmasını okurun hayal gücüne bırakıyorum. Hâl hatır sorma faslından sonra hemen sordu:
“Yavrum, sen burada ne arıyorsun, daha erken değil mi?”
Uzun uzun açıklamaya giriştim, nüfus cüzdanları, beyaz saçlar, yakın gözlükleri derken yaşlandığımı anlamamı sağlayan eyay vakasına geldi sıra:
“Hocam, nasıl oldu anlamadım, videoların gerçek olmadığını öğrenince önce kandırıldığım için üzüldüm. Sonra fark ettim ki bu olayı görmezden gelsem çok yakında yenisi olacak. Önümde dörtnala koşan dünyaya yetişmem mümkün değil, yetişeyim derken komik duruma düşme tehlikesi var. Mesela o videoları yeğenlerime gönderip alay konusu olabilirdim, Allah korumuş.” Elimle kulak mememi çekiştirip hemen yanımda beliriveren tahtaya vurdum. “Ben de edebimle orta yaş diyarını terk etmeye karar verdim, bir gecede yaşlandım.”
Esma Hanım bir şey demedi ama hayal kırıklığına uğradığını hissettim. Konu benden uzaklaşsın diye “Siz ne zamandır buradasınız, sanki yeni gelmiş gibisiniz.” dedim. Bu soru karşısında onu ilk gördüğümdeki heyecanına kavuştu:
“Kızım, ben buraya sadece bir inceleme için geldim, yoksa burada kalmıyorum ben.”
“Hocam, nasıl? Oluyor mu öyle?”
“Niçin olmasın evladım? Gerçek olmayan kartallar gerçek olmayan yavruları kapıyorlar da bu neden olmasın?”
Esma Hanım’ı tanımasam benimle dalga geçtiğini düşünecektim. Neyse ki sessizliğe fırsat vermeden açıklamaya devam etti:
“Bak şu etrafına, senin zihnin daha gerçekçi görüntüler oluşturuyor.”
Etrafa bakınca “abi deme amca de Hakan”ın altı parmağı olduğunu fark ettim ama sesimi çıkarmadım.
Hafif gülerek devam etti:
“Artık her videoya temkinli yaklaşırsın, onda bir şey yok. Ben okumaya, yazmaya, öğrenmeye devam ettikçe buraya gelmem. Ama senin hiç mi hevesin kalmadı be kızım?”
O böyle deyince çok utandım, hemen sandığımdaki ilk heyecanı çıkardım:
“Var hocam, olmaz mı? Çince öğrenmek istiyorum mesela, gençliğimden beri öyle bir merakım var.”
“Eee, ne güzel işte!”
“Ama hocam, şimdi bu yaşta, senin neyine demezler mi? Hem sonra en ufak tökezlesem gülerler arkamdan…”
Konuşmayı sürdürüyordum ama Esma Hanım’dan uzaklaşmıştım, kendi kendime söylenir gibi:
“Bana abla diyorlar, teyze diyorlar, bu lafların ağırlığını taşımam lazım, arkamdan güldüremem, yok, olmaz…
“Ne güzeldi yaş almak, şimdi niye böyle oldu? Gençlik telaşlarını aşmışsın, saçmalamışsın, bitmiş…”
Rüyamın kusursuz evreninde, o loş salondan çıkmış, bomboş bir yeşillikte yürür olmuştum.
“Kendini kabul ettirme derdi yok, travmalarını çözmeye çalışmazsın artık… “İnsan”ı tanıdıkça üzülmeyeceğim deyip üzüldüğün günler bitmiş…
“Konuşmalarda uzun sessizlikleri doldurayım derken saçmalama huyunu bırakmışsın…”
Bu yeşil bahçede hiç tökezlemeden sonsuza dek yürüyebilirdim.
“Güzel şey yaşlanmak… ama Çince öğrenmek de güzel olur…”
Telefon bildiriminin sesine uyandım. Rüyamda neler sayıklamıştım da şimdi karşıma çıkacaktı. Canım sıkıldı. Ne istediğime sen mi karar vereceksin? Yatakta oturdum, telefonu elime aldım. Telefon kocamandı, ağırdı, mütehakkim. Karşısında küçüldükçe küçüldüm. Bildirime tıkladım. “Yeni dönem kurs kayıtlarımız başladı” yazan e-postayı açtım. Ekranda yazanı görünce içime bir neşe geldi. Güldükçe büyümeye başladım, telefon da küçülüp eski boyutuna döndü. Tekrar yatmak üzere telefonu başucuma bırakırken bir yandan onunla eğlenmeyi de unutmadım:
“Çini değil şaşkın, Çince, Çince!”
Evşen Yıldız




Yorumlar