Öykü- Korkut Kabapalamut- Bay Y ile Olmak ya da Olmamak
- İshakEdebiyat

- 7 Mar
- 12 dakikada okunur
Bay Y bana taşınalı üç ay kadar oluyor. Bundan kısa süre önce on yıllık bir evlilik yaşadığı eşinden ani bir kararla anlaşmalı biçimde boşanmış. Onunla büyük bir kafenin üstü açık kısmında tanıştık. Yazdan kalma bir gündü. Öğle sonrasıydı. İkimiz de yalnızdık, birbirine yakın sayılabilecek masalarımızda kitap okuyorduk. Diğer masalardaki müşteriler gruplar halinde sohbet ediyorlardı. Öyle çok yakışıklı değilse de etrafa bir tür enerji yayan, kendisine bu yolla bir anlığına olsa da baktıran, boylu poslu, yarı çekici yarı silik bir adamdı Bay Y. Okumaya çalıştığım kitap sıkıcıydı. Belki biraz bunun da etkisiyle hayatım boyunca yapmadığım bir şey yaptım; kalkıp adamın yanına giderek, Rahatsız etmiyorumdur umarım ama bu kadar dikkatle ne okuduğunuzu gerçekten çok merak ettim, benim elimdeki maalesef pek bir şeye benzemiyor da, dedim ince kitabı yapmacık bir öfke ile hızla sallayarak ve sevimli gözükmek adına bir yandan da kocaman gülümseyerek. Güzel bir kadın tarafından ilgi görmeye alışık olmayan bir adamın şaşkınlığıyla kızardı, ardından o da bana gülümseyerek elindeki kitapla yazarının adını söyledi. Birkaç yıl önce severek okuduğum bir kitaptı. Bunu hemen abartılı bir heyecanla belirttim. O da belki bundan cesaret alarak beni oturduğu iki kişilik masaya davet etti. Ne içersiniz, size ne söyleyeyim? diye sordu centilmence. Masamdan kahvemle sigaramı alıp geleceğim yanıtını verdim.
Bay Y ile iki saate yakın aralıksız sohbet ettik. İnsanlarla iletişime, özellikle kendini detaylıca ifade etmeye alışık, hevesli, aşırı esprili, bu konularda son derece başarılı, görünüşe bakılırsa en azından şimdilik yüzde yüz içten bir insandı. Ben de kendi çapımda az çok öyle olduğumdan sohbet baştan sona canlıydı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Birer kahve daha aldık. Genellikle o konuştu, ben dikkatle, giderek artan bir ilgiyle dinledim. Adam belli ki son dönemlerde yaşadığı olaylardan ötürü fazlasıyla doluydu. Kendini, yaşadıklarını, bunlara dair ilginç çıkarımlarını kırk yıllık arkadaşıymışım gibi benimle paylaşma konusunda istekliydi. Sözün sonu gelmiyordu ama anlatımı sürükleyici, etkileyiciydi. Sıkmıyor, aksine hazla, dinletiyordu kendini. Araya girip sorduğum sorulara da çabucak, samimi, zekice yanıtlar veriyordu. Bir ara, Acaba fena halde nevrotik ya da manik mi bu adam, diye düşündüm ama onu dinlemek o kadar zevkliydi ki bunu aklımdan tamamen çıkarmaya karar verdim. Kendini olduğundan daha gizemli, akıllı göstermeye çalışmıyordu şimdiye dek tanıştığım adamların aksine. Belli ki hayli çocuksu, hesapsız kitapsız, kendini yeni tanıştığı insanlarla konuşurken bile sansürleme gereği duymayan, heyecanlı ama aynı zamanda özgüven sahibi biriydi. İlgi gördüğü an patlamaya hazır bir bomba gibiydi ama renkli, tümüyle sıra dışı bir tip olduğundan ona yaklaştığıma hiç de pişman olmadım. Onu, deyim yerindeyse ağzım açık dinlerken neredeyse yarım paket sigara bitirmişim. Bu yüzden kısa süreli ama güçlü bir öksürük krizine tutuldum. Hemen yerinden fırlayıp bana su aldı. Bu hareketinin de içtenliği, doğallığı gözümden kaçmadı.
Üzerinde krem rengi jogger pantolon; yakasız, uzun kollu yeşil bir gömlek vardı. Gömlek vücuduna göre dardı. Düğmeler gömleğin iki yanını birbirine kavuşturmakta hayli zorlanıyorlardı. Kilo fazlası olduğu açıktı ama uzun boyu bu kusurunu hafifletiyordu. Mavi, kaliteli, biraz yıpranmış spor ayakkabılar giymiş, uzun, güçlü bacaklarını üst üste atmış, geriye doğru iyice yaslanmış, rahat bir pozisyonda konuşuyor; yer yer, abartılı olmayan el kol hareketleriyle de söylediklerini pekiştiriyordu. Diksiyonu kusursuzdu. Çok hızlı konuşuyor ama artık nasıl oluyorsa hiç anlatım bozukluğuna da düşmüyordu. Okumuş, kendini entelektüel açıdan fazlasıyla geliştirmiş, konuşma, kendini insanlara uzun süre dinletme konusunda uzmanlaşmış olduğu belliydi. Böyle erkeklere sık rastlamıyordum. Bu adamda tanıdığım hiçbir erkekte bulunmayan, henüz adını koyamadığım kimi derin meziyetler mevcuttu belli ki. Birlikte geçirdiğimiz o iki saat bunu anlamam için yeterli olmuştu. Peki acaba o benim hakkımda ne düşünüyordu? Herkese karşı bu kadar samimi, esprili, konuşkan mıydı, yoksa benden hoşlandığı, beni genç, güzel bulduğu için mi böyle aşırı sempatik davranıyordu? Bunu mutlaka öğrenmem gerekiyordu. Ben de kestirmeden gitmeye karar verdim; bir noktada zorlukla da olsa sözünü keserek, Pardon size bir şeye sormam gerek hemen, her zaman bu kadar içten, canlı, konuşkan bir insan mısınız yoksa bu şeref yalnızca bana mı ait? dedim olabildiğince gülümseyerek ama o bu kez şaşırmadı. Evet o şeref size ait, çoğu zaman böyle değilim, belli ki beni coşturdunuz güzelliğinizle, tatlılığınızla diye yanıtladı. Bence yalan söylüyordu, hep böyleydi bu yalnız adam ama bu beni memnun etmeye yönelik beyaz bir yalan olduğundan inanmış gibi davrandım ve yadırgamadım.
Vaktiniz varsa biraz yürüyelim mi? diye sordum artık oturmaktan sıkılınca. Sevinçle kabul etti. Kafeye beş dakika mesafedeki sahil boyunca kırk beş dakika kadar yürüdük. Bacaklarımızdaki uyuşukluğu yavaş yavaş attık. Rüzgâr uzun, siyah saçlarımı havalandırıyor, bazen yüzüme doğru savuruyordu ama üşütücü bir rüzgâr değildi. Bay Y anlatmaya, ben de keyifle, hayretle, yer yer kahkahalar atarak dinlemeye devam ediyordum. Fiziken de olabildiğince yakın durmaya çalışıyordum ona. Hatta bir ara koluna girdim. Hayretim, hem adamın en sıradan bir şeyi bile anlatma hızıyla ustalığına hem de anlattıklarının çoğunun yoğun ve tuhaf içeriklerine yönelikti. Bunu o da fark etmeye başlamış gibiydi, ettikçe de ustalığı artıyor, çarpıcı bir performans sanatı sergiliyormuş havası veriyordu ona. Sonra bekleneceği üzere hayatıyla, bir olgu olarak hayat ve insan doğası üzerine inanılmaz seviyede kendine has detaylı görüşlerini neredeyse soluk almadan, yüksek sesle anlatmaktan bir noktada bitap düştü zavallım. Bu hem zihinsel hem de fiziksel bir tükenmişlikti. Yüzünün acıyla buruştuğunu ama bunu nezaketen saklamaya çabaladığını hissettim. Biraz dinlenmesi için en yakındaki banka oturmamızı teklif ettim. Bu kez ben ona karşıdaki büfeden su aldım. Kana kana içti pet şişedeki suyu. Çok bitkin düştün, bir süre dinlen istersen, konuşmak zorunda değiliz, sadece denize bakabiliriz, dedim. Haklısın, iyi olur, bazen ölçüyü böyle kaçırıyorum maalesef, karşımdakini de yoruyorum, belki de son zamanlarda konuşacak pek kimsem olmadığından, diye karşılık verdi uysallıkla. Bunun doğru olmadığını, hiç de yorulmadığımı, aksine anlattıklarının beni ferahlatıcı bir duş almışım gibi canlandırdığını, karamsar ruh halimden mucizevi biçimde kurtardığını, dolayısıyla ona minnet duyduğumu, dinlenmesi gerekenin sadece kendisi olduğunu söyledim. Sevecenlikle gülümsedi. Elindeki boş su şişesini ne yapacağını bilemez gibiydi, bir şey demeden şişeyi aldım, dibinde kalan birkaç damla suyu kafama dikip ona gülümsedim, şişeyi gülerek yere bıraktım. Teklifsizliğimden memnun olmuş, hayli de şaşırmış gibiydi.
Ardından kısa süren bir tereddüt sonrası gözümü karartıp buraya yakın oturduğumu, dilerse bana gidebileceğimizi, evde dünden kalma yemekler olduğunu, isterse ısıtıp onunla paylaşmaktan keyif alacağımı söyledim. Fazla düşünmeden teşekkür ederek kabul etti. Sessizce yürüyerek evime geçtik. Evim bir stüdyo daireydi. Üzerinde çalıştığım iki büyük tuval vardı. Duvarlar da tamamlanmış resimlerimle doluydu. Sohbet esnasında ona ressam olduğumu söylemediğim için tanık olduğu manzara onu şaşırttı. Eserlerimi bolca, içtenlikle övdü. Her biri üzerine ayrı ayrı isabetli yorumlarda bulundu. Resim sanatı da ilgi alanına giriyordu. Derinlemesine, kuramsal bir bilgisi olmasa da iyi resimden anlıyordu, beğeni düzeyi hayli yüksekti. Sevdiği ressamların çoğu benim için de çığır açıcı, en usta bildiğim isimlerdi. Kendi evinin duvarlarının da genellikle bu sanatçıların reprodüksiyonlarıyla süslü olduğunu söyledi ama artık boşandığını, yeni bir eve taşındığını anımsayınca yüzü bir anlığına gölgelendi. Sonra gerçi sorun değil, aynı resimleri internetten hemen tekrar alıp yeni evimin soğuk duvarlarını bir an evvel renklendireceğim, dedi gülümseyerek. Tatlı, ayrıksı bir adam bu gerçekten de galiba, diye düşündüm. Sofrayı hazırladım, yemekleri ısıttım, aç kurtlar gibi güle oynaya yedik.
Ardından divana geçtik. Ona doğru epeyce sokuldum. Başımı geniş omzuna yasladım. Şaşırmadı, kendini geri de çekmedi. Ondan beklemediğim bir girişkenlikle kızıl, dalgalı saçlarımla yanağımı iri, biçimli eliyle okşadı uzun uzun. Güzel, tatlı, yetenekli bir kadınsın sen, dedi. Birden kahkahalarla gülmeye başladım. Neden bilmiyorum. Belki bu tepkime kırılır endişesiyle içtenlikle özür diledim. Sorun değil, böyle önemsiz şeyleri dert eden türden biri değilim ben, dedi. Alkol kullanıp kullanmadığını sordum. Olumlu cevap alınca ne içmeyi tercih edeceğini sordum. Varsa, zahmet de olmayacaksa bir duble buzlu viskiye hayır demezmiş doğrusu. Hemen kalkıp iki bardak viski hazırladım, keyifle, birbirimize merakla, heyecanla dokunarak, birbirimizi başlarımızla boyunlarımızın farklı noktalarından hafifçe öpüp okşayarak içmeye başladık. Yatağa geçtiğimizde 50’lik viskinin dibini bulmuştuk neredeyse.
Sabah geç bir saatte tek başıma uyandım. Bay Y komodinin üstüne telefon numarası ile beraber bir not bırakmıştı. Erken saatte duruşması olduğundan çıkması gerekmişti. Yemek ve gece için teşekkür ediyor, bence de uygunsa ilk fırsatta tekrar görüşmek istediğini belirtiyordu mutlaka. Gece oldukça tutkulu, keyifli geçmişti. Performansı beklediğimin hayli üzerindeydi yaşıyla kilosuna oranla. Sonra bu acayip adamla tanıştığımız andan itibaren bana anlattıklarını, daha doğrusu anlattıklarının çok küçük bir kısmını geçirdim aklımdan. Kırklı yaşlarının ortalarındaydı. Boşanmayla sonuçlanan evliliğinden sonra ikinci kez evlenmeyi düşünmüyor ama kadınsız bir hayatı hayal etmekte de zorlanıyordu. Uzun yıllar bir avukatlık ofisinde iyi bir maaşla sözleşmeli olarak çalışmış, sonunda iş temposu ona dayanılmaz derecede yorucu, monoton gelmeye başlayınca işverenlerinden aldığı cazip ortaklık önerisine rağmen aniden istifa etmiş, üç ay kadar çalışmaya ara vermişti. O dönemde bir bankada çalışan karısının maaşıyla yetinmeleri gerekmişti. Çocuksuzdu. Henüz daha evlenmeden önce, asla çocuk yapmamaya karar vermişlerdi eşiyle. Antika bir adam olduğunu gülümseyerek belirttiği kadim bir dostu dışında düzenli görüştüğü arkadaşı yoktu. Gereksinim de duymuyordu. Boşandıktan sonra kendi ofisini açmıştı. Şimdilik fazla müvekkili yoktu tabii ama zamanla olacağına inanıyordu. Sonuçta deneyimli, dürüst bir avukattı. Özellikle ceza hukuku alanında uzmandı. Annesinden aldığı yüklü miktarda borçla küçük ama gösterişli bir ofis döşemiş, hoş, becerikli de bir sekreter tutmuştu. Tanıdıklarını ziyaret edip kartvizitini bırakıyor, bu yolla yeni müvekkiller edinmeyi, sonrasında şimdikinden daha güzel bir ev kiralamayı, otomobilini yenilemeyi düşünüyordu. Doğrusu mesleğini sevmiyordu. Salt hayatını kazanmak için katlandığı bir zorunluluktu. Çoğu insanın da kendisi gibi düşündüğü kanaatindeydi. Mesleğini severek icra edenleri yadırgıyordu hatta. Her meslek sıkıcı, anlamsız tekrarlara dayanan profesyonel bir iş değil miydi? İnsan nasıl olur da hayatını kazanmak için neredeyse ömür boyu katlanmak zorunda kaldığı bir işkenceden keyif alırdı ki? Ona kalırsa haz verici şeyler yalnızca amatörce, doğal bir çekim hissettiğimiz uğraşlardı. İnsanın hobileriydi yani. Bunlarda da bir yineleme olgusu vardı tabii ama sonuçta herhangi bir mecburiyet söz konusu değildi asla. Kimse bir hobiyi icra etmek için erken kalkmak ya da hoşlanmadığı insanların varlığına katlanmak, onlarla sürekli bir etkileşime girmek zorunda kalmazdı örneğin. Birinden sıkılırsa bir başkasına kolayca geçiş yapmak mümkündü ki bu meslek dediğimiz berbat şey için söz konusu bile edilemezdi.
Bu adam gerçekte benim kriterlerime uyan biri değildi hiç. Genç olmadığı gibi, anlattıklarına bakılırsa maddi durumu da epey sallantıdaydı. Müşteri tutamazsa (ki mesleğine duyduğu nefrete ya da soğukluğa bakılırsa hiç de zayıf bir ihtimal değildi bu) hayatını nasıl kazanacağı tam bir muammaydı. Fit, seksi bir adam olmaktan da hayli uzak olduğu açıktı. Ama yine de onda en azından şimdilik beni kendine kuvvetle çeken kimi özellikler bulunduğu da kesindi. Yoksa ne diye hiç adetim olmayan bir işe kalkışıp, durduk yere el âlemin adamının masasına giderek tanışma girişiminde bulunmuş hatta onu evime kadar getirerek her anlamda bir güzel doyurmuştum?
Yataktan kalktım. Belki aramam, böylelikle bir daha görüşmem onunla, diye düşündüm. Kalkıp evime gelecek kadar yapışkan biri olmadığı belliydi. Zaten iletişimi başlatan o değil, bendim. İpler her türlü benim elimdeydi. En kötü olasılıkla tahminimde yanılırım da ansızın evime gelirse, yaşadığımızın bir gecelik sıradan bir macera olduğunu, bundan fazlasını vaat etmediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirdim ona. Böyle düşününce sakinleştim. Elimde iki seçenek bulunması her açıdan iyiydi. Duş almak için banyoya yöneldim. Kendime hafif bir kahvaltı hazırladım. İki tuvalim üzerinde gönülsüzce birer saat kadar çalıştım ama ikisinde de dikkate değer bir ilerleme kaydedemedim. Bugün formumda değildim belli ki. Kafam meşgul, karışıktı. Zorlamanın anlamı yoktu. Ressam arkadaşlarımdan birini arayıp benimle dışarıda bir şeyler içmek için uygun olup olmadığını sordum. Olumlu yanıt verdi. Konservatuvardan beri hiç kopmamıştık. En yakın dostlarımdandı. Bir saat sonra dünkü kafede buluşmak için sözleştik.
Arkadaşım benden beş dakika kadar önce gelmişti. Bolca takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüştü tabii her daim olduğu gibi. Markete giderken bile iddialı dış görünümünden katiyen taviz vermezdi. Flörtöz bir kızdı. Dişil enerjisi belirgindi. Konservatuvardan beri böyleydi. Uzun süren hâl hatır faslından sonra ona tanıştığım adamı anlattım. Sen genelde bir erkekle tanışmak için ilk adımı atmazsın, burnu havada birisin, demek ki gerçekten de bu adamda seni çeken bir şeyler var, diye cevap verdi çayını nevrotik bir hızla, muhtemelen farkında bile olmadan gürültüyle karıştırırken. Ona kalırsa uzun zamandır tadım tuzum yokmuş benim, eskisi kadar neşeli, şen şakrak, vurdumduymaz değilmişim. Bunu bana ne zamandır söylemek istiyor ama nedense sürekli erteliyormuş. Şimdiyse o adamı anlatırken gözlerim büyüyüp parlıyormuş sanki, eski enerjik, canlı tavırlarım bir anda geri dönmüş, daha bir güzelleşmişim, konuşkanlaşmışım. Bu adam bana kesinlikle terapi gibi gelmiş, onu mutlaka arayıp tekrar buluşmalı, belki de onunla ciddi ciddi sevgili olmalıymışım. Zaten şu ana dek çok sayıda başarılı ya da başarısız ilişkim olmamış mı güzeller güzeli bir hatun olarak, aman bir eksik bir fazla ne fark edermiş canım; yapboza uymayan bir parça olduğunu fark edersem de bu saf, çocuksu, nazik adamdan kurtulmak güç olmazmış zaten. Ona göre de insana yapışacak, başına bela olacak pişkin bir tipe benzemiyormuş tatlı Bay Y’m. Bunu istemiyorsam da ne olur adamı onunla tanıştırayımmış, bu aralar bildiğim üzere o da boştaymış, söz konusu boşluğu komik, zeki, eğlenceli, üstelik yatakta da başarılı sayılabilecek bir avukatla bir süreliğine doldurmak hiç de fena fikir değilmiş, adamcağız bari ne idüğü belirsiz bir yabancıya gitmesinmiş, ona da yazıkmış ama öyle değil mi?
Eve döndükten sonra tekrar Bay Y’yi düşündüm uzun müddet. Hemen arkasından arkadaşımın söyledikleri üzerinde kafa patlattım ve onlarda bir kusur ya da eksik bulamadım. Fazla istekli ya da çaresiz görünmemek adına hemen o akşam aramadım onu; birkaç gün geçmesini beklemeye karar verdim. Nedense o kısa süre geçmek nedir bilmedi. Yoğun bir sabırsızlık yaşadım. Resimlerim üzerindeki ısrarlı çalışma gayretlerim de hiçbir sonuç vermedi, içten içe tahmin ettiğim gibi. İki gün sonra onu arayıp yeni bir randevu ayarladım. Bu kez onun seçtiği bir balık restoranında buluşacaktık. Yine aynı derecede canlı, konuşkan, komik, kendini, o acayip fikirlerini ifade etme konusunda olağanüstü hevesli, becerikli olup olmayacağını merak ediyordum. İçimden bir ses bu soruya kesinlikle evet diye yanıt veriyordu nedense.
İlk planlı randevumuz da beklediğim üzere oldukça keyifli geçti. Bay Y yine kendinden geçmişçesine bir enerji, ustalık ve doymak bilmezlikle konuştu da konuştu. Yeri geldi gülmekten yerlere yatırdı beni, soluğumu kesti, bazen anlattığı ilginç mesleki anılarıyla şoke etti, kimi kez de ileri sürdüğü fikirlerin, yaşamla insanlara dair dahice detaylandırdığı yaklaşımların özgünlüğü karşısında çarpılıp ona yönelik sınırsız bir hayranlık hissettim. Kendimi yemek boyunca bilerek geri planda tuttum, Bay Y’nin eşsiz sohbetinin tadını çıkardım bol bol. Bu arada balık da mezeler de çok taze, lezzetliydi, garsonlar da ilgili, güler yüzlü, profesyoneldi. Randevu için en doğru yeri seçmişti Bay Y. Hesabı paylaşma önerimi nazikçe geri çevirdi. Geceyi benim evimde sonlandırdık. Sabah uyandığımda yine yanımda yoktu. Belli ki beni uyandırmamak için yavaş, dikkatli hareketlerle giyinip evden çıkmıştı. İstemsizce komodine baktımsa da bu kez bir not göremedim. Nasılsa numarasını biliyordum artık, belki de belagati ve enerjisiyle beni müptelası yaptığını anlamıştı. Ola ki sandığımdan uyanık bir adamdı.
Bundan bir ay kadar sonra teklifim üzerine Bay Y bana taşındı. Kendi evini kapatmadı ama. Başlangıçta her şey yolunda gidiyordu. Birbirimize bir yarayı çabucak geçiren sihirli merhemler gibi iyi gelmiştik. Birlikteliğimiz gayet canlı, her yönden sağlıklıydı. Sadece sevgili değil, kafaları uyuşan iki candan arkadaş ya da iki küçük yaramaz çocuk gibiydik. Birbirimizle geçmişe veya şimdiki yaşantılarımıza dair her şeyi paylaşıyorduk. Antika dediği arkadaşıyla da tanışmış, onu da çok sevmiştim. Gerçekten de nevi şahsına münhasır denen insanlardandı. Bu deyimin hakkını sonuna kadar veriyordu ayrıksı hâl ve hareketleriyle. Bay Y’nin aksine ilk bakışta soğuk bir insan izlenimi verse de bana kalırsa bu sadece acemice takınılmış bir pozdan ibaretti, belki de onun filtresi, koruma kalkanıydı. Gerçekte çok sıcak, iyi kalpli, acayip komik, akıllı bir adamdı. Az ama öz konuşuyordu. Müzmin bekârdı. Onunla da kafalarımız uyuştu başka deyişle. Bay Y ile cinsellik de başladığı gibi gayet iyi gidiyordu. Ama bir yandan da aramızda her ne kadar uzun süre görmezden gelmeye çalışsam da henüz adı konmamış, belli belirsiz, fakat ne yazık ki giderek netlik kazanma eğilimi gösteren kirli bir sis bulutuna benzer bir şeyler de yok değildi. Günün birinde Bay Y ilk kez işten eve yüzü düşmüş vaziyette, bıkkın bir ruh haliyle döndü. Vücut dili bunu açıkça ele veriyordu. Nedenini sorduğumda cevap vermedi, yüzüme bile bakmadı. Doğrudan banyoya yöneldi. Salona döndüğünde yüz ifadesinde herhangi bir değişiklik yoktu. Ofiste işler başından bu yana hiç iyi gitmiyordu, yüklü alacaklar bir türlü tahsil edilemiyor, yeteri kadar dava da gelmiyordu ama şimdiye dek bu durumu soğukkanlılıkla karşılamış, her yeni büro açan avukat gibi zamana ihtiyacı olduğunu söylemişti ne zaman konusu açılsa. Bir de yakın arkadaşlarımla hiç mi hiç anlaşamıyor, onlara sırf benim hatırım için güçlükle katlanıyordu belli ki. Hiçbiriyle yakın dostluk kuramamıştı. Kurmaya çalıştığı da söylenemezdi. Bir şey demese de onları snop ya da biraz yüzeysel buluyordu sanırım. Arada üstü örtülü bir soğukluk olduğu barizdi. İlk birkaç buluşmayı saymazsak arkadaşlarımın da ona çok meraklı oldukları, onu benim gibi ilginç, sevimli buldukları kesinlikle söylenemezdi öte yandan. Belki de kendileri gibi bir sanatçı, yaratıcı değil de alt tarafı bir avukat olduğu için isteseler de fazla ciddiye alamıyorlardı onu. Evrim merdiveninde kendilerinden birkaç basamak aşağıda görüyorlardı. Birdenbire benimle aralarına giren sıkıcı bir engel olarak tasavvur ediyorlardı bir ihtimal. İlk kez sanat camiasından olmayan bir sevgilimin olması, ona bu derece bağlılığım keyiflerini kaçırıyor, yadırgatıcı geliyor olabilirdi. Sürüdeki tek kara koyun gibi bir şeydi. İstediği sadece bendim ama kadim dostlarım sıklıkla kalabalık gruplar halinde bana geliyor, birkaç günde bir de biz onlara gidiyor, kimi zaman neredeyse sabahlara dek sohbet edip içki içiyorduk. Bay Y’nin istediği kadar baş başa kalamıyorduk. Arkadaşlarımla birlikteyken kısa süre sonra sıkılıyor, muhabbete dahil olmaya çalışmıyordu (Konuştuklarımız genellikle eski günler ve ortak tanıdıklarımız hakkında olduğundan istese de katılamazdı bize zaten). Bir iki kadehten sonra bize eşlik etmeyi bırakıyor, ilk fırsatta ortamı terk etmek için kendince bahaneler yaratıyor, en iyi ihtimalle içine kapanıyordu. Yorgun olduğunu, sabah erken kalkması gerektiğini söylüyordu örneğin. Onu ne kadar derinden sevsem, kişiliğine hâlâ sarsılmaz bir hayranlık beslesem de onun hatırı için bile olsa kaç yıllık arkadaşlarımdan, oturmuş yaşam tarzımdan vazgeçmem mümkün değildi asla. Ressamlık dışında bir işim, ressam, müzisyen, tiyatrocu, yazar arkadaşlarımdan başka bir çevrem yoktu. Hiç olmamıştı. Maddi durumum ailem sayesinde daima iyiydi. Resimlerim de fena satmıyordu. Birkaç galeriyle koleksiyonerin gözdelerindendim. Hayatım boyunca bir gün bile para sıkıntısı çekmemiştim. Belki de bu olgular Bay Y’yi bir süredir fazlasıyla rahatsız ediyor, iki yandan kuvvetle sıkıştırıyor, ama o bunu benimle paylaşmak yerine nasılsa bir çözüm bulunamayacağı düşüncesiyle ister istemez içine atıyordu. Muhtemelen tez canlı tabiatımdan kaynaklanan birlikte yaşamamız yönündeki teklifimi birkaç gün düşündükten sonra kabul etmek yerine kendi evinde yaşamaya devam etse ikimiz için de çok daha iyi olurdu. Tabii ilişkimiz açısından da. Bu hata tamamen bana aitti. Duygusal, olası sonuçları üzerinde yeterince düşünülmemiş bir öneriydi bu erkenden birlikte yaşama isteği.
Ortak yaşantımızın üçüncü ayının dolmasına yakın, artık bunun böyle devam edemeyeceğini ilk dile getiren o oldu. Bir süredir hem maddi durumu hem de dost çevreme sarsılmaz bağlılığım ve onların da bana yönelik benzersiz düşkünlüğü nedeniyle kendisini yetersiz, sıkılmış ve dışlanmış hissettiğini açıkça, lafı hiç uzatmadan itiraf etti. Bu duyguların şiddetli hücumuna elinden geldiği kadar direnmiş, iki huzursuz edici olgunun da geçici olduğuna veya onlara alışabileceğine ikna etmeye çabalamıştı kendini var gücüyle ama bunu başarabileceğine dair umudu tümüyle tükenmişti sonunda. Kendimizi kandırmanın anlamı yoktu. Yetişkin, aklı başında, sezgileri kuvvetli kimselerdik. İyi anlaşıyor, birbirimizi seviyorduk ama bu kadarı yeterli olmuyordu demek ki sağlıklı, uzun soluklu bir ilişki için. Ayrıca aramızda ciddi bir yaş farkı da vardı. O, ben ve arkadaşlarım kadar dinç, enerjik değildi. Bize ayak uyduramıyordu. Bu uyumsuzluk zamanla daha da şiddetlenecek, belki de tartışmalarla kavgalara evrilecekti. Yaşam tarzlarımız farklıydı. Galiba en iyisi yol yakınken kendi küçük, duvarlarını taptığı ressamların en sevdiği resimleriyle henüz süsleyemediği evine geri dönmesi, açtığı günden bu yana içinde sinek avladığı ofisini de bir an evvel kapatıp, sekreterine de yol vererek eski işverenlerinin yanında yeniden çalışmaya başlaması olacaktı. Hatta belki de ortak tanıdıkları aracılığıyla hâlen kimseyle beraber olmadığını öğrendiği karısıyla bir yolunu bulup konuşur, ikna edebilirse onunla tekrar bir araya gelirlerdi. Öylesi, onun tabiatındaki bir insan için yapayalnız kalmaktan daha iyiydi kuşkusuz. Ben mutsuz, kafası karışık, mesleğinde başarısızlığa mahkûm olduğu kesinleşmiş bir adamla olmayı hak etmiyordum öte yandan. Bana bu kötülüğü daha fazla yapmak istemiyordu. Büyük oranda haklılığını bildiğim, bu dramatik sonun ilişkimize bir meteor gibi hızla yaklaşmakta olduğunu epeydir de sıkıntıyla sezmekte olduğum için herhangi bir karşılık vermedim ona; söylenmesi gereken acı sözler zaten her zamanki gibi mükemmelen dile getirilmişti onun tarafından. Yalnızca ona sımsıkı sarıldım, sarılırken sarsılarak ağladım biraz. Ardından sevgili, komik Bay Y’m kıyafetlerini bir valize yerleştirirken divana oturdum, gözlerimi kapatıp onun o kafede kitap okurkenki hüzünlü görüntüsüne dalıp gittim.




Yorumlar