Öykü- Ali Osman Özdemir- Cafcaflı Hapishane
- İshakEdebiyat

- 15 dakika önce
- 2 dakikada okunur
Hapishaneden çıkarken bir şeyden çok emindim; oraya asla geri dönmeyecektim. Nefesimi kesen o dört duvar arasında, bir daha kapana kısılmak istemiyordum. Cezamı çekmiş, öfkem ve çaresizliğimle senelerce sessizce yutkunmuştum. Avluda volta atarken fısıldanan o sözler hep kulaklarımdaydı: “Buraya bir kez giren mutlaka bir daha gelir,” diyorlardı. Gerçekten de içerideki solgun ve umutsuz insanların çoğu ikinci kez oradaydı. Fakat ben kararlıydım, bu döngüye yenilip onlardan biri olmayacaktım. Özgürlüğe doğru ilk adımımı atarken bir yemin gibi, “Asla!” dedim hep kendime. “Asla!”
Zamanın silemeyeceği kadar büyük, boyumu aşan cümleler kurmuşum.
Seneler sonra bir gün oraya, o hiç uyanmak istemediğim kâbusun tam ortasına, geri döndüm. Demek ki talihsizlikten de hüküm giymişim.
Günlerden cumartesi. Ağırlaşan ayaklarım geri geri gidiyor. Biri ellerimden tutup o kapıdan içeri sürüklüyor beni. Kalbim göğsümü delecek gibi atıyor. İçeri girdiğimde epey şaşırıyorum. Tanıdığımı sandığım o cehennem, ben görmeyeli ne kadar değişmiş! Başım dönüyor; seneler önce, o ağır kapı arkamdan kapandığındaki gibi hissediyorum. Gördüklerime inanamıyorum. Eskiden kan ter içinde voltalar attığımız avlunun ortasındaki soğuk beton merdivenlerin yerinde, yürüyen merdiven mi o? Camdan, pırıl pırıl bir asansör bile var. O eski loş ve kasvetli koridorlar yok olmuş, her yer gözü rahatsız edecek derecede ışıklandırılmış. Hücre odalarının paslı, ürkütücü parmaklıkları sökülmüş, yerlerine kırılmaz camlar takılmış. Karavanadan çorba içtiğimiz, yemek yediğimiz uğultulu yere bakıyorum. Masalara vurdukça çınlayan yamuk demir yemek tepsileri gitmiş, onun yerine cıvıl cıvıl renklere boyanmış plastik tabak kullanmaya başlamışlar.
Onca ışıltıya rağmen, değişmeyen şeyler de var tabii. İçerisi tıpkı o karanlık günlerdeki gibi yine insanın ruhunu usul usul emiyor. Koğuş sabahlarını aratmayan bir manzarayla, tuvaletin önünde bekleyen uzun bir kuyruk var. İnsanların birbirine karışan seslerinden doğan o gürültü aynı şiddetle devam ediyor. Arada genzimi yakan oda parfümü solusam da içerisi kalabalıktan çok havasız. Göğüs kafesim daralıyor, adeta boğuluyorum. Bu boğulma hissi gerçekten havasızlıktan mı yoksa zihnimin içinde dönüp duran o hiç bitmeyen uğultudan mı bilmiyorum. İçimde seneler öncesinden kalma, varlığını unuttuğum o kalabalıktan kaçma ve ciğerlerimi yırtarcasına derin nefes alma isteği bütün şiddetiyle yine baş gösteriyor. Tıpkı cezamın ilk günündeki gibi, buraya girer girmez dışarıdaki hayatın değerini yeniden anlamaya başlıyorum.
İçerisi nasıl bu kadar kalabalık olabilir? Dışarıdaki herkes gönüllü olarak suç işlemeye yeminli gibi, koşar adım bu hapishaneden içeri girmiş. Mahkûmlarla tıklım tıklım dolu odalar, öyle odalar ki içeri girince dış dünyayla bütün bağın kesiliyor, zaman algını tamamen yitiriyorsun. İşin ilginci, buradaki herkes gayet mutlu görünüyor. Eskiden mahkûmların yüzü hep asıktı, hatta sıkıntıdan boğazımız düğümlenir, günlerce iştahımız kesilirdi. Bir de biz içerideyken yaşamımız koridorlarda volta atmak ve düşünmekten ibaretti. Şimdikilere bakıyorum da hiç düşünmeye vakitleri yok gibi.
Geçmişin hayaletleriyle dolu koridorları dolaşırken mideme kramplar sokan tedirginlik, yürüyen merdivenlerden çıkarken katlanılmaz bir şekilde artıyor. Eskiden, o penceresiz, soğuk çatı katında bizi saatlerce, acımasızca sorguya çekerlerdi, acaba hâlâ öyle mi? Korkuyla yaklaştıkça çatı katının girişindeki ışıklı devasa yazıyı daha iyi görüyorum: “Akasya Alışveriş Merkezi Sinema Salonu”
Doğru mu görüyorum? Bulanıklaşan gözlerimi ovuşturuyorum. Zamanında yıllarımı çürüttüğüm hapishaneyi büyük ve cafcaflı bir alışveriş merkezine çevirmişler. Donup kaldığım o esnada torunum ısrarla kolumu çekiştiriyor. Yeni bir film gelmiş sinemalara, hem de üç boyutlu. Filmin ismi “Uğursuz Panayır” afişte bir de slogan yazıyor:
“Cambazlar değişir, ip değişmez.”
Ali Osman Özdemir




Yorumlar