top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Figen Koşar- Sürpriz Yumurta

Her şey bir Faberge yumurtası ile başladı. Dışı safir emaye kaplı, içi altın rengi. Altın şeritli petek örgülerin üzerinde birer inci tanesi. Ama tüm sürpriz yumurtalar gibi sürprizi içinde gizli. Derler ki bu sürpriz yumurtaların atası Faberge. Aman canım neyse ne. Zamanında delinin biri karısını eğlendirecek diye bir başka deli almış devekuşu yumurtasını eline, orasına burasına mücevher dizmiş aylarca. Öyle tutmuş öyle tutmuş ki bu görgüsüzlük, tüy dikip adet haline getirmiş. Kim mi anlattı bunları bana? Anastasia. O mu kim? Dur canım acele etme. Onun da sırası gelecek, adı batasıca.

Zemherinin göbeğindeyiz o gün. Ben diyeyim eksi on, sen de on beş. Dışarıda on dakika kalsan kıçını sokacak sıcak bir delik arıyorsun. Ama serde inatçılık var ya. Böyle böyle gezdim Petersburg’u akşama kadar. Beynimin buz tutmuş hücrelerini kâh Puşkin’in vurulduğu restoranda borş içerekten, kâh Singer binasının Kazan Katedrali manzaralı kafesinde medovik didiklerken çözdüm. Yazlık sarayı etrafından tavaf edip içine girmeye tenezzül etmedim. Çünkü saray maray, bozar o işler beni. Yok canım devrimci falan değilim. Nazım, Gorki falan severim tabii ama işte ancak düşünce boyutunda. Uygulamayla işim olmaz. Gusto sahibi adamım ben. Ortanın solu, solun sağı derdi rahmetli peder. Aydın’dan İstanbul’a mühendislik ilim etmeye yolculadığı yıl, elimde Cumhuriyet gazetesiyle görünce sağlam bir tokat aşk etmişti suratıma. Üniversite kantininde yeşermeye başlayan devrimci düşüncelerim bir tokatla sona ermiş, parkaya postala bulaşmadan orta yoldan gitmeyi öğrenmiştim. Yine de Nazım’ı ayrı tutarım bak. Güzel adamdır. Güzel bakar, güzel sever. Önceki yıl geldiğimde Sonia elimden tutup Novodeviçi mezarlığına götürmüş, mezarını göstermişti bana. Fakülte yıllarında ezberlediğim Tahir’le Zühre’yi okumuştum da yanağıma ıslak bir öpücük kondurup kolunu belime dolamıştı güzel gözlüm.

İşte Sonia'mın maviş gözlerini andıran yüzüğü antikacının vitrininde görüp vurulmamla başladı hikâye. St Petersburg’daki iki günlük turistik turumu tamamlamış, güzelimin tembih ettiği görülesi tüm yerleri görmüş, Neva nehrine inci gibi dizilen sanat eseri köprülerden sırasıyla geçmiş, tren saatine dek oyalanacak bir şeyler ararken küçük dükkânın aydınlık vitrininde gözüme ilişmişti yüzüğün mavi taşı. Gümüş çerçevenin ortasına özenle yerleştirilmiş safiri sevgilimin parmağında, o parmağı avucumun ortasında, kendimi Sonia ’nın önünde diz çöker hayal ettim. Hevesle dükkâna girip pazarlığa giriştim. 10 bin rubleden kapıyı açan Mihail inatçı çıkmış, kapik aşağı inmiyordu. Moskova’da bekleyen sevgilimle Sibirya steplerinde tren yolculuğuna çıkacağımdan, denk düşürürsem Ural dağlarında bir yerlerde evlenme teklif edeceğimden, bütün bunları mütevazi bütçemle yapmaya niyetlendiğimden, sevenlere bir güzellik yapması falan gerektiğinden saçma sapan bahanelerimi arka arkaya sıralarken “Bir yolu var,” dedi, keçi sakalını sıvazlayarak. “Sana bir emanet vereceğim. Bir Faberge yumurtası. Müşterimin siparişi. Kargoyla da gönderirim ama uzun sürer. Hem nadide ve hassas malzeme, başına bir iş gelmesin. Sen Moskova’ya kadar gidiyorsun madem, yanında götür. İstasyonda müşterim seni bulur. Karşılıklı işimiz görülsün." Kısa bir an bir tereddüt etsem de yüzüğün fiyatından anında 3.000 ruble düşmesi çarçabuk karar vermemi sağladı. Taş atıp kolum mu yorulacaktı. Altı üstü bir yumurtaydı. Peder duysa, “Salaksın sen oğlum,” derdi de bana göre ticaretti. Ben olmasam 3.000 rubleyi kargoya verecekti zaten adam. Geçecek zaman da cabasıydı. Yani alan memnun veren memnundu. Hem Rusya’da artık tanımadığın kişilerden verilecek emanete kuryelik yapılmayacak yıllar gerilerde kalmıştı. “Anlaştık dostum,” deyip yumurtayla yüzüğü çantama, Moskova’da beni bulacak olan Alexey Aleksiyeviç’in telefonunu da cebime attım.

Bindiğim taksiyle istasyona neredeyse ucu ucuna yetiştim. Yolculuktan önce içmeyi adet edindiğim beyaz şarabı trenin şık restoranına erteledim. Gri etek ceketli, kızıl kepli, donuk yüzlü kondüktör kızın yönlendirmesiyle VİP kompartımanımı bulup eşyalarımı yerleştirdim. 16 vagonlu, kırmızı renkli Krasnaya Strela Rusya’nın en sofistike treniydi. Sapsan daha hızlıydı belki ama 90 yıllık geçmişi olan Kızıl Ok kadar havalı değildi. KC’nin seferleri 1941-43 yıllarında Leningrad kuşatması sırasında sekteye uğramıştı sadece. O zamandan beri Moskova St Petersburg arası her gece karşılıklı seferdeydi. Kırmızı kadife döşeli, özel banyolu lüks odacığıma şöyle bir keyifle bakıp restoranın yolunu tuttum. Keten örtülü masalar, beyaz keten üzerine kırmızı KC harflerinin işlendiği peçete ve perdeler, kırmızı döşemeler, dantel gibi zarif işlenmiş gümüş tutacaklara yerleştirilmiş cam bardaklar, loş ışık, istasyondan ayrılırken çalmaya başlayan “The Hymn to Great City”, Orient Expres ya da Trans Sibirya kadar olmasa da seçkin bir zevkle sarılıp sarmalandığımı gösteriyor, hafiften hedonist yanımı okşuyordu.

Garson soğutulmuş kadehte şarabımı masaya koyarken, odada bırakmaya korkup yanıma aldığım yüzük ve yumurtayı cebimde yokladım. İkinci yudumda gözlerimi kapatıp soğuk içkiyi damağımda dolaştırdım, merakım ağır bastı emaneti çıkarıp kurcalamaya başladım. Altın işlemeli koyu mavi kabuk ortadan kapak gibi ikiye ayrıldı. Parlak iç kabuğa yerleştirilmiş zarif platformun üzerinde minik bir kristal kar küresi, kürenin içinde minyatür figürler vardı. Atlı bir kızak, kızağın önünde buz mavisi paltolu, beyaz kürk şapkalı biri kız biri oğlan iki küçük çocuk. Yumurtayı sallayınca kürenin içinde kar fırtınası başladı. Kız çocuğunun kolunu oynattığını görür gibi oldum karların arasında. Göz hizama getirip tekrar sallarken,

“Faberge yumurtaları uğursuzdur. Biliyorsun dimi?” sözleriyle irkildim. "Taşımayı kabul ederek sen de bu uğursuzluğa bulaştın." Buz mavisi mantolu, beyaz manşonlu, sarışın mavi gözlü 17-18 yaşlarında bir genç kız oturuyordu karşımda. Uğursuz kelamlar ona aitti.

"Yok artık. Alt tarafı bir oyuncak, Matruşka gibi tüm hediyelik eşya satan dükkânlarda bulunur. Niye uğursuz olsun?"

"Rasputin'in laneti," diye fısıldadı, sesinin duyulmasından endişe eder gibi bana doğru eğilerek."Rasputin'i biliyorsun dimi? "

Eğlenmeye başlamıştım. "Bizden önceki kuşak daha iyi bilir tabi, ama biz de ucundan biraz yetiştik dedim. Bir taraftan Boney M'in meşhur şarkısını ıslıkla çalıyordum." İnce ve üşümüş parmaklarıyla ağzımı kapatıp "Şşttt, yavaşş!" diye susturdu.

“Neden? Keşiş mi çarpar?”

“Çarpar tabi. Sence Bobby Farrell neden 29 Aralık’ta Petrograt’ta öldü?”

“Neden?”

“Çünkü Rasputin 29 Aralık’ta Petrograt’ta öldürülmeye çalışıldı.”

“Öldürülmedi mi yani?”

“Zehirlendi, vuruldu, bıçaklandı. Ama ölmedi. Neva nehrinin buzlu sularına gömüldü. Yine de ölmedi. O hep burada, Romanov’ların peşinde. Romanov ailesini biliyorsun dimi?"

Romanov’ları az buçuk biliyordum tabii ki. Osmanlı gibi Rus monarşisinin son hanedan ailesi olduğunu, Ekim Devrimi’ni, ailece idam edilişlerini. Ama bilmiş bir kız çocuğu tarafından sorguya çekilmek pek hoşuma gitmemişti. Durup düşününce asıl canımı sıkan şey, Çarlık Rusyası hakkında çok da bir fikrim olmadığını fark etmemdi. Açıkçası Sonia'ya kadar Rusya hakkındaki genel bilgim çocukluk ve ergenliğimin denk geldiği Sovyet dönemine aitti. Mihail Gorbaçov’un kırmızı lekeli kafası, buzlar kraliçesi Katerina Witt, her yıl müsabakalarda iltica etmeye çalışan sporcular, onları kovalayan KGB, Rocky’yi döven İvan. Demir perde kalkınca Trabzon’a inen Nataşalar, Laleli'de bavulla kürk toplayanlar. Tarih ve coğrafya bilgim ise önlü arkalı iki A4 sayfasını doldurmayacak seviyedeydi. Ortaokul ve lise yıllarımdan tek hatırladığım Rusya’nın ısrarla sıcak denizlere inmek istemesi ve Baltacı Mehmet Paşa’nın Çariçe Katerina’yla halvetiydi. Ama tüm bunları karşımda deli saçmaları yumurtlayan bir kız çocuğuyla konuşacak değildim. Yumurtamı alıp müsaade istedim. Trenin Moskova’ya varmasına beş saat kalmıştı ve Sonia’yla buluşmadan önce biraz dinlenmeliydim.

Kendimi kompartımana, üstümden çıkanları yatağa atıp ılık suyun altında uzun uzun yıkandım. Şarap da yapacağını yapmış, iyiden iyiye yumuşamıştım. Banyodan Adem kılığında çıkınca, elindeki mavi yumurtayla yatağıma kurulmuş kızı, kızın da benim sallanan yumurtalarımı görmesi aynı anda oldu. Odamda olması mı, beni çıplak yakalaması mı daha kötü diye hesaplarken, geri kaçıp oramı buramı örtecek bir şeyler aradım. O ise bozuntuya vermemiş, "Faberge yumurtalarının hikâyesini biliyorsun dimi?" diye sesleniyordu içerden. "Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum." Umursamadı tabii ki. Bulduğum küçük havluya sarınmış, bezgin ve yarı çıplak karşısında oturup dinlemeye başlamıştım.

"1885 yılında büyükbabam Aleksandr, büyükannem Maria Feodorovna'ya paskalya hediyesi vermek için mücevher tasarımcısı Carl Faberge'ye sipariş vermiş. Paskalya yumurtalarından ilham alan Faberge devekuşu yumurtasını mücevherlerle kaplayarak içine bir sürpriz yerleştirmiş. İlk tasarım çok beğenilince bu iş gelenek halini almış. Büyükbabamdan sonra babam Nikolay da bu geleneği devam ettirdi. Annesi ve annem için her yıl Faberge ailesine sipariş verdi. Bu yumurtaların yapımı neredeyse bir yılı alıyordu. Ve her biri çok değerli mücevherlerle kaplı olmasının yani sıra içlerinde de muhakkak çok özel bir sürpriz taşıyordu. Devrime kadar Faberge ailemiz için tam 50 yumurta tasarladı. Bunların 43 tanesinin yeri biliniyor. Kremlin'de, Londra ve Amerika'daki müzelerde"

"Büyükbaban Aleksandr? Baban Nikolay? Faberge.. Peki, sen kim oluyorsun bu durumda?"

Elini öpmem için uzatıp, "Anastasia ben," dedi. "Kayıp Grandüşes Anastasia."

Çıplak halimi unutup kahkahalarla gülmeye başladım.

"Anastasia? Dur bakayım, o zaman tamı tamına 117 yaşında oluyorsun.” Tarih konusunda zayıf olan mühendis belleğim Ekim devriminin üstünden çarçabuk hesap yapmış şıp diye çıkartmıştı düşesin yaşını.

"Söyledim ya. Rasputin'in laneti"

"Peki ne istedi bu keşiş sizden?"

"İntikam. Grigori mistik yönleri kuvvetli ve şifacı bir din adamıydı. Kardeşim Çareviç Aleksey'in hastalığını iyileştirerek ailemizin güvenini kazanmıştı. Ama karanlık yönleri vardı. Tanrı'ya ulaşmak için günaha bulaşmak gerektiğine dair telkinleri ve eylemleri, babam Nikolay savaştayken devlet yönetiminde ve annem Çariçe Aleksandra üzerindeki etkisi halkı ve yöneticileri rahatsız etti. Ailem Rasputin'in ortadan kaldırılması gerektiğine karar verdi. Grigori de bizi lânetledi. Kuzenim Feliks'in evindeki o meşum geceden bir yıl sonra Yekaterinburg'ta İpatiev evinde kurşuna dizildik. Dünya bizi öldü bildi. Yıllar sonra ormana gömülmüş olan cesetlerin eksik olduğunu fark edip Aleksey ve benim kaçtığımı ya da kaçırıldığımızı düşündüler. Ama işin aslı Rasputin bizi yanımızda mücevherlerle birlikte kaçırabildiğimiz bu yumurtalara hapsetti. Ural Bolşeviklerinin idam mangası elbiselerimizin içine diktiğimiz elmaslarla birlikte yumurtaları da illegal yoldan elden çıkarıp ülkenin dört bir yanına dağıttı. 50 yumurtadan sadece kırk üçünün yerlerinin bilindiğini söylemiştim dimi? Diğerleri farklı şehirlerde gizleniyor. Benim gibi."

Bu arada bana uzattığı yumurtada, kristal kürenin içindeki iki çocuk figüründen birinin -mavi paltolu kızın- kürede olmadığını fark etmiştim hayretle.

"Devrimin yüzüncü yılında Rasputin bizi affetti ve Sibirya'da son birlikte olduğumuz yerde bir araya gelmemize izin verdi. Sen de beni oraya götürecek kişisin."

"Hoop! Orada dur bakalım. Yumurta ve ben sabah Moskova'da ayrılıyoruz," der demez anlattığı deli saçmalıklarını neredeyse kabul ettiğimi fark ettim.

"Aleksey gelmeyecek," dedi. Şaşkın ve çıplak halime keyifle gülerek Sonia da diye devam etti. “İkisi de çarlık muhafızı. Görevleri bizim Sibirya'da buluşmamızı sağlamak. Bir düşün bakalım. Neden direkt Moskova yerine St Petersburg'a uçtun?"

"Trenleri severim. Sonia Trans Sibirya öncesi Krasnaya Strela’yı deneyimlememi istediği için."

"Ve de yumurtayı getirmeni." Saatlerdir anlattığı salak saçma şeyler bir tarafa, Sonia hakkında ileri geri konuşması iyiden iyiye asabımı bozmuştu.

"Hadi kızım hadi, bu kadar hikâye yeter. Benim uyku vaktim, masal yaşım geçti, hadi naş!" diye kolundan tuttuğum gibi kapının önüne koydum. Koymasına koydum da gözümü pek de uyku tutmadı. İki saat uyur uyanık, Dr. Jivago sahnelerinden kesitlerle karlı ormanlarda çıngıraklı troyka arabalarında gezindim durdum. İstasyona yaklaşırken kanlı gözlerime soğuk su çarpıp başucumdaki masada beni bekleyen vegan kahvaltıma elimi sürmeden toparlanmaya başladım. Sonia ısrarlı aramalarıma cevap vermiyor, istasyonda beni bulacak Aleksey'in telefonuysa hiç çalmıyordu. Trenden inerken saçının teli bozulmamış, eteği kırışmamış kondüktör kızın kızıl kepiyle kırmızı gözlerim çarpıştı. Moskova istasyonunda Sonia'ya ulaşmaya çalışırken kalpaklı Rus polisleri etrafımı sardı.


2022

Üç yıldır tutukluyum. Suçum Rus oligarkların azmettirdiği çeteyle işbirliği yapmak, çarlık hazinesinden mücevher kaçırmak. Avukatıma göre iyi halden birkaç yıla çıkarım. Sibirya'da hapishaneye yolladığı kitaplardan Rus edebiyatı ve tarihi öğreniyorum. Dostoyevski gibi taş kırmasam da anılarımı yazıyorum. Otobiyografimin son cümlesi "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir," olacaktı.

Peder rüyama gelip, "Salaksın oğlum sen," demeseydi.


Figen Koşar


262 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page