Öykü- Ebuzer Kalender- Hoşt
- İshakEdebiyat

- 1 dakika önce
- 4 dakikada okunur
Komşusunun köpeğine “hoşt” dediği gün öldürüldü adam. Kadimşehir’de sabahın erken saatleriydi; güneş, apartmanların arasından sızıp ıslak kaldırım taşlarına ince bir çizgi çekiyordu. Adamın sesini duyan üç kişi vardı: mahalle bakkalı, bir apartman görevlisi, bir de pencere aralığından dışarıya bakmaktan başka işi gücü olmayan yaşlı bir kadın. Sonradan hepsi aynı şeyi söyledi; “Adam bir an durdu, havlayan köpeğe baktı, sanki kelime ağzında büyüdü. Hoşt diye bağırdı. Sonra köpeğin sahibi komşusunu kafasından vurdu.”
Adam yere düştüğünde ne köpek havladı ne de etraftakiler koşturdu. Kimse “neden” diye sormadı. Sanki herkes aynı anda aynı kurala uydu: Bir şey olmamış gibi davran. O gün, bir kelimenin bazı insanların içinde başka bir anlama dönüştüğünü kimse bilmiyordu. İnsanlar artık hoşt demeye korkar oldu.1 Zaten birkaç gün sonra kelimeler pahalılaştı. En çok da günlük, sıradan kelimeler. “Kışt” dendiğinde tavuk değil onu kışkışlayan komşu kaçmak zorunda kaldı. “Pardon” dendiğinde yüzler sertleşti, selam verilmediğinde evlerin ışığı sabaha kadar sönmedi.
Televizyon ve radyodan verilen subliminal mesajlarla olaylar kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Bir zamanlar utançla geçiştirilen küçük kötülükler, birer cinayet sebebi gibi büyüyüp şehirlerin üzerine çöktü. Yan bakmalar, çamura yatmalar, sıra kuyruğunda kaynak yapmalar, trafikte korna çalmalar, kötü hastane ve kerhane hizmetleri birer cinayet sebebine dönüşürken gece karyola gıcırtısından uyuyamadıklarını iddia eden komşular, çayını pirincini neden benden almıyorsun diyen bakkallar, istediği yere atanamayan bürokrat ve memurlar, kuzu postundaki kurtlar, deli bilinen akıllılar ve akıllı bilinen deliler, dolunayı bekleyen kurt adamlar, ölümü bekleyen hastalar, iktidarsız ve güçsüz adamlar birer katile dönüştü. Öldürdüler ve öldürüldüler… Sonra insanlar birbirine bakmamaya başladı. Bakanlar gördükleri şeyden utanıyor; utanç da insanı konuşmaya zorluyor, konuşmak ise kelimeleri çağırıyordu. Kelimeler… Artık güvenli olmayan kelimeler.
Savaşın başladığını ilan eden olmadı, buna gerek de yoktu. Savaş bir kokuyu andırıyordu; önce fark edilmedi, sonra her şeyin içine sindi. Birkaç hafta içinde mahalleler mezbahaya dönerken kasaplar çengele insan budu asmaya başladı. İnsan eti biraz sertti, biraz da geç pişiyordu. Ama lezzetine diyecek yoktu. Karkas alanlara kasaplar ücretsiz parçalama yapıyordu: pirzola, biftek, kıyma, kaburga, çorbalık kemik, incik, küşleme, kuşbaşı, takım ciğer…
İnsan kanları su depolarında biriktirilip içlerine pıhtı önleyici maddeler katıldı. İnsanlar artık kanla temizleniyordu, cilde en iyi gelen grubun ise 0 olduğu söyleniyordu. Kandan yapılan jöleler ve şaraplar menülerde yerini aldı. Tüm bunlara rağmen kanların çoğu ziyan oldu, yerlere dökülüp kurudu. Özelikle kardeşkanları yerlerde kaldı. Pazarlarda yeni moda kanlı gömlekler satıldı. Hem de çok ucuza.
Bir aile vardı. Şehir onları “Kızıl Ev” diye andı. Kapısı zorlanmamıştı. İçeride dokuz ceset vardı. Dokuzunun da eli kanlıydı. İnsanlar bu detayı sevdi, düşmanı içeride bulmak -hem de hepsi ölüyse- daha kolaydı. Evin duvarlarında, sanki biri aceleyle bir şey yazmış gibi çizikler vardı. Okuyan olmadı. Okuyan olsaydı, belki kelimelerin gerçek gücünü erken görecekti.
Beş ay sürdü dediler. Bana göreyse daha fazla. Çünkü bazı günler birbirine yapıştı, bazı geceler hiç bitmedi. Savaş sona erdiğinde ise ülke çoktan bitmişti. Eski adını yüksek sesle söyleyenler azaldı. Haritalar yırtıldı, bayraklar indirildi, sokak tabelaları değişti. Merkez zayıflayınca yerel yönetimler güçlendi. Bir sürü modern derebeylik türedi; sonra büyük balıklar küçükleri yuttu. Geriye üç büyük şehir kaldı: Körler, Sağırlar, Dilsizler. Körler’de görmemek erdemlerin en büyüğüydü çünkü bu hayata kalmanın en büyük yoluydu. Sağırlar’da duyulmayan çığlıklar birikti. Dilsizler’de ise kelimeler insanları öldürdüğü için cümleler saklandı.
Tam her şey bitti sanılırken bir doktor çıktı ortaya. Serpil Kale. Dilsizler’de bir psikiyatrist. Şizofren oğlunu tedavi etmek için ruhu bedenden ayırmayı deneyen çılgın bir doktor. Yöntemini anlatanlar var: geceleri oğlunun başında özel sonografik cihazlarla nöbet tuttuğu, hayvanlar üzerinde deneyler yaptığı ve sonunda ruhun bölünmesi esasına dayanan bir “solucan modeli” geliştirdiği fısıltılar arasındaydı. Ama sonuçta kesin olan bir şey varsa o da ruhun bedenden ayrıştırıldığıydı. Haber hızla yayıldı. Savaşta insanların bedeni parçalanmıştı; şimdi ise ruhları…
Doktorun sonunu da herkes başka anlattı. Kimi “kendisini astı” dedi, kimiyse “ortadan kaldırıldı.” Ama oğlunu kaybettikten sonra vasiyeti konusunda herkes hemfikirdi: “Yok edin bu buluşu! Kötü amaçlara alet olmasın.” Vasiyet kelimesi de tehlikeli olanlar arasındaydı, bu yüzden görmezden gelindi. Ve çok sürmeden ruh ticaretinin yolu açıldı. İlk ruhlar şişelere kondu. Tartıldı. Üzerine etiketler yapıştırıldı. “Birinci, ikinci ve üçüncü kalite ruhlar; genç, yaşlı ve yorgun ruhlar...” “Ruh ticareti tüm dünyaya yayılırken satışının kaçak sayıldığı ülkeler de çıktı. Bizde ise her şey kanuna uygundu. Ruhların vergisi belirlendi. Ruh tüccarlarına lisanslar verildi. Ruhların kaybı, kaydı ve takibi için başvuru formları hazırlandı.
Ben şimdi o formlardan birini doldurmak için KÖSADİL Ruh Takip Merkezi’ne gidiyorum. Üç ayda bir zorunlu kontrol. Aksi hâlde sistem “ihmal” kaydı açıyor. Geçen yıl yapmıştım bu hatayı. Sonrasında üç ay zorunlu terapi, iki hafta reklam izleme, bir de üç gün süren içsel bütünlük semineri.
Merkez, eski bir AVM’nin içine kurulu. Kapıdaki neon tabelada bir slogan parlıyor: “Ruhun Senin Değerin.” Tavandaki hoparlörlerden metalik bir ses yükseliyor: “Vatandaşlar, ruh sağlığı kamu düzeninin temelidir.” Girişteki ruh pazarında yine o bildik curcuna. Yeni ürünler gelmiş. Şişeler ve kafesler üzerinde etiketler:
Genç Ruh – Az Kullanılmış
Orta Yaşlı Ruh – Dayanıklı
Sanatçı Ruhu – Dengesiz
Bürokrat Ruhu – Garantili
Bir tanesi dikkatimi çekiyor. Empat Ruhu – Sınırlı Üretim. Etiket fiyatı oldukça yüksek. Satıcıya soruyorum:
“Gerçek mi bu?”
“Orijinal,” diye cevaplıyor, “Savaş öncesinden kalma.”
Sadece bakıyorum. Bunu ancak koleksiyonerler alabilir. Dükkânların birinin camında RUH YAMASI – %10 İNDİRİMLİ yazıyor. Kapıda duran esnafa soruyorum:
“Yan etkisi var mı bunun?”
“Yok be abi, tamamen güvenli bir işlem.” diyor. “Ama bazen geçici hissizlik, hafif vicdan kaybı, nadiren de varoluş boşluğu yapabilir.” Sonra yana çekilip beni dükkâna buyur ediyor. “Varsa delik, 5 dakikada hallederiz.” Teşekkür edip ayrılıyorum.
İki dükkân ötede yaşlı bir adam dikkatimi çekiyor. Ruhu için pazarlık yapıyor. “Az söyledin be evladım…” Cebinden buruşuk bir fotoğraf çıkarıyor. Üç çocuk, bir kadın. “Toruna tablet alacağım da.”
Esnaf fotoğrafa bakmıyor bile. “Ruhun yıpranmış bey amca. Hafızası da çok silik.”
Adam fotoğrafı avucunda buruşturuyor. “Zaten anı kalmadı ki…” diyor, kendisiyle konuşur gibi. “Biraz daha çıkamaz mısın?”
Esnaf başını sağ sola sallıyor. “Son fiyat... Canın isterse.”
Adam uzun uzun susuyor. Birkaç defa yutkunduktan sonra başıyla onaylıyor.
Karşıdan gelen dar kırmızı elbiseli, uzun bacaklı sarışına bakıyorum. Güzel denilebilecek bir yüzü var ama ışığı yok. Ruhunu kime sattığını merak ediyorum. Sonra yine o dükkânın önünde duruyorum. “Saf Ruh Alım-Satım Merkezi. Takas. Kredi.” Üç yıl oluyor. Vitrinde sıralanmış ruhlara bakıyorum; kapıda bekleyen görevli ise bana. Bir şeyler mırıldanıyor. Ne söylediğini duymuyorum ama dudaklarının şekli tanıdık. “Hoşt.” Cevap vermiyorum. Kelimelerle aramda uzun zamandır bir mesafe var. Yine de içimde bir şey kıpırdanıyor. Sanki bir yerimde küçük bir parça hâlâ hayatta. Bileğimdeki ekran titriyor, “Durum: Eksik Vatandaş” yazısı yanıp sönerken, biri omzuma dokunuyor.
“Eksiksen, yalnız değilsin.” diye fısıldıyor kulağıma.
Nefes alışverişlerim hızlanırken dönüp bakıyorum. Tanıdık bir ışıltı görüyorum adamın yüzünde. Elime katlanmış bir kâğıt sıkıştırıp uzaklaşıyor. Kâğıdın üzerinde tek kelime: Hoşt. Bu kez ben söylüyorum. Şehir nefesini tutuyor…
Ebuzer Kalender




Yorumlar