top of page

Öykü- Özay Erdem- Yokuş

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 saat önce
  • 5 dakikada okunur

İlaç kutusunu kedi mamasıyla doldurdu Gülseren Hanım. Eczane poşetine kuş yemi boşalttı kavanozdan. Sonra ikisini birden hırkasının cebine koydu. Ardından mutfağa geçti yaşlı kadın. Buzdolabındaki pet şişelerden birisini çekip aldı raftan. Onu da diğer cebine koydu hırkasının. Tezgahtaki çöp kovasına yaklaştı son olarak. Bir süre ayakta dikilerek uzun uzun baktı çöp kovasına. “Götürebilirim,” diye mırıldandı. Kapağını bir kenara koydu ve tek eliyle üstünden kavradı çöp kovasını. Dış kapıyı açtı sonra. Terlikleri ayağının ucuyla kenara itti. Torunuyla birlikte seçtikleri spor ayakkabısını giydi.  

Apartmanın önünde kedi ayaklarına dolandı. Cebindeki ilaç kutusuna tak tak diye iki defa vurdu yaşlı kadın. “Döndüğümde buralarda olursan mamayı hak edersin,” dedi. Sonra yolun karşısındaki çöp konteynırına ilişti gözü. Elindeki çöp kovasını birisi çalacakmış gibi daha sıkı kavradı. Ters istikamette sinirli adımlarla yürümeye koyuldu. “Kör müyüm ben, gördüm elbette… Neden aşağıdaki sokağa gidiyormuşum. Sana ne, istediğim yere dökerim!” Gülseren Hanım az sonra olduğu yerde durdu. Sakin kalması gerektiğini hatırlattı kendisine. Enerjisini bu hayali tartışmalarla tüketmemeliydi. Devam etti yoluna.

Sokaktaki apartmanlardan biriydi. Gülseren Hanım oradan geçerken bodrum katın penceresi aceleyle açıldı. Yaşlı kadın duraksadı. “Abla fındıklı mı koyayım yoksa portakallı mı?” diye sordu Berfin. Gülümsedi Gülseren Hanım. “Portakallı,” deyip yoluna devam etti. Birazdan yokuşun başına geldi. “Aşağı inmek kolay,” diye mırıldandı. Yine de düşmemek için başlangıçta yavaş adımlarla ilerledi. Sonra giderek hızlandı. Nihayet yol düzleşti ve sokağın sonundaki çöp konteynırına bir çırpıda ulaştı. Kovayı başını öteye çevirerek boşalttı.

“Yapabilirim,” diye mırıldandı yaşlı kadın. Yavaş yavaş yürümeye koyuldu. Az sonra duvardan kaldırıma taşmış hanımellerinin oradan geçerken duraksadı. Küçük bir dalı çekip kopardı ve cebine koydu. Yürümeye devam etti. Yokuşun başına ulaşınca, “Haydi bakalım Gülseren,” diye mırıldandı. 

İlk hedefi belirlemişti. Her zamanki gibi önce istinat duvarının gölgesine ulaşmalıydı. Elinde boş çöp kovasıyla yokuşu çıkmaya başladı Gülseren Hanım. Daha bir dakika bile geçmemişti ki hızlı hızlı soludu. İlk ter damlası şakağından kayıp yere düştü. “Burnundan nefes alıp ağzından vermeyi unutma,” demişti televizyondaki doktor. Deniyordu. Ama sanki böyle yapmak işini daha çok güçleştiriyordu. İlk şok anındaki durup dinlenme isteğine karşı koydu. Kaldırım taşına oturma düşüncesini kovdu aklından. Adımlarını büyük attığını fark etti sonra. Küçülttü. Yokuş çıkarken küçük adımların önemini kavramıştı çünkü. Başını kaldırıp baktı. Az kalmıştı istinat duvarına. Elini cebine attı gayriihtiyari. Sonra geri çekti. Hanımeli oradaydı. Soluk soluğa mırıldandı: “Hemen çocuklar gibi şekerlere sarılma Gülseren.” Nihayet istinat duvarına ulaştı. Kovayı yere bırakıp sırtını soğuk betona dayadı. Sokağı seyretti kısa bir süre. Sonra cebinden su şişesini çıkarıp birkaç yudum içti.  

Yokuşu çıkmaya devam etmesi gerekiyordu. “Gereğinden fazla dinlenirsen katılaşırsın Gülseren, hadi!” Çöp kovasını aldı yerden. Yola koyuldu bir kez daha. “Yürürken tabanına ver ağırlığını babaanne. Bu spor ayakkabıların tabanı esnektir. Böyle yapınca öne doğru itecek seni.” Gülümsedi yaşlı kadın. İkinci hedefi dut ağacıydı. Dizlerindeki ağrı başlamıştı ve yokuş artık iyice dikleşmişti. “Ne biçim sokak, dağcılar gelip çıksın kolaysa!” diye mırıldandı. Sonra kızdı kendisine. İç sesini susturması gerektiğini telkin etti. Boynundan aşağıya terler akıyordu. Küçük ama kararlı adımlarla sürdürdü yürümesini. Sonra birden göğsünü tutup olduğu yerde durdu. Hızlı hızlı soludu. Acıklı gözlerle dut ağacına baktı. O sırada oyuncu kırlangıç göründü. Yokuşun başından aşağıya doğru zemine yakın paralel bir uçuş gerçekleştirdi. Sonra geriye dönüp tekrar uçtu. Gülseren Hanım keyiflendi. “Bana gösteriş yapıyor, bak şuna,” dedi. Cebinden içine yem koyduğu minik eczane poşetini çıkarıp bağını çözdü. Kaldırıma doğru serpti. Kırlangıç uçuşuna devam etti. Yaşlı kadının nefes alıp verişi düzene girmiş gibiydi. Yürüdü. Birazdan dut ağacının altına varmayı başardı.

Ağacın gövdesine bir eliyle yaslandı. Gülümseyerek dallarına baktı. Kara ve kırmızı renkli ışıl ışıl parlayan dutları gözleriyle süzdü. Yakın dallardan birine uzanıp eğdi kibarca. Birkaç tanesini koparıp attı ağzına. Sonra cebinden su şişesini çıkardı. Bir yudum içti ve şişede kalanı ağacın dibine döktü. O sırada yemleri yemekle meşgul kırlangıcı fark etti. Gülümsedi yaşlı kadın.

Tekrar yola koyuldu. Toparlamıştı kendisini. Ancak bu zindelik uzun sürmedi. Beş on adım atmıştı ki terler aktı yine yüzünden. Sokağa dökülen asfaltın sıcağı çarpıyordu insanı. Üçüncü hedefine baktı yaşlı kadın başını kaldırıp: Bibil Kafe. Burası apartmanlardan birinin altına açılmış butik bir kafeydi. Pek müşterisi olmazdı. Daha çok tanıdıkların gelip gittiği bir yerdi. Mayıs başında açılan, ekim sonunda da kapanan sezonluk bir işletme. “Az kaldı,” diye mırıldandı yaşlı kadın. Ancak dizlerine kara sular inmişti. Ağrısı artmıştı. Oracıkta kaldırım taşına oturmak istedi. Karşı koydu bir kez daha bu isteğe. Şimdi değilse ne zaman diye düşündü. Sonra cebinden hanımeli dalını çıkardı. Çiçeğin kokusunu uzun uzun çekti içine. Sevgilisinin kokusunu taşıyan mendilden güç alan şövalye gibiydi. Tekrar yürümeye başladı. Daha Bibil’e varmamıştı ki Korcan içeriden koşup geldi. Bibil’in sahibi, o efendi ve saygılı delikanlı. Kendisini görünce yine pek hürmetkar davrandı. Elini öptü ve dışarıdaki masalardan birine oturttu Gülseren Hanım’ı. Önüne soğuk bir limonata koydu. Gülseren Hanım olağan seyre göre apartmanın önündeki kayada biraz soluklanıp devam edecekti yoluna. Fakat kafe açıksa Korcan muhakkak masaya buyur ediyordu yaşlı kadını. Şimdi de bir kenarda durmuştu delikanlı ve Gülseren Hanım’ın krem rengi spor ayakkabılarına bakıyordu. “Ahsen’le aldık,” dedi Gülseren Hanım, “beraber seçtik.” Delikanlının sesi titredi: “Zevkli bir seçim olmuş.” Sonra müşteriye bakmak için ayrıldı Korcan. Limonatadan bir yudum aldı yaşlı kadın. İçine buz gibi bir serinlik aktı. Fakat aynı anda birden ayaklandı. Elindeki bardağı masaya bıraktı. Yola devam etmeliydi. Delikanlı koşup geldi. “Gülseren teyze beğenmedin mi?” dedi. “Beğendim, çok beğendim,” karşılığını verdi yaşlı kadın. “Fakat sen şimdi sezonluk buradasın oğlum. Bu tırmanışta böyle bir alışkanlık edinmeye lüksüm yok benim,” deyip çöp kovasını yerden aldı. Tekrar yola koyuldu. Yaşıtları gibi elden ayaktan düşmediğinin kanıtıydı bu yokuşu tırmanabilmek.

Muhtarı görünce burnundan soludu Gülseren Hanım. Yokuşun başındaydı ve işçilerin yanında ayakta dikiliyordu mendebur adam. Asfaltın çökmüş kısımları vardı ve bunları dolduruyordu işçiler. Gülseren Hanım söylenmeye başladı: “Seni ne ilgilendirir benim evimden çıkan çöp! İstediğim yere dökerim!” Yokuşun en dikleştiği yer bu son kısımdı. Beş on adım sonra sırtından terlerin aktığını hissetti yaşlı kadın. Şimdi muhtar da ellerini arkasında bağlamış kendisini seyrediyordu. “Utanmadan bir de telefon açıyor, neden aşağıya gidiyormuşum! Sana ne be adam!” Sonra daha çok terlediğini fark etti Gülseren Hanım. Kalan gücünü böyle tüketmemesi gerektiğini anladı. “Başımı önüme eğip işimi yapmam gerekiyor,” diye mırıldandı. “Dış seslere kulağımı kapatmalıyım.” Televizyonda tesadüfen denk geldiği bir yarışçıdan duymuştu bu sözleri. Dediği gibi yaptı. Başını eğip yürüdü. Üst üste aceleci adımlar atarak gövde gösterisi yaptı. Sonra birden durdu olduğu yerde yaşlı kadın. Kalbinin çok hızlı attığını fark etti. Nefes alıp verişi sıklaşmıştı. Başı döner gibi oldu. Düşüp bayılacağından korktu. Cebindeki selpaklardan birini çekip aldı. Yüzünü ve boynunu sildi. Çöllere düşmüş mecnundan beterim diye düşündü. Sonra, “Bacaklarım,” diye mırıldandı, “beni taşıyacaklar mı?” Umutsuzluğa kapıldı. Muhtar kendisine doğru yürüyordu kurnaz bir gülümsemeyle. Yanındaki kaldırım taşına oturmak istedi yaşlı kadın. Çöp kovasını elinden düşürdü. Ama muhtarın suratı yok muydu, dayanamıyordu. O anda bir kokuyu yakaladı burnu. Yokuşun bittiği düzlükten geliyor olmalıydı. Biraz daha kokladı havayı. Çöp kovasını sıkıca kavradı yerden alarak. “Ben daha elden ayaktan düşmedim,” diye mırıldandı. Güçlükle yürüdü birkaç adım. Muhtar durdu. Bacakları titriyordu yaşlı kadının. Bir adım, daha sonra bir adım daha attı. Yokuşun başına ulaşmak üzereydi. Ama baş dönmesi yine yakaladı Gülseren Hanım’ı. Bütün gücünün bittiğini hissetti. Yine durdu. Muhtar başını sallayarak baktı. Şimdi karşı karşıyaydılar. Yardım istememi bekliyor diye düşündü yaşlı kadın. Başka çaresi kalmamıştı. Devam edemiyordu. Tam pes etmek üzereydi ki bir miyavlama sesi geldi. Başını kaldırıp yokuşun bitimindeki düzlüğe baktı. “Hopdedik,” dedi sevinçle. Sonra kokunun kaynağını gördü. Berfin, elinde kahvelerin olduğu tepsiyle oradaydı. Bodrum katın önündeki o küçük çimenlik alanda kendisini bekliyordu. Tepsiyi buradaki masaya bırakıp el sallayarak gülümsedi. Hopdedik de üst üste miyavladı. Koşup gelmiyordu kedisi. “Bana hadi, pes etme diyor,” diye mırıldandı Gülseren Hanım. Miyav miyav! Hadi hadi!

Bu manzara karşısında gayriihtiyari elindeki çöp kovasını birden havaya kaldırdı yaşlı kadın. Muhtar korkup geriledi. Kuvvetli adımlarla önce yokuşun başına geldi sonra bodrum katına kadar yürüdü. Kedi sevinçle ayaklarına dolandı. “Seni yaramaz seni!” İlaç kutusunu çıkarıp bir kenara döktü mamaları Gülseren Hanım. Sonra masadaki yerini aldı muzaffer bir edayla. Berfin, “Abla bugün biraz geç kaldın,” dedi. “Kahveler pişmeden geliyordun normalde.” Cebinden selpak çıkarıp sildi terini yaşlı kadın. İşçilerin başına dönen muhtara kaşlarını çatarak baktı. “Bibil’deki delikanlı oğlum limonata ikram etti,” dedi. “O yüzden geciktim.”

Kahvesini yudumlarken Gülseren Hanım, şimdi bir uçurum gibi duran yokuşun manzarasına baktı keyifle. Sonra portakallı çikolatadan bir parça koparıp attı ağzına. “Senin adam bu işi biliyor,” dedi. 


Özay Erdem

Yorumlar


bottom of page