top of page

Öykü- Ali Çağlar Kale- Kaçış

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 saat önce
  • 3 dakikada okunur

Belimi tutarak doğruldum. Alnımdan akan ter fayansa düştü. Şıp Şıp. İki damla. Fayans parladı. Bu yetmez, diyerek paspasa asıldım. Belimdeki omurların arasına kaçan o et parçasına inat fayansları hırsla silmeye devam ettim.

Fayansın son karesindeydim. Telefonun titreşimiyle ıkınarak doğruldum. Gelen mesaja baktım. Tugay’dı. Şu an kahvedeyiz. Akşama da maç izleyeceğiz, belki izin alabilirsen gelirsin diye yazayım dedim. Telefonu masaya bıraktım. Sandalyeye yığıldım. Kalbim, omurların arasına kaçan et parçasında atıyordu. Hissediyordum. Gururuma dokunmuştu. Sonuçta biz de erkektik.

Paspas bıraktığım yerde kaldı. Fayansı silmedim. Son kare de parlamasındı. Koridoru geçtim, kafamı yatak odasına daldırdım. Aysel uzandığı yerde çıplak ayaklarını sallıyordu. Gözlerini kırpmadan telefona bakıyor, Yüzünüzdeki kırışıklara son, tek seansta anında çözüm, diye haykıran kadını izliyordu. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Otuz altı yılın yüzümde çizdiği oyuklarda kayboldum. Birkaç defa öksürdüm. Şifonyerin üstündeki bezi alıp aynayı sildim. Şarkı söyledim. Burası gibi değil gideceğim memleket, denizi ayrı deniz, havası ayrı hava. Dönüp bakmadı Aysel. Çaresiz, koridora geçtim. Aysel’in ısrarlarıyla aldığımız ünlü markanın dikey süpürgesine öfkeyle baktım. Bir yumruk indirecektim gözünün üstüne ama kıyamadım. Bitmemiş taksitleri geldi aklıma. Götürüp şarja taktım. 

Mutfakta biriken bulaşıkları boynu bükük bırakıp evden çıktım. Bu, evden ilk kaçışım değildi. İhtimal dönersem son da olmayacaktı, biliyordum. Bu sefer o arayacaktı. Biraz korksun diye el yükseltip telefonu kapattım.

Ara sokaklardan geçtim. Sahile indim. Truva Atı’nın önündeydim. Oturdum, basket maçı yapan gençleri izledim. Kırılan gururumu onarmak için erkekçe bir şeyler yapmalıydım. Maç bitince kalktım. Kordonda yürümeye başladım. Kafelerin önünde oturanlara baktım. Soğuk biraların “cıst” diye açılan kapakları, çok eski günlerin sayfalarını çeviriyordu zihnimde. Akşam yeli yüzümü yaladı. Sanki içim çatladı, bir ağırlık aktı. Ferahladım. Güneş batmıştı fakat turuncu ışıkları, karanlık tepelerin üstündeydi. Denizin ütüsü bozulmuş, kırışıkları artıyordu.

Deniz otuz altısını geçmişti, bilmem kaç milyonuncu yaşından gün almıştı. Onunla yüzümüzdeki derin oyuklar hakkında konuşabilirdik. Dinlerdi beni. Belki o da anlatırdı insanların yüzünde açtığı yaraları. Nasıl yapsam diye düşünürken az ötedeki sandal gözüme çarptı. Etraf pek sakindi. Neden olmasın, deyip atladım sandala. Denize açıldım. Kürekleri bırakıp uzandım. Kararan gökyüzünü izledim. Göz açıp kapayıncaya dek geçen otuz altı yılı düşündüm. Daha dün gibi geldi hepsi. Oyun oynadığım sokaklar, bisikletten düşüşüm, sapsarı saçlarım… Şimdi o sokaklar yok. Saçlarım önce siyaha, sonra beyaza döndü. Ve yüzüm. Tek kurşun atamadan oyuklara teslim oldu. Nasıl dayansın zavallı, kolay mı özel sektör? Sabah sekiz, akşam beş. Adamın canını almadan para vermezler ki! Bir de o göbekli zenginlerin şımarık veletlerine matematik anlatacaksın. Müdürün kaprislerine güler yüz göstereceksin. Her söze boyun eğeceksin…

Anlatıp durdum. Küçümsemeden dinledi beni. Sonra o da konuştu. Sandala çarpan dalgalardan hissettim.

Elimi denize daldırdım. Bir avuç karanlık su alıp kokladım. Burun deliklerim genişledi. Uzaklardan sarhoş sesler geliyordu. Dalgaların kucağında bir sürü küfür doluyordu sandala. Özlemiştim. Bir avuç su daha aldım. Serinlik tenimi sarstı. Titredim. Kolumdaki saate baktım. Vakit epey geçmişti. 

Birden aklıma telefon geldi. Cebimden çıkardım. Aramış mıydı? Meraklandım. Kesin aramıştır, diyerek açtım. İşte orada duruyordu. Bir cevapsız arama. Nur topu gibi. Hemen tıkladım. Fakat sevincim ölü doğdu. Arayan Tugay’dı. Canım iyice sıkıldı. Üstelik iyiden iyiye üşüyordum. Küreklere asıldım. Az sonra kordondaydım. Truva Atı’nın önünde şimdi başka çocuklar basket oynuyordu. Yürüdüm. Ara sokağın ağzında Erkan abi tezgâhını açmıştı. Birbirimizin üstüne Allah’ın selamını serptik. Yarım ekmek köfte söyledim. Otururken iki tane olsun, diye ekledim. Karşı sokaktaki kafeden maç izleyenlerin sesi geliyordu. Birazdan gooool diye inleyen kafe sokağa püskürdü. Kol kola giren, havalara zıplayan bir sürü adam Beşiktaş diye bağırıyordu.

Paketi alıp kalktım. Kuyruğumu kıstırıp kendi sokağıma döndüm. Asansörün tuşuna bastım. Dördüncü kattan süzüle süzüle indi. Kapı açıldı. On dört numarada oturan Niyazi’yi kustu asansör. Şortunu, formasını giymiş, ayağında kramponlar… Halı sahaya gidiyor. Selam verip geçti. Boynu bükük bindim asansöre. Sanki Niyazi gözden yitinceye kadar göreyim diye kapısı bir türlü kapanmadı asansörün. Sonunda eringeç götünü kaldırıp oflaya puflaya üçüncü kata çıktı.

Cebimden anahtarı çıkardım. İkinci denemede kilide taktım. Sessizce kapıyı açıp mutfağa geçtim. Az sonra Aysel belirdi kapıda. Telefon hâlâ elindeydi. “Hayri, temizlik bitmedi mi daha? Çok acıktım,” dedi gülerek. Ben de güldüm. Ekrandaki estetisyenin yarattığı harikaları gösteriyordu bana. Köfte ekmekleri poşetten çıkardım. Masayı hazırladım. Başarısız bir kaçıştan sonra yeniden yuvamdaydım. 


Ali Çağlar Kale

Yorumlar


bottom of page