top of page

Öykü- Elif Nur Günay- İçimdeki Boşluk

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 dakika önce
  • 7 dakikada okunur

İçimde yer alan boşluğun adını değiştirmeye gelmiş gibi… Bazen birileri ile tanışmak insanı uzun bir yolculuğa çıkarır. Sisli, bulanık bir yol… Nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan, belki de bitişi dahi olmayan o yolda kaybolmak kendini bulmaktır aslında. Korktuğun her şey seni dönüştürür. Zeynep için her şey böyle bir sis bulutunun içinde başladı. . .

Zeynep, iş çıkışı kafasını otobüsün camına yasladı.  Cam soğuktu.  Kulaklığından gelen müzik, yolun sesini bastırıyordu. Parça ruhunda yankılanırken otobüs aniden fren yaptı. Koşarak otobüsten inen şoföre bakakaldı. Şoför yoldaki yaşlı kadının elinden yere dökülen elmaları topluyor ve ondan özür diliyordu. Zeynep oturduğu yerden kalktı. Bir adım attı, sonra durdu. Otobüsün kapısı hâlâ açıktı. Yolcular bekliyordu. Şoför yerdeki son elmayı kadının poşetine koyunca, Zeynep tekrar yerine oturdu. Otobüsün camından dışarı baktığında sokak lambalarının yandığını fark etti. Eve gidecek hali yoktu, otobüsten indi. Sahile doğru yürüdü. Kulaklığındaki şarkı tekrar ediyordu. Sahilde rüzgâr sert esiyordu. Montunun yakasını biraz daha kapattı. Dalga sesleri müziğin arasına karışıyordu artık.

Şarkının içinden bir cümle koptu, sahil boyunca peşini bırakmadı. O an, Hakan’ın sustuğu anlar geldi gözünün önüne. Kalabalığın içindeyken bile bir adım geride duruşu. Konuşması gerektiğinde konuşup, fazlasını kimseye bırakmayışı. . . Hakan o akşam eve her zamankinden erken geldi. Elini yüzünü yıkayıp oturma odasına yöneldi. Plağın üzerine bir şarkı bıraktı. İğne yerine otururken kısa bir çıtırtı duyuldu. O sesle birlikte odanın içi doldu. Kendine gidip bir kahve yaptı ve kitaplığından bir kitap seçti. Odanın ışığını kapattı. Abajurun soluk ışığı odaya yayıldı. Kitabı okurken birden çocukluğu geldi aklına. Kitabın kapağını usulca kapattı. Mutfaktan bir mum getirdi ve yaktı. Mumu alıp pencerenin karşısına geçti, dışarda hayat akıyordu, bisiklet süren bir çocuk ve babası yoldan gülüşerek geçtiler. Yutkunmak istedi ama yapamadı boğazı düğümlendi. Gözleri doldu birden ama ağlayamadı, en çok o gece ağlamak istedi ama tek bir damla gözyaşı süzülmedi gözünden. Kafasını pencereden çevirdi mumu soluk bir nefeste üfledi. Odasına geçti. Yatağına uzandı.

Plak hâlâ dönüyordu, şarkı giderek yumuşadı, sözler silikleşti, Hakan gözlerini kapattı. Aynı melodi, birkaç durak ötede Zeynep’in kulaklığında dönüp duruyordu.  Sahil boyunca yürürken şarkı sürekli başa sarıyor fakat Zeynep'in zihninde tek bir cümle yankılanıyordu. Telefonu çaldı. Arayan annesiydi. Ekrana bakınca saatin epey geç olduğunu fark etti. Telefona cevap vermedi, sessize aldı ve cebine koydu. Eve doğru yürümeye başladı. Eve varınca elini yüzünü yıkadı, kıyafetlerini değiştirdi.  Kendini yatağa bıraktı; gözlerini kapattığında, gün içinde Hakan’la konuşurken kaçırdığı bakışlar geldi aklına. Farklı cümlelerin arasında, ikisinin de dokunmadan geçtiği bir boşluk vardı. Şarkının melodisini mırıldanarak uyumaya çalıştı.

Ertesi sabah Hakan erkenden kalktı. Ev sessizdi.  İş yerine gitmek için hazırlanırken kitaplığından sevdiği yazarlardan birinin kitabını yanına aldı. Kapıya doğru yöneldi, arabaya binince yanına aldığı kitabı torpido gözüne bıraktı. İş yerine gelince hızlıca arabadan indi. Arabadan inerken aynadan şirketin kapısındaki Zeynep'i gördü. Hakan adımlarını yavaşlattı, Zeynep, "Günaydın," dedi ve gülümsedi. Ardından gözlerini Hakan'dan kaçırdı. Hakan da günaydın dedi. Yan yana yürüyerek içeri girdiler. O gün ikisi için de yoğun geçmişti. Çıkışta ofisin kapısında karşılaştılar. Bu sefer Hakan Zeynep'i görmezlikten geldi. Hızla Zeynep'in yanından uzaklaşıp arabasına yöneldi. Zeynep bir an durdu içi burkuldu. Bir şey mi oldu acaba, diye düşünmeye başladı. O an içine tarifsiz bir hüzün oturdu. Eve gitmek istemedi, kendini sahile attı.

Sahilde oltasını atıp balık tutan yaşlı amcaların arkasındaki banka oturdu. Tam o sırada yanına bir güvercin kondu. Güvercini sevmek için elini uzatacağı sırada birden elini çekti. Korktu. Elini uzatsa sevse kaçıp gidebilirdi ellerinden. Bu zamana kadarki hayatında hep öyle olmuştu çünkü. Sevdiği herkes bir bir uzaklaşıp gitmişti kendisinden. Sevdiği insanların ellerinden kayıp gitmesi kadar acı bir şey yoktu hayatta. Ölüme insan alışabilirdi belli noktada. Ölüm demek dünya hayatının son bulması demekti. O insanı bir daha görmeyeceğine kendini alıştırmak zorundaydın. Peki ya hayatımızda kalmayı tercih etmeyen insanlar? Onlara nasıl alışılacaktı? Biliyorsun hayatta belki de birkaç adım ötende ama uzakta durmayı tercih ediyor. Tam o sırada aklına Hakan geldi yeniden. Onun o suskun duruşunun altında yatan dünyayı çok merak ediyordu. Kendi suskunluğunu ona çok yakın hissediyordu.  Ama kuş misali. Ona yanaşamıyordu.  Çıkıştaki soğuk tavrı geldi aklına. Onu yok sayması, görmezden gelişi. Boğazı düğümlendi. Çantasından defterini kalemini çıkardı ve şu cümleyi yazdı: Suskunluğuyla bir bağ var aramda; gizli gözlerinde yok kimseyle konuşma hevesi. Ardından defteri kapatıp çantasına yerleştirdi ve sahilde yürüyüş yapmak için ayaklandı.

Zeynep sahilde yürüyüş yaparken Hakan eve ulaşmıştı. Anahtar kilitle buluştuğu anda içinde bir yer titredi. Eve girmek istemediğini hissetti. Anahtarı usulca çıkardı, cebine koydu. İnsanlardan yorulduğunda, sessizliğin kapısını aralayabildiği bir dağ evi vardı. Arabasına atlayıp oraya doğru yol aldı. Son sürat gitmeye başladı. Gaza her basışında kendi hayatından çıkıp gidiyordu sanki. Bunu düşündükçe daha da hızlandı. Az sonra ev göründü. Evin bahçesine girince arabayı park etti. Kapıyı açıp içeri girdi. Mutfağa doğru yöneldi. Uzun zamandır gelmediği için çoğu eşya tozlanmıştı. Temizlik yapacak hali yoktu. Şimdilik kullanması gereken şeylerin tozunu alsam yeterli diye düşündü. Kahve makinesinin tozunu aldı, tezgâhı sildi ve ardından annesinin küçükken ona aldığı kupayı çıkardı, yıkadı. Kupa artık benden vazgeç, ben eskidim, yıprandım diye bağırıyordu ama Hakan'ın vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. O kupa çocukluğu demekti. Ardından dolabı açtı. Burçak bisküvi ile göz göze geldi. Son kullanma tarihine baktı. Daha iki ay vardı. Kahvesi ve burçak bisküvisiyle bahçeye çıktı sandalyeye oturdu.  Gözlerini kapadı; zihninde Zeynep’in dalgalı saçları belirdi, ardından gözlerinin kıyısında, her an düşmeye hazır bir damla… Parmaklarının ucunda bisküvi, ama yemeye cesaret edemedi; bir gün önce sahilde bisiklet süren çocuk ve babasını izlerken anlatamadığı hikâye, boğazında düğümlenmişti.  Gözlerinden sessizce süzülen yaşlar, anlatılamayan her sözün yerini aldı. Cebinden telefonu çıkardı, annesini aradı. “Evde misin?” “Evdeyim.” “Sana geliyorum.” Telefon kapandı, kahvesi masada yarım kaldı.

Zeynep sahilde yürüyüşünü bitirmiş eve geçmişti. Yarınki toplantı için raporları son bir kez gözden geçirdi. Bilgisayarı kapattı. Yatağına uzandı kulaklığını takıp en sevdiği parçayı mırıldanmaya başladı tekrar. Hakan annesinin evine geldi.  Kapıda onu karşılayan annesi, söze başlamadan önce “Ne oldu? İyi değilsin, telefonundaki sesinden anladım,” dedi.  Hakan sessiz kaldı; kelimeler boğazında düğümlenmişti.  Sonra, düşük bir sesle şu cümleler döküldü ağzından: “Neden biz aile olmayı başaramadık? Babama fazla mı geldik biz?” Annesi, oğlunun sözleri karşısında donakaldı; dili lâl olmuştu.  Bir süre konuşamadı.

Hakan hiçbir zaman konuşkan olmamıştı; özellikle bu tür anlarda, içinde tanımlayamadığı bir ağırlıkla baş başa kalırdı.  Sevgi onun için hep eksik, hep geç kalmış bir şeydi; sevildiğini fark ettiği nadir anlarda bile eski bir korku kıpırdanır, geri çekilirdi.  Suskunluğu, kendine ördüğü bir duvar; ardına saklanmayı erken öğrenmiş bir çocuktan mirastı. Annesi kanepeye gelip saçına dokunmak istedi; Hakan birden ayağa kalktı.  “Saat epey geç olmuş, kendine iyi bak anne,” dedi ve hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Annesi öylece kanepeye oturmuş, geride kalan sessizlikle yüzleşiyordu.

Ertesi sabah Zeynep ofisin kapısında Hakan'ı bekledi. Onu gördüğü anda yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Selamlaştılar. Zeynep toplantının başlama saatine daha çok olduğunu, kafede birer kahve içmek için vakitleri olduğunu söyledi. Hakan bu teklifi kabul etti. Birlikte kafeye geçtiler. Biraz sohbet ettikten sonra, Zeynep Hakan'a dün moralini bozuk olduğunu, bir sıkıntısı varsa onu dinleyebileceğini dile getirdi. Hakan yoğunluktan dedi, başını çevirdi. Zeynep o an konuşmanın sonlandığını fark etti. Saatine bakıp kalkalım mı diye sordu. Konuşma öylece yarıda kaldı.

Ofise geldiklerinde Hakan'ın aklına bir gün önce arabasının torpido gözüne koyduğu kitap geldi. Hızlıca binadan çıktı, kitabı aldı. Çalışma masasının çekmecesine yerleştirdi. Toplantı saati başladığında Zeynep'in aklında kafede yarım kalan konuşma canlandı. Sunum yaparken aklının Hakan'da olduğunu hissetti. Birden eli ayağı boşaldı. Özür dileyip izin isteyerek toplantı salonundan ayrıldı. Onun yerine Hakan sunumu devraldı. Toplantıyı başarıyla tamamladılar. Toplantı sonrası Hakan Zeynep'i merak etti, aramayı çok istedi. Sesini duymayı çok istiyordu. Fakat sadece bir mesaj atmakla yetindi. "İyi misin?"Bildirim Zeynep'in ekranına düştüğü anda Zeynep'in içi cız etti. Sadece bu kadar mı? diyebildi kendine. Mesaja tıklamadı.

Aradan bir hafta geçti.  Hakan ile Zeynep’in arasındaki suskunluk giderek büyüyordu.  Bir hafta daha sürdü, ardından bir diğeri. Artık aralarındaki sessizlik, konuşulmamış bir mesele olmaktan çıkmış; varlığı kabul edilen ama üstü örtülen bir hâle dönüşmüştü. Bir akşam iş çıkışı Hakan masasının çekmecesini açtı.  Günlerdir elini sürmediği kitabı eline aldı.  Sevdiği yazarlardan biriydi ama asıl tanıdık olan, sayfaların arasında dolaşan o eksik duyguydu.  İlk sayfayı çevirdi.  Kalemi uzun süre boş sayfanın üzerinde bekletti.  Sonra yazdı.  Yazdığını düzeltmedi.  Kitabı kapattı. Zeynep’i ofisin kapısında bekledi. Kitabı uzattı.

“Bunu sana vermek istedim,” dedi.

Sesindeki sakinlik, içindeki karmaşayı gizliyordu. Zeynep kitabı aldı.  Teşekkür etti. Kalbi hafifçe hızlandı.  Beklemediği bir yerden gelen küçük bir sevinç gibi.  Kitabın ağırlığını avucunda hissetti.  Kapaktaki harflerin üzerinde parmakları kısa bir an durdu. Hakan’ın söylemediği bir şey vardı sanki orada. Kelimeye dökülmemiş, yüksek sesle söylenmemiş ama yine de bırakılmış bir şey. O an, bunun sevmenin başka bir dilde söylenişi olabileceğini düşündü. Sessiz, temkinli, ürkek… Ama gerçek. Kitabı çantasına koyarken gülümsediğini fark etti. O gülümseme, uzun zamandır yüzüne uğramayan bir yerden gelmişti. Sonra daha sık görüşmeye başladılar.  Kahveler içildi.  Kısa yürüyüşler yapıldı.  Konuşmadan da anlaşabildiler bir süre. Hakan yavaş yavaş Zeynep’in hayatına dâhil oldu.  Zeynep de onun suskunluğuna.  Sessizliği paylaşabilmek, Zeynep’e bir tür yakınlık gibi gelmişti. Zamanla Hakan’ın adımları seyrekleşti. Mesajlar geç gelmeye başladı. Buluşmalar ertelendi. Bakışlar kaçtı. Zeynep bir gün konuşmak istedi.

“Aramızda bir şey değişti,” dedi. Hakan sustu.  Gözlerini kaçırdı.  Açıklamadı.  Savunmadı. Sadece geri çekildi. O konuşmanın ardından, aralarındaki bağ sessizce çözülmeye başladı. . . Zeynep bir müddet daha ofise geldi gitti; ardından masası, yokluğunu ilk fark eden yer oldu. Zeynep gittikten sonra, Hakan uzun süre onu merak etti. Masasının boş kaldığı günlerde, ofisin kapısından içeri her bakışında gözleri istemsizce aynı yeri aradı.  Bazen adını telefonda arama çubuğuna yazdı; arayamadı.  Bazen bir mesajın başına kadar geldi; gönderemedi.  Merakı, cesaretinden hep bir adım önde kaldı.

Zaman geçti. Hayat, Hakan’ın durduğu yerden başka yönlere akmayı sürdürdü. Aradan yıllar geçti.  Hakan, bir kitap fuarında kalabalığın içinde yürürken gözü bir afişe takıldı; üzerinde Zeynep K.  yazıyordu. O an, yıllar önce aralarında geçen bir diyalog aklına geldi.  Zeynep bir zamanlar çok öykü yazdığını, sonra ara verdiğini söylemişti.  Hakan da hafifçe gülümseyerek, “Belki tekrar yazarsın, belli olmaz… Belki birilerinden ilham alırsın,” demişti. Hakan durdu; adımları yavaşladı. İçinde, yıllar boyunca hissettiği o eksik boşluk kıpırdadı.  İmza kuyruğuna girdi; bekledi.  Masaya yaklaştığında kitabın kapağını gördü.

"İçimdeki Boşluk."

Kitabı eline aldı.  Parmakları kapaktaki harflerin üzerinde kısa bir an dolaştı.  Masanın üzerinde küçük bir kafes vardı; içindeki kuş, tıpkı Zeynep gibi ürkek, sessiz ve yalnızdı. Zeynep kalabalığın arasından Hakan’ı fark etti ve sessizce gülümsedi; sonra, okurların kitaplarını imzalamaya devam etti. Sıra Hakan'a geldiğinde, Zeynep kitabın içine not düştü.

“İçimdeki boşluk, kelimelerin sığmadığı bir yerde duruyor.” Parmakları sayfanın üzerinde gezindi.  Hakan'ın içindeki boşluk bu sefer tanıdık bir yerden yükseliyordu.  Ama hâlâ ürkekti.  Kitabı sessizce masaya geri koydu, bir an Zeynep’e baktı, bakışları çarpıştı.  Sonra arkasını döndü ve kalabalığın içinde yavaşça kayboldu.

Masadaki küçük kuş hâlâ kafeste duruyordu; sessizliği Hakan’ı hatırlatıyor, Zeynep ise boşlukla yüzleşip kaybolmakla bulduğu kendi sessizliğinin içinde, artık onunla birlikte nefes alıyordu.


Elif Nur Günay

Yorumlar


bottom of page